Uzakdoğu filmlerinin dünya sinemasındaki ayrıcalıklı yeri, evrensel duyguların bölge kültüründen bağımsız düşünülemeyecek yapısıyla adeta kendiliğinden oluşan özgünlüğünde saklıdır. Bu özgünlüğü sinemanın en vazgeçilmez kaynaklarından biri olan aşkı ele alırken de ortaya koyan Uzakdoğu filmlerinden aşka bakış açınızı tazeleyecek bir seçki oluşturmaya çalıştık. Hazırlığında bizleri keşif ve anımsama dolu bir yolculuğa çıkaran bu çalışmanın aynı şeyi okurken siz okuyucularımıza da yaşatmasını umuyoruz.

5 Centimeters Per Second (Byosoku 5 senchimetoru, Japonya, 2007)

”The Chosen Cherry Blossoms””Cosmonaut”, ve ”5 Centimeters Per Second” isimlerini taşıyan birbiriyle bağlantılı üç hikâyeden oluşan yapım, küçük birer çocukken aynı yerde yaşayan ancak hayatlarının büyük bir kısmını birbirlerinden uzak şehirlerde geçiren Takaki ve Akira isimli iki gencin yıllara yayılan sevgisini onları iki kişilik bir aşkla sınırlamadan ele alıyor. Yönetmen Makoto Shinkai’nin her karesi kendine hayran bırakan görsel şöleni, anlatılan hikâyeyle şiirsel bir bütünlüğe varırken filmde izlediğimiz caddelerin, binaların, ovaların ve yolların Japonya’daki gerçek mekanların bire bir yansıması olması ağırbaşlı bir romantizm barındıran filme daha bir değer, daha bir gerçeklik katıyor.

Bugünün önlenemez vedası, geride kalan bütün duyguları silikleştirirken mesafeler uzamakla değil, insanların büyümesiyle bir engel hâline geliyor. Hayat bir trene, gençlik kısa bir yürüyüşe, umutlar ise filme adını veren kiraz çiçeklerine benziyor… Bu yüzden karlı bir tren yolculuğunun ardından varılan eski ve ıssız garda etrafa cılız ışıklar yayan küçük bir soba, geleceği öngörmeyi deneyen düşüncelerle çıkılmış, geniş yeşilliklerdeki uzun bir yürüyüşe eşlik eden yusufçuk sesleri… ya da yılda yalnızca bir defa ve telaşlı bir hızla etrafa savrulan pembemsi beyazlıktaki kiraz çiçeklerinin dans ettiği yıldızlı bir gökyüzü 5 Centimeters Per Second isimli bu muhteşem animeyi kurabileceğimiz tüm cümlelerden daha iyi anlatıyor.  (Soner Yıldırım)

3 Iron (Bin-Jip, Güney Kore, 2004)

Okuldan, işten, gürültüden, karmaşadan kaçmak için tek sığınağımız evlerimiz.  Yaşanacak bir yer hâline getirmek için alınan onca eşya, harcanan onca para…  Yeterince kıymetini bilemiyor olabilir miyiz?  Alabildiğine özenle döşediğimiz evlere iyi bakıyor muyuz?  Ev bize ne ifade eder?  Huzur tam olarak nedir?

Hae-Suk, bize bu soruların cevabını veren bir karakter.  Tatile çıkan insanların evlerine gizlice girip kalıyor.  Ancak herhangi bir şeyi çalmıyor.  Evdeki eşyaları kullanıyor, televizyon izliyor, ev eşyalarıyla (özellikle aile fotoğraflarıyla) kendi fotoğrafını çekiyor.  Kaldığı süre boyunca bütün çamaşırları yıkıyor, evi topluyor, bozuk olan her türlü aleti tamir ediyor.  Arkasında hiçbir iz bırakmadan kayboluyor.  Eve dışardan gelen bir yabancı olarak, evin sahiplerinden daha çok keyfini sürüyor aslında Hae-Suk.  Girdiği evlerden birinde, kocasının şiddetine maruz kalan bir kadının (Sun-Hwa) orada olduğunu fark etmemesiyle konu şekillenmeye başlıyor.

Beraber çıktıkları yolculukta bu hayata o kadar çok alışıyorlar ki, yolları ayrılsa bile; içlerinde yaşayanların kavga etmediği, huzur buldukları evlerde, içeride insan olsa bile gidip tek kelime etmeden kanepelerine uzanıveriyorlar.

