Moğolistan”da bir şehirde büyüdüm. Bütün bu hikayeleri büyük annem ve anne – babamdan dinlerdim. Bir tür gizli, romantik bir dünya gibiydi. Ama kişisel olarak böyle bir yaşama uyum sağlayamadım. Sadece yaz tatillerinde birkaç aylığına bazı akrabaları ziyaret ederdik ve bu benim için çok özeldi ki, bu fikre Avrupa”da edindiğim tecrübelerime dayanarak vardım. Ulaanbaatar”da sinema okuyordum, daha iyi bir sinema eğitimi almak için Avrupa”ya gitmeyi çok istedim ve doğrusu Avrupa”daki yaşam beni çok etkiledi. Başlangıçta her şey beni büyülemişti. çok fazla seçenek ve keşfedilecek çok fazla renkli şeyler vardı. Yüz farklı çeşit sabun örneğin… Alışverişe çıktığınızda farklı ürünleri karşılaştırmak durumundaydınız. Fiyatı ne kadar, nasıl bir renk ve koku arıyorsunuz, içinde hangi kimyasal ve materyaller var? Bu beni aşırı derecede yordu ve şevkim çok çabuk kayboldu. İşte o zaman daha iyi bir hayatın gerçekten ne olduğunu merak etmeye başladım. Böyle bir arayıştayken göçebe bir yaşamın değerini daha iyi anladım. Evimden uzak olmamın sonunda bu hayata yakınlık duymama etkisi oldu.

Almanya”da yaşayan Moğol yönetmen Byambasuren Davaa ” Die Höhle des gelben Hundes ” filmiyle ilgili bir röportaj sırasında söyler bunları. İçine düştüğü Avrupa şehirlerinin aksine sınırlı seçeneklerin filmidir söz konusu olan. Yine de Moğolistan”ın uçsuz bucaksız topraklarında doğayla, rüzgarla ve hayvanlarla baş başa yaşayan göçebe Batchuluun ailesinin seçenekleri aslında hepimizden fazla olabilir. Sınırsız bir hareket alanı, hayvan otlatmak, yemek yapmak gibi işler dışında pek de yoğun olmayan bir hayat insanı en çok kendi tercihlerine ve doğasına iter ne de olsa. Orada hayatı kısıtlayan tek şey doğadır ve bu yüzden bir eş gibi sevilir. Kent yaşamı ise doğanın üstüne kurulmuştur, geçmişi reddeden, unutkan bir hayat serer insanların önüne. O sonsuz seçenek, renk ve insanlar, kalabalık, endişe ve kaosa dönmek üzeredir her an. Doğayla ilişiğini ördüğü görkemli duvarlarla kesen kent insanı, ne kadar büyük bir kalabalığın içinde olursa olsun, yalnız olmaktan öte, kısıtlanmıştır. çünkü kent o sonsuz seçeneklerinden kendi istediklerini bir zorunluluk olarak dayatır, çoğu zaman bir tercih yoktur. Sınırsız tercih imkanına maruz bırakılmak, yazının sonunda değineceğim gibi aslında kendini seçeneklere teslim etmek demektir. Olasılık ve seçenekler çoğaldıkça insan güçsüzleşir. Bu ” modern ” bir insan olmanın bedelidir.

Şehirde okuduğu okuldan geçici bir tatil için ailesinin yaşadığı taşınabilir ve sağlam bir kulübeye benzeyen evlerine dönen Nansal, küçük yaşına rağmen ailenin ritüellerini devam ettirmeye çalışır. Kardeşlerine bakmak, hayvan otlatmak gibi görevleri vardır. Bir gün ata binip koyunları otlatmaya giderken bir mağarada gizlenmiş, sevimli, yavru bir köpek bulur. Köpeğin benekleri vardır ve adı hazırdır: Zochor, yani, Benek. Film bu noktadan sonra ender olarak alt metinlere değinmeye başlıyor, Nansal”ın psikolojisine odaklanırken önemsiz bir bilgiyi, hayati bir meseleye dönüştüyor: Köpekle beraber geri dönen Nansal, şehir görmüş, şehirde yaşamış, o sonsuz seçeneklerin tadına varmış ve kendisi de fark etmeden kardeşlerine bunun havasını atan biri olarak kendini yalnız hisseder, yalnızlığını giderecek bir dost bulmuştur bile. Nansal”ın babası ise herkesin şehre göç ettiğinden şikayetçidir. Issız çayırlıklarda tek başlarına kalmışlardır ve bu kurtları daha da güçlü kılar. Doğadan, mağaradan gelmiş bir köpeğin kurtlarla yaşamış olma ihtimali büyüktür. Köpek kalırsa kurt saldırısına uğrayacaklarını, Zochor”un kurtların bir nevi ” ajanı ” olduğunu düşünerek Zochor”a düşman olur. Bu noktada modern olmaya hazır bir göçebeyle geleneksel bir göçebenin aile içi kavgası başlamıştır. Ama her zamanki gibi geleneksel ve yenilikçi olan ne varsa iç içe geçmiş, sürekli yer değiştirmektedir. Moğollar reenkarnasyona derin bir inançla bağlandıkları için hayvanları çok seven bir halktır ama aynı zamanda yüzyıllardır çetin şartlarda yaşadıklarından aileleri konusunda korumacıdırlar. Nansal”ın bu köpeğe olan önlenemez ve inatçı sevgisi de, babanın hayatta kalma ve aileyi koruma içgüdüsü de olağandır, ikisi de haklıdır.

