“Senaryoya Sadık Kal”: Sorry to Bother You (2018) ve Absürdist Bir Kapitalizm Eleştirisi

Boots Riley, filmini “tele-pazarlama dünyasından esinlenmiş, büyülü gerçekçilik ve bilim kurgudan ilham alan absürdist bir kara mizah” olarak tanımlar. Belki de tüm bu farklı elementleri bir araya getirerek bir film ortaya çıkarmak —hatta neredeyse bir film ortaya kusmak— sadece ilk defa yönetmen koltuğuna oturan birisinin sınır tanımaz tutkusuyla yapılabilecek bir iştir. Amerikalı bir rapçi ve aktivist olan Boots Riley’nin ilk filmi Sorry to Bother You (2018) ırkçılık, emek sömürüsü ve kapitalizmin getirdiği konformizmi, sürreal kamerası ve kurgusuyla altüst ederek son derece somut olan gerçek dünya sorunlarını paralel ve görünürde sihirli bir evrene taşır. Seyirciler olarak son derece kaotik bir dünyanın içine atılırız.

Film ilk başladığında sosyoekonomik eşitsizliğin anlatıldığı çoğu film gibi bize sıkıcı öğütler verecekmiş ve vermeye çalıştığı mesajları heceleyerek anlatacakmış gibi hissederiz; fakat durum hiç de böyle olmaz. Uzun, aşırı duygusal sahneler yerine hızlı ilerleyen kurgusuyla sanki bir adrenalin patlaması yaşıyormuş gibi hissederiz. Riley acımasızlığın, eşitsizliğin ve kayıtsızlığın acıklı tarafına değil absürtlüğüne ve komikliğine odaklanarak beklenilen tipte bir eleştiri sunmayı reddeder. Senaryoya sadık kalmaz. Aslında kapitalizmin ve Hollywood’un film endüstrisini tekdüzeleştirmesine de karşı çıkar. Filmini çoktan belirlenmiş kurallardan kurtarmaya çabalar. Her ne kadar absürt bir senaryosu olsa da belki de bize çoğu filmden daha dürüst bir eleştiri sunar.

Sorry to Bother You, tele-pazarlama dünyasında yükselmeye çalışan Cassius’un (Lakeith Stanfield) “beyaz ses”ini kullanmayı öğrenmesiyle başlar. Aktivist sevgilisi ve sendika üyesi Detroit (Tessa Thompson)’la araları bu nedenle açılır. Stanfield ve Thompson’ın performanslarının, beden dillerinin ve yüz ifadelerinin getirdiği mizah da filmin genel havasına son derece uyar.  RegalView için çalışan Cassius, kısa zamanda şirketin WorryFree adında çok daha büyük bir şirkete silah ve köle iş gücü sattığını öğrenir. Bu köle iş gücü WorryFree tarafından yaratılan, equisapien denilen yarı at yarı insan yaratıklardır. Equisapienlerin ilk görüldüğü sahneler bir korku film izliyormuşuz havası yaratsa da filmin sonunda bu at-adamların da aralarında normal insanlar gibi konuşması ve şakalaşmaları filme mizahi bir yön kazandırır. Bu nedenle, film asla bir türe sadık kalmaz ve kendi sınırlarını zorlar. Bizi de ayak uydurmaya zorlar.

Ciddi bir kapitalist eleştiri izlediğimizi düşünürken bir anda filmin komedi unsurlarıyla karşı karşıya kalırız ve ne düşüneceğimizi veya hissedeceğimizi bilemez hâle geliriz. Bütün bunlara rağmen, filmin aşırılığı yaptığı eleştirinin etkisini düşürmez. Cassius, sonunda kendine gelerek sendika arkadaşlarıyla başkaldırmaya geri döner. Bu, bize bir uyarı gibidir: Hayatta doğru bildiğiniz her şey yerle bir olmadan etrafınızın farkına varıp harekete geçin ve hiçbir zaman kapitalist makineye güvenmeyin. Sanki Boots Riley filme absürt bir yol aldırarak kapitalizmin getirdiği insanlıktan çıkma durumunun altını çizip daha da gerçek bir hâle getirir. Yönetmen, tüm gerçekdışı janrları ve cesur kamera işini filmine yedirir. Filmin kara mizahı ve zaman zaman ciddiyetsizliği sunduğu argümanı daha da güçlendirir.

İlk sahnede Cassius’a işvereni tarafından söylenen “senaryoya sadık kal” emrinin aksine son derece isyankâr bir film olduğu anlatı ilerledikçe anlarız. At adamların ortaya çıkmasıyla birlikte ancak filmin sonunda doğru tür, bilim kurgu hâlini alıp absürtleşir; bundan önce kaotik sayılabilecek olaylar örgüsü bir anda inanılmaz biçimde dengesizleşir. Filmin dağınık ve yoğun anlatısı bir kusur olarak görülebilir olsa da anlatmaya çalıştığı şeyi anlatması için gerekli bir kusur olduğu şüphesizdir. Boots Riley’nin rapçi olması da belki burada devreye girer. Tıpkı rap müziğinin ortaya çıkış sebebi gibi bu film de söylemeye çalıştığı pek çok şeyi üst üste ve soluklanmadan anlatır. Kaosuyla ve tutkusuyla belli bir mesaj vermeye çalışan, geleneksel bir yapısı olmayan, başkaldırmak için ortaya konulmuş bir sanat parçası gibidir.

Sorry to Bother You, geleneksel anlatı ve janr kurallarına sadık kalmamayı seçerek ziyadesiyle modern problemleri kaotik bir kurgu ile bize sunar ve sorunlarını halletmeden sorgulamaya açık bırakır. Film her ne kadar açık uçlu bitse de az da olsa umut vardır; fakat Boots Riley’nin görüşünde bu umudun yeşillenmesi ancak mazlumların bir araya gelmesiyle mümkün olacaktır.

İpek Ömercikli

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.