Kim Ki-Duk,  sözlerin, kıskançlıkların ve tutkunun insanları incitebildiği bir dünyada birbirlerine tek kelime etmeden büyük bir sevgiyle bağlanan bu iki karakterin hikâyesini, hayal ve gerçeği başarıyla karıştırarak anlatıyor.  Bunu yaparken de, evlerin o en basit, bildik hâllerini kusursuz bir şekilde çerçeveliyor.  Boş evleri, Hae-Suk ve Sun-Hwa’nın sessiz fakat anlamlı ve huzurlu dakikalarıyla dolduruyor. (Nil Yüce)

A Moment To Remember (Nae meorisokui jiwoogae, Güney Kore, 2004)

Bize yapılan, bizim başkalarına yaptığımız iyilikler ve kötülükler… Başarılarımız, hatalarımız, kinimiz, öfkemiz, sevgimiz ve aşklarımız…  İnsanoğlu kaybetme korkusu duyduğu birçok şeye sahiptir. Ancak bazı kayıplar geri kalan her şeyi kendiyle beraber yok edebilecek kudrettedir.

Evli bir adamla yaşadığı ilişki hüsranla sonuçlanan Su-Jin, babasının dışarıdan oldukça kaba ve duygusuz görünen inşaat işçilerinden Chel-su ile tesadüflerden filizlenen bir aşk yaşamaya başlar. Farklı yaşam standartları yüzünden önce birbirlerine daha sonra ise ailelerine karşı kendilerini kanıtlamak durumunda kalan çift, beklenilenden çok daha hızlı ve kolay bir şekilde engelleri aşmayı bilir. Lakin o ana kadar yolunda giden şansları ve aşkları onları büyük ve çözümü olmayan bir sona hazırlıyor gibidir: Yaşanılan her şeyin unutulmasına…

Yukarıda okuduğunuz üzere aşk filmlerinin en bilindik formüllerinden biriyle yola çıkan film, bu temcit pilavını yeniden yemenizi türe dair başka klişeleri durumu nötralize etmek için kullanarak sağlıyor. İlişkinin taraflarına yüklediği zengin-fakir ayrımını hedef şaşırtma olarak kullanıp dramatik yapısını beslemek için bambaşka bir maraz bulan yapım, gücünü de aşıkların önüne koyduğu ”sonsuz mutluluk” engelinin derinliğinden alıyor.

Akdeniz ülkelerini hatırlatan gitar ve piyano ağırlıklı melodileri ve Hollywood kokan hikâyesiyle bölge sinemasından farklı bir portre çizen A Moment to Remember; onur, sadakat, kadirşinaslık ve ketumluk gibi kavramları, ele aldığı aşkın bileşenleri olarak kullanmasıyla ise fazlaca Uzakdoğulu… Adını daha çok gerilim dozu yüksek intikam hikâyeleriyle duyuran Güney Kore Sineması’ndan hassas bünyelere zarar çekik gözlü bir Love Story. (S.Y.)

Alone (Faet, Tayland, 2007)

Hayır, yanılmıyorsunuz. Bu bir korku filmi. Böylesine naif filmlerin arasından hayalet gibi karşınıza çıkmasının vermiş olduğu şaşkınlığı anlıyorum tabii. Ama sizi ürkütmesin… Söz konusu olan Uzakdoğu filmleriyse, korku-gerilim sinemasının da bir şekilde bu listeye bulaşacağını tahmin ediyor olmalıydınız zira. Özellikle de söz konusu film Alone iken ve aşk bir filmin kimliğinde bu derece önemli ve saplantılı bir yere sahipken…

İlk filmleri Shutter‘la büyük dikkat çeken Taylandlı yönetmenler Banjong Pisanthanakun ve Parkpoom Wongpoom ikinci uzan metrajlarında yapışık ikiz olgusuna eğiliyorlar ve ikizinden ayrılma operasyonunda hayatını kaybeden kalbi kırık bir hayaletin kol gezindiği senaryonun derinliklerinde iç burkan bir aşk öyküsünü işliyorlar. Aşk için göze alınanlar, yapılan fedakârlıklar, pişmanlığı bir ömür sürecek kararlar filmin hem gerilim unsurlarını, hem duygusal boyutunu besleyerek türe yeni bir boyut kazandırırken gelen sürpriz son duygulara ikinci bir zirve yaşatıyor. Ve yolun sonunda öyle bir noktaya geliniyor ki, intikam isteyen hayalet mi, yoksa ele alınan aşkın trajikliği mi daha korkunç bilemiyorsunuz. (S.Y.)

Dolls (Dolls, Japonya, 2002)

Takeshi Kitano’nun içimizi acıtacak kadar güzel üç aşk hikâyesini anlattığı Dolls, bunu yaparken de Uzakdoğu kültürünün motiflerini bolca kullanarak izleyenleri başka bir dünyaya götürür.

Aşkın zaman ve mekândan bağımsızlığını ortaya koyar Kitano filmde.  Japon kültürünün geleneksel tiyatrosundan bölümler göstererek de bu zamansızlığı kültürel anlamda da duru bir şekilde ifade eder.  Suçluluk duygusundan, tutkudan, bağlılıktan ve bolca kırmızı renkten beslenen Dolls, bize kendi duygularımızı bambaşka renklerle anlatan bir film.   Yaşanan fırtınalardan sonraki sessizlikler, filmdeki genel melankolik atmosferin temelini oluşturur.