Filmin adı Sarı Köpeğin Yuvası olarak çevirebileceğimiz, yine hayvan sevgisi ve reenkarnasyonla ilgili bir halk hikayesine dayanıyor. Zochor”u ararken kaybolan Nansal”ı evine alıp dinlendiren yaşlı bir kadının anlattığı bu hikayeden çok etkilenen Nansal, bir sonraki hayatında tekrar insan olup olamayacağını merak ederken, kadın Nansal”ın eline bir tepsi, iğne ve bir avuç pirinç tutuşturuyor. Nansal”dan iğnenin ucunda bir pirinç tanesi durduğunda kendisine haber vermesini isteyen kadın, Nansal isyan edince şöyle cevap veriyor: ” Bir insan olarak doğmak da işte bunun kadar zordur. Bir insanın hayatı bu yüzden çok değerlidir.

Filmi izlerken, yönetmenin en büyük dertlerinden birinin doğanın ne kadar büyülü bir şey olduğunu anlatmak olduğunu anlıyorsunuz. Yine de sınırlar var, insanın ve doğanın olduğu her yerde olduğu gibi. Filmdeki baba – kız arasındaki sessiz sayılabilecek çatışma da bunu gösteriyor. Küçük erkek kardeş evde oyuncak gibi çocuklar için eğlendirici bir obje bulunmadığı için Tanrı büstüyle oynamak isterken kız kardeşi tarafından uyarılıyor. Nansal”ın şefkatli annesi modern toplumdaki anne rolüne çok benzerlik gösteriyor, evin ve çocukların yükünü çekiyor. Ya da Moğolistan”ın uçsuz çayırlarında bile minibüsle gelip seçimler için propaganda yapan insanlar var örneğin. Zaten bu şehirlerinkinden çok daha ince olan sınırlara katlanabilenler, içe dönük sonsuz bir özgürlük yaşıyorlar. Filmin etkileyici görselliği bu kendini ve sınırlarını bilen özgürlük duygusu ve arayışının ürünü. Aksi halde özgürlük insanın aklını kaybetmesine neden olabilecek kadar güçlü bir duygu. Bizim Batchuluun ailesinin hangi yaşamı tercih ettiği açık ama çevrelerinde gelişen büyük toplumsal evrime direnip direnemeyecekleri asıl mesele… Onlar da yalnız olabilir ama bu durum onların şartlarında, doğanın ortasında bir armağan sayılabilir çünkü. Bu arada film asla kent yaşamını göstermiyor, açık bir eleştiri de yok bununla ilgili. Tüm yazılanlar benim dimağımda kalan kişisel tatlardır ama yönetmenin söylediklerinden yola çıkarak dertlerinden birinin de bu olduğunu düşünüyorum.

Kurmaca ve belgeselin harmanlandığı, oyuncuların kendilerini oynadığı ve çok sayıda sahnenin doğaçlama çekildiği The Cave of Yellow Dog, hayatın karmaşışından sıkılan, biraz olsun dinlenmek isteyenler için derman olacak bir film. Bittiğinde hissettiğiniz tek şey arınmışlık hissi. Sonrasında benim gibi, ya da böyle bir film çekip Almanya”da yaşamaya devam eden yönetmen gibi, haddinden fazla parlak renklerin ve her nasılsa en ufak bir sallantıda darmadağın olmasına, kendini yok etmesine rağmen içindeyken güven duymamızı sağlayan ihtişamlı kalabalığın cazibesine kapılıp o karmaşa ve kaosa koşturarak gideceksiniz, bu kaçınılmaz. İçinde bulunduğumuz çağda kent yaşamını unutup, bu alışkanlıktan kurtulmanın imkansız olduğunu düşünüyorum ki, asıl sorunun