Üç hikâyede de mevsimler, duygular, müziklerle o kadar güzel harmanlanır ve o kadar sessizce akar gider. Etkisi uzun süre akıllarda kalan, neredeyse hiç konuşmamasına rağmen aşk üzerine çok şey söyleyen bir filmdir Dolls(N.Y.)

Happy Together (Chun gwong cha sit, Güney Kore, 1997)

İki zıt karakter:  Ho Po-Wing ve Lai Yiu-Fai.  Biri alabildiğine serseri ruhlu, hoyrat ve asiyken diğeri sakin, kendi içinde dengeli ve şefkatli. Yiu-Fai’yi peşinden Arjantin’e kadar sürükleyen Po-Wing ayrıldıktan sonra kim bilir kaçıncı kez “Yeniden başlayalım mı?” diye sorar.  Bu dakikalardan itibaren, filmde onların arzuyla çabalamalarına rağmen “yeniden başlama”daki beceriksizliklerini izleriz.  Hikâyelerinde çizgisel bir yol izlemeyen, bizi durduran, yavaşlatan, kullandığı filtrelerle ve seçtiği müziklerle aşkın değişik renklerini sunan Wong Kar Wai, eşcinselliğe özel olarak vurgu yapmaksızın iki erkeğin ilişkisindeki iniş çıkışları anlatır.

Filmde zıtlıkların birbirini çekmesine tanık olurken, uzun vadede bu çekimin iki ruhu nasıl incitebileceğini görürüz. Küçük kıskançlıkların ve zaafların yarattığı çatlaklar, zamanla Yiu-Fai ve Po-Wing’in hayatlarını bambaşka yönlere taşımaya mecbur bırakır.  Bu mecburiyet, birbirlerini anlayabilmek için sevmekten daha fazlasına ihtiyaçları olduğunu anlamalarının bir sonucudur.

Wong Kar Wai, Happy Together ile, birlikte olmanın fedakârlık gerektirdiğini fakat bunun algılanışındaki farklılığın  – birbirini çok seven iki insan olsa bile-  aşkın önüne geçebileceğini bize çarpıcı bir biçimde sunmuştur. (N.Y.)

I’m A Cyborg But That’s Ok (Ssaibogeujiman Gwaenchanh, Güney Kore, 2006)

Aşkın deliliğe oldukça yakın olduğu söylenir. Çünkü insan sadece âşık olduğu zaman toplumun kurallarını, dayatmalarını anlamsız bulur; her türlü sosyal, ekonomik ve politik bağlamdan kendisini yalıtır ve kalbinin sesini dinleyerek tersten akan bir nehre dönüşür, tıpkı deliler gibi.

Oldboy‘un yönetmeni Park Chan Wook, İntikam üçlemesinden sonra nispeten daha naif, daha yumuşak ve sıcak bir hikâye ile seyircisinin karşısına gelir; I’m A Cyborg But That’s Ok. Kendisini robot sanan Cha, devreleri bozulmasın diye yemek yemeyen bir kızdır. Akıl hastanesine kapatıldığında tanıdığı birbirinden ilginç akıl hastasının içinden Park hayatına girer. Park ise insanların ruhlarını çalabildiğini zanneden ve bu yüzden lanetlendiğine inanan birisidir. Bu sıra dışı iki gencin yaşayacakları aşk da hâliyle sıra dışı olacaktır.

Wook, filmini dışarıdan bakan insanların gözünden anlatmak yerine âşıkların algılarını, uçarı ve sürrealist dünyalarını hem absürd, hem de komediyle harmanlayarak ifade eder. Akıl hastanesini bir masal sarayına çevirip kimi sahneleriyle seyirciyi güldürürken ağlatabilen bir sinema deneyimine dönüşür I’m A Cyborg But That’s Ok. İnsana, bir diş fırçasının iki kişi tarafından kullanılabileceğini ve bunun aslında aşkın en güzel ve hakiki rengi olduğunu gösterir. (Emrah Öztürk )

In The Mood For Love (Fa yeung nin wa, Güney Kore, 2000)

Bu film bir aşk filmi. Koyu kırmızı, bol yağmurlu, loş ve hüzünlü.  Yaylılar hiç peşimizi bırakmaz.  Şarkıyı duydukça kalp atışlarımız yavaşlamaya başlar.  Kendimizi aşkı yanlış zamanda bulmuş Su ve Chow’un hikâyesinin içine bırakıveririz.  Eşleri tarafından ihmal edilmektedir ikisi de.  Yalnızdırlar, yaşadıkları o daracık evlere sığdırdıkları, başka insanların bakışlarına ve dedikodularına maruz kalan hayatları vardır.

Eşleri tarafından aldatıldıklarının farkına varır varmaz, onların rollerine bürünürler.  Adamın kravatı, kadının çantası, uzayıp giden iş seyahatleri…  Acaba aldatan taraf olmak nasıl bir şeydir?  Aldattığını söylediklerinde eşler nasıl tepki vereceklerdir?  Bunları bir bir keşfederken, aslında iki tarafın da yaşadıklarının kolay olmadığını görürüz, kaldı ki rolünden bile derinden sarsılırlar.

Yönetmen Wong Kar Wai, şehvetin bu aşkı klişeleştirmesini önlemek için elinden geleni yapar.  Aşkı anlatırken, erotizmi – hatta karakterleri birbirlerinden – dahi uzak tutar.  Ve o yaylılar yaşanan aşkı en güzel şekilde anlatır bizlere. (N.Y.)

Lust, Caution (Se Jie, Çin, 2007)

Bir tarafta ülkeniz, diğer taraftaysa kalbinizi çalan adam varsa seçim yapmak o kadar da kolay olmaz.

Hollywood’da rüştünü çoktan ispatlayan ve iki kez Oscar heykelciğini kucaklayan Çinli yönetmen Ang Lee, filmi Lust, Caution‘de anlattığı gibi bir ikilemden kurtulup ülkesini seçiyor ve Çin’in yakın tarihine eğilip adeta bir sinema dersi veriyor.

İkinci Dünya Savaşı döneminde Japonya, Şangay’ı işgal etmiştir. İşgalci kuvvetlerle işbirliği içinde olan kabine üyesi Bay Yee, bir grup vatansever genç tarafından öldürülmek istenir. Gençler aralarından Wong’u seçerek Bay Yee’yi kendisine âşık etmesini isterler. Böylece kabine üyesi usulca tuzaklarına düşecektir. Ne var ki Yee ile Wong arasında baş gösteren şehvetli aşk, işleri ters çevirir.

Casusluk, aşk, entrika, ihanet gibi temaların üzerinden ilerleyerek kadınlık üzerine, vatanperverlik üzerine ve sadakat üzerine bol katmanlı bir yapı inşa eder Lee. Wong Kar Wai’den ödünç aldığı Tony Leung, bir Humprey Bogart edasıyla rolünün hakkını vererek öyküyü siyasetle romantizm arası hassas bir dengede tutar. Dönemi, hikayenin dokusuna bağlı kalarak karanlık ve romantik bir biçimde yansıtan Lee, genç bir kızın kadınlığa geçiş sürecini de başarıyla resmeder. Öte yandan Asyalı kimliği üzerinden de sorgulamalarda bulunur. Birçok alt metni, pırlanta yüzükle somutlaştırarak şehvet güdüsünün farklı yüzlerini vurgular. Başka ellerde klişe ve vasat bir film olabilecek gibi duran Lust, Caution, Ang Lee’nin elinde aşkı çok yönlü bir biçimde ele alıp irdeleyen başarılı bir yapıma dönüşür.   (E.Ö.)

Millennium Actress (Sennen joyu, Japonya, 2001)

İki yıl önce kaybettiğimiz, anime dünyasının önemli isimlerinden Satoshi Kon’un türler arasında gezinen filmografisinin ikinci ayağı olan Millennium Actress, kariyeri başarılarla dolu bir eski zaman aktrisi olan Chiyoko Fujiwara’nın otuz yılı bulmuş inzivasının ardından hafızasında çıktığı yolculuğu anlatıyor. Kendisine hayran bir televizyon muhabirinin bir belgesel çekme isteği ve yanında getirdiği emanetin gizemi ışığında çıkılan bu zihin yolculuğu, takıntılı bir aşkın peşinde yıllarca sürmüş bir arayışın resmi geçidine dönüşüyor.

Oyunculuk mevzusunu arayışını kolaylaştırıcı bir araç olarak kullanan Chiyoko’nun ömrünün geçişini, hayatının farklı dönemlerinde sahip olduğu duygusal kırılmaları etkileyici bir şekilde göstererek bu arayış meselesini dönüşüme uğratabilmeyi başarıyor. En başlarda arama odaklı görünen yaşamı yıllar geçip adam Chiyoko’nun zihninden silinmeye başlayınca keşfedilme odaklı bir bekleyişe, sonrasında ise umutsuzluk duygusuyla gelen bir inzivaya yerini bırakıyor.

Satoshi Kon’un bu dramatik hikâyeye olan en önemli katkısı Chiyoko’nun anılarını bir aksiyon filmi üslubunda anlatışı. Muhabir ve kameramanı bu anıların içine yerleştiren ve Chiyoko’nun hayatını belgeliyormuş hissiyatı veren Kon, bu muzip dedektiflik yaklaşımıyla filmin yumuşak karnını da oluşturuyor. Filmi zenginleştiren en önemli detay ise muhabir ile aktrisin hayatlarının önceden kesişiyor olması sebebiyle anıların bir noktadan sonra ikisi tarafından yaşatılabilmesi. Hikâyenin animasyon teknikleri eşliğinde geliştirilebilen oyuncaklı yapısı ve incelikli detayları da Millennium Actress‘in biçim-içerik ilişkisini irdeleyebileceğimiz önemli bir çalışma olmasını sağlıyor. Animasyonun araçlarının zihin açıcılığı bir kez daha ispatlanmış oluyor. (Simon Sağlamoğlu)

 

Millennium Mambo (Qian xi man po, Tayvan, 2001)

Yeni bir milenyumun başlangıcında, Tayvan’dan gençlik manzaraları… Millennium Mambo, 2001 yılında Vicky isimli bir genç kızın yaşamına, kendisinin on yıl sonrasından konuşan dış sesi eşliğinde bakıp ilişkilerini gözlemliyor. Vicky’nin aksi ve kıskanç sevgilisi Hao-Hao ile olan oldukça sorunlu ilişkisi ve ondan sıyrılmayı başarabildiğinde sığındığı Jack ile yaşadıkları üzerine dingin anlatımlı bir hikâye sunuyor.

Millennium Mambo‘nun bir aşk filmi olduğunu söyleyebiliriz, fakat bu film neredeyse hiçbir anında romantizm içermiyor. Karakterlerin ilişkileri daha ziyade sahip olma ve kıskançlık üzerinden ilerliyor, özellikle Hao-Hao’nun aşırı kıskançlığı ve tembelliği oldukça sinir bozucu bir seviyede olup Vicky üzerinde sürekli bir baskıya neden oluyor. Görüntüler akarken ara ara beliren dış ses, bu ilişkinin anlaşılmaz tuhaflığına kısmen açıklama getiriyor: Vicky bu zamanlarında hipnotize olmuş, adeta büyülenmiş gibi hiçbir yere kaçamıyor, kaçsa dahi her gidişi bir geri dönüş ile sonuçlanıyor. Filmde aşk denilen şeyi böylesi bir bağımlılık ve sığınma durumu şeklinde sunarak ilişkilerin yıpratıcılığını vurgu yapmaya çalışıyor. Bunu yaparken bol bol alkol, sigara, uyuşturucu, gece hayatı ve tekno müzik kullanarak, karakterlerini yaşıtları insanlar arasında da karşı karşıya getirip bir zamane resmi oluşturmaya soyunuyor. (S.S.)

Nymph (Nang Mai, Tayland, 2009)

Tayland’ın hayaletlerine ve efsanelerine bir süredir Apichatpong Weerasethakul’un filmleriyle aşina olmaya başlamıştık. Weerasethakul gibi Tayland’ın önde gelen sinemacılarından olan Pen-Ek Ratanaruang, bu türden bir birikimi Weerasethakul’a benzer biçimde “orman”a taşıyıp eskimiş bir karı-koca ilişkisini irdeliyor, bunu yaparken ormanı bir gerilim öğesi olarak kullanıp ve yer yer korku sinemasına yaklaşıyor.

İlişkilerinin pek bir tadı kalmamış olan genç bir çiftin ormanda kampa gidişiyle başlayan hikâye, ormanın derinliklerinde fotoğraf çekmeye çalışan adamın görkemli bir ağaca, yahut ağaçta yaşayan periye tutuluşu ve ormanın derinliklerine kaçırılışı üzerine şekilleniyor. Normalde başkasıyla bir ilişki içerisinde olan kadın ise bu kayboluşun izini sürerek, kocasının bu sıra dışı ilişkisini seziyor ve bu aşamadan sonra zihninde kurdukları ona kocasını, yani aşkını geri alabilmeyi fısıldıyor. Böylece ortaya tuhaf bir aşk üçgeni çıkıyor.

Nymph, hem zayıflamış modern zaman ilişkilerinin açmazlarına bakıyor hem de fantastik bir birliktelik üzerinden aşk, tutku, kayboluş, alıkonma ve bekleyiş gibi meseleleri irdeliyor. Hafızaya yaptığı şaşırtıcı atıflarla lineer bir yapı kurmaktan kaçınan Ratanaruang, yüksek bir gerilim duygusu eşliğinde hikâyesini zihin açıcı kılıyor. Enfes görsel dilinin yanında neredeyse daha çok çalışılmış gibi duran ses tasarımıysa, algının işitsel şekillenişinin bilinciyle sese hak ettiği özeni gösteriyor. (S.S.)

Oasis (Oh ahsiseu, Güney Kore, 2002)

Güney Kore’li Lee Chang-dong’un çarpıcı filmi Oasis, gitgide muhafazakârlaşan fakat bunun ne aile ölçeğinde ne de toplumsal ölçekte öngörülür herhangi bir olumlu yansıma bulamadığı bir toplumda, rahatsızlık duyulan iki insanın aşkına odaklanıyor. Zihinsel geriliğe sahip genç bir adam ile spastik engelli genç bir kadının birbirlerine tutunmuşken koparılışlarını karamsar bir bakış açısıyla aktarıyor.

İlk bakışta Oasis‘in karakterleri, seyircinin acıma dürtülerine hitap edecek ve ajitasyona mahal verecekmiş gibi bir izlenim oluşturuyor. Fakat film, bu tarz sığ amaçlar üzerinden var olmuyor. Haysiyet sahibi bir şekilde, bırakın toplumca dışlanmayı, aileleri tarafından dahi istenmeyen iki insanı bir araya getirip birbirlerinin açıklarını kapatan, sevgiyi ancak birlikteyken tadabilecek bir çifti sinema dünyasına kazandırıyor. Film, birlikte yaşadıkları tüm o büyülü anlarda; kendilerini metroda, otobanda ya da duvar halısının içindeki varlıklar onları ziyaret ettiğinde, fiziksel engellerinden tamamen sıyrılmış hâlde hayal edişlerini gösterip, normalde aşklarını yaşamaya mani olabilecek hiç bir şey olmadığını fark ettiriyor. Fakat bundan sonrası kopkoyu bir karanlık… Karakterlerine ve aşklarına olan bu inanç, işin içine başkaları girdiğinde bir trajediye dönüşüyor.

Lee Chang-dong, diğer filmlerinde olduğu gibi burada da her ne kadar karanlık bir dünya portresi çizse de, işin içinde insan ve saf duygular olunca umut beslenmesi gerektiğini vurguluyor. Bu, görünenin ötesinde başka bir hakikat olabileceğine dair beslenen, muhtemelen iflah olmayacak bir duygu. Bu sebeple, üçüncü sayfa haberlerine malzeme oluşturabilecek bu olayın üzerinde duruyor. Üzerindeki örtüyü umutla kaldırınca da ardında aşkı buluyor. (S.S.)

Rashomon (Rashomôn, Japonya, 1950)

Usta yönetmen Akira Kurosawa’nın oldukça yaratıcı kamera teknikleriyle çektiği, dünya çapında sesini duyuran, hatta Uzakdoğu sinemasının keşfini sağlayan çok önemli bir film Rashomon.  Konusu, bir davada ifade veren dört tanığın farklı bakış açılarıyla bir cinayetin anlatımına dayanıyor.

Rashomon‘da aşk örtük bir yapıya sahiptir, hikâyenin merkezinde yer almaz.  Daha çok yaşanan olayda ortaya konan toplumsal bilince yenik düşen bir aşk söz konusudur. Aşkı yaşayan iki kişinin bile ilişkilerine bakışı farklıdır:  Kadın karakter yaşadıklarının dehşetini ve çaresizliğini histerik bir şekilde ifade ederken kocası, tecavüze uğradıktan sonra “hayatında iki erkek olan bir kadın” olarak büyük bir utanç kaynağı hâline gelen karısından tiksintiyle söz eder.  Haysiyeti temsil eden kadın, tecavüze uğradığı anda erkeğin gözünde değersizleşir. Hatta erkeğin ölümü, bu onursuz yaşamdan bir kurtuluş şeklidir ona göre.

Aşk, büyüyerek açığa çıkmanın aksine, toplumsal değerlerin ve yargıların arasında bitişe ve yok oluşa maruz kalır.  Duygulardan çok içgüdülerin ve mantığın değerinin olduğu bir dünya vardır Rashomon‘da. (N.Y.)

Suzhou River (Suzhou he, Çin, 2000)

Şangay’ın Suzhou Nehri, çevresinde ve üzerinde biriktirdiği insanlarla günümüzde Çin’in geldiği durumdan önemli bir görüntü sunuyor: İşlevini yitirmiş bina enkazlarının, endüstriyel atıkların ve kirliliğin arasında bir ömür geçiren, seven sevilen, yalnızlık çeken insanlardan puslu bir panorama. Yüzünü hiç görmediğimiz, film boyunca bize sesiyle ve kamerasıyla, nehrin üzerindeki teknesinden eşlik eden anlatıcımız da buradan odaklandığı hayatlara ışık tutuyor.

Bir yandan kirli işler çevirip bir yandan aşka düşen bir adam, aşkı yerine işini seçerse ne olur? Peki ya intihar eden bu âşık kız bir gün hayata denizkızı olarak döneceğim derse, ve hatta dönerse? Suzhou River, böylesi ilginç bir tondan anlatıyor hikâyesini. Bir yandan intihar olayının ardındaki pişmanlığı ve suçluluk duygusunu yansıtırken bir yandan da tuhaf bir tutkuyu, sürekli bir takip edişi gösteriyor. En nihayetinde hikâyeler ve hatta insanlar birbirlerine karışıyor; fakat bunun yanı sıra belirsizlikler de artıyor, bir geri dönüş aynı zamanda ölümü de beraberinde getiriyor.

Zaman akışının kırılarak film anlatıcısının belleğinde biriktirdikleriyle yeni baştan kurgulanmış bir kolajı andıran Suzhou River, Ye Lou’nun filmografisindeki en özellikli çalışma. Bu denli şaşırtıcı olup duygusal tonunu da hiç kaybetmeyen film için son olarak şunları söyleyebiliriz ki, Suzhou River nehrin karmaşa ve ikliminden önemli ölçüde beslenen, bölgedeki yaşamların muhtemel kaosu ile uyumlu bir film. (S.S.)

The Scent Of Green Papaya (Mui du du xanh, Vietnam, 1993)

Vietnam asıllı Anh Hung Tran’ın sinema dünyasına etkili bir giriş yapmasını sağlayan The Scent of Green Papaya, Mui isimli on yaşındaki bir kızın hizmetçilik yapmak için gittiği aile üzerinden etkileyici bir büyüme hikâyesi anlatıyor. Üzerine beklenmedik ölümlerin gölgesi düşmüş bu ailenin Mui gözünden anlatılışıyla şekillenen film, bir çocukluk aşkından mutlu bir birlikteliğe giden bir yaşamı şekillendiren minik anların izini sürüyor.

The Scent of Green Papaya, Mui’nin on yaşındaki ve yirmi yaşındaki yılları arasında büyük bir zaman atlaması gerçekleştiriyor. Minik Mui’nin sade hayatının içinde yaşattığı aşkına büyüyünce önce hizmetçilik etmesi, sonrasındaysa aşkına karşılık bulup birlikte olmalarıyla film en azından Mui için mutlu bir son hazırlamış oluyor. Bir çocuğun çevresini algılayışının -ki bu çocuk dış ortamdan neredeyse izole bir şekilde, evin içinde hizmetçilik yaparak büyüse bile- çok duyarlı bir dil ile temsil edildiği The Scent of Green Papaya, en sıradan görünen anların içinden çıkardıklarıyla büyüyüp güzel bir film ile birlikte gelen huzuru taşıyor. (S.S.)

The Girl Who Leapt Through Time (Toki o kakeru shojo, Japonya, 2006)

Ergenlik çağındaki Makoto, bir yandan gençliğe adım atmanın sancılarını çekerken bir yandan da arkadaşları Kousuke ve Chiaki’yle lise hayatının tadını çıkarmaktadır.  Okul laboratuvarında tuhaf bir cisim gördükten sonra zamanda yolculuk yapabileceğini keşfeder.

Makoto’nun hikâyesi oldukça samimi bir şekilde aktarılır bize.  Güce sahip olması onu bir süper kahraman yapmaz ve çılgınca hayallerin peşinden koşmaz.  Zamanlar arası zıplayışlarını keyfi bir şekilde kullanır:  Saatlerce karaoke yapar, evde defalarca en sevdiği yemeği yer, notlarını yükseltir ve okula hiç geç kalmaz.  Ta ki, teyzesiyle yaptığı konuşmalar sonucunda, zevk aldığı her zaman zıplayışında başkalarının incinebileceğini fark edene kadar.  Zamanda yaptığı en ufak değişiklik, aslında büyük sorunlara yol açmaktadır.  İşte o zaman, kusursuzlaştırdığı hayatını terk etmeye başlar.

Makoto bu dönemde sevmeyi de anlamaya başlar.  İzlediğimiz her ne kadar bir anime de olsa, onun duygularını ete kemiğe bürünmüş şekilde görür ve hissederiz. Chiaki’ye olan duyguları, arkadaşlığını korumaya çalışması ve bir yandan da bulduğu her fırsatta ondan kaçmaya çalışması bunun işaretleridir.  Bu bocalamalarına bir de aldığı bu gücün sorumluluğu eklenince, bu kez kendini paralarcasına arkadaşlarının hayatlarını iyileştirmeye, söylenemeyen sözlerin söylenmesini sağlamaya adar.  Ama hiçbir şey düşündüğü kadar mükemmel şekilde ilerlemeyecektir; çünkü zaman “kimseyi beklemediği” için düşündüğünden çok daha karmaşıktır.  Zaman beklemedikçe, geçtikçe, hatta bazen durdukça Makoto bizi de hikâyenin içine çeker ve sonra da tıpkı havaya zıpladığımızdaki kadar hafifleterek boşluğa bırakır. (N.Y.)

Time ( Shi gan, Güney Kore, 2006)

Seh-hee, sevgilisi Ji-Woo’ya takıntı derecesinde bağlıdır.  Bir gün Ji-Woo onun o değişmeyen yüzüne baktığında sıkılacağından o kadar çok korkar ki, tamamen bambaşka bir insan olmak için bıçak altına yatar.

Kim Ki-Duk, filmografisinde bulunan diğer filmlerden farklı olarak “konuşkan” bir örnekle karşımıza çıkar.  Zekice diyaloglarla örülüdür film.

Bir insanı sevmek, bazen onu kaybetmekten korkmayı beraberinde getiren bir paranoya uyandırır.  Her şey yolunda giderken, belliyken ve iyiyken, insan bu istenen durumdan soğumaya başlar.  Kendine hemen bu dengeyi bozacak bir durum yaratır, küçük bir tartışma, uyumsuzluk.  Ancak sonrasında yine o dengesizliği ortadan kaldırmak için savaşan kendisi olur ve dengeyi kendi kendine yeniden kurar.

Seh-hee bu dengeyi ortadan kaybolarak bozar ve kendince başka bir kadın olarak Ji-Woo’nun hayatına See-Hee olarak girdiğinde yeni bir denge kurmaya çalışır.  Film, içimize ard arda düğüm atmaya tam burada başlar.

Filmin varoluşu, kimlik dediğimiz şeyi ve hayatın kendisini sorgulamamızı sağlar.  İlişkiler için farklı bir bakış açısı sunar bizlere.  Büyük şehrin hızlı akan zamanı içerisinde kıvranan bir aşk hikâyesidir Time.   (N.Y.)

Vive L’amour (Ai qing wan sui, Tayvan, 1994)

Şunu en başta söyleyebiliriz ki Vive L’amour, Türkçe’ye çevrilmiş hâliyle Yaşasın Aşk, seçkimiz içerisinde aşka en farklı şekilde bakan filmlerinden. Filmin yapmaya çalıştığı şey, ismiyle, bir yanıyla paralel bir yanıylaysa ironik bir ilişki içeriyor. Vive L’amour klasik bir aşk filmi beklentisi yaratıp bu beklentinin doğurduğu tutku, bağlılık, aldatma, tercihte bulunma, imkânsızlıklar ya da ailevi zorlamalar gibi meseleleri irdelemiyor. Biraz daha farklı bir şey yapıyor: Filmin başlangıcından itibaren adım adım ilerleyerek bir aşksızlık evreni yaratıyor, olmayan bir aşka öykünüp bir umutla aşk ihtimalini sorgulamamamızı sağlıyor.

Bir apartman kapısı üzerinde unutulan anahtar, bir araya topladığı üç insanın bu büyük ev içerisinde çoğu zaman birbirlerinden saklandıkları, bazense iş birliği yaptıkları eş zamanlı bir yaşama davetiye çıkarır. Kiminin seks kaçamakları için, kimininse kalacak bir yer için kullandığı bu ev zamanla yalnızlığın, yaşamın ve cesaretin sorgulandığı bir yere dönüşür.

Melankolinin etkisi altındaki insanları üzerinden yoksunluk ve güçlü bir iletişimsizlik tasviri sunan Vive L’amour, özel anlar eşliğinde bedenin ve cinselliğin keşfi üzerine etkileyici yorumlarda bulunuyor. Aşkın olmadığı ama herkesten buram buram arzu salındığı bu minik evrenin sakinleri, kimi anlarda dibi görecek gibi olmalarına rağmen Tsai Ming-liang tamamen umutsuz bir tavır da sergilemiyor. Sessiz ve yoğun anlar eşliğinde minik mucizelere imza atıyor. (S.S.)

What Time Is It There? (Ni na bian ji dian, Tayvan, 2001)

Vive L’amour filminde aşkın olmadığı bir evren yaratan Tsai Ming-Liang, bu atmosferi yaratırken karakterlerini bir araya, bir apartman dairesinin içine topluyordu. What Time is it There? filminde ise tam tersine karakterler uzak diyarlara fırlatılıyor, aralarına başka ülkeler ve hatta ölüm giriyor.

Shiang-Chyi’nin saat satıcısı olan Hsiao-kang’ın karşısına çıkması ve sonra aniden Paris’e gitmesi uzun sürmüyor. Kendi kullandığı saate talip olan bu kadını unutamayan ve takıntı hâline getiren adam ise çaresizce önce kendi saatlerini, sonrasındaysa şehrin tüm saatlerini Paris’e göre ayarlamaya başlıyor. Yalnızlığının getirdiği bu saplantıyla baş edemeyip şehirde bir kaos yaratırken, kadın da Paris’te iletişim kurmayı pek beceremeyip melankoliye kapılıyor. Benzer zamanlarda ise genç adamın evinde ölen babanın yası, ruhunun geri döneceği beklentisi ve bunun korku ve arzuyla karışık yaşanışı hüküm sürüyor.

What Time Is It There?, yönetmenin filmografisinden alışkın olduğumuz üzere, her daim geliştirerek yaşattığı karakterleri üzerinden arzuyu ve buna ket vuran etkenleri irdelemeye devam ediyor. Bu neredeyse bir suç hikâyesine dönüşen hastalıklı meseleleriyle yer yer absürd bir mizah da tutturabilen film, ölümün ve aniden yalnız başına kalmanın ağırlığını sırtlayarak acı verici bir deneyime dönüşüyor. Filmden geriye, farklı ülkelerde olunsa bile aynı anı yaşama isteğiyle tutuşmanın buruk tadı kalıyor. (S.S.)

1 Yorum

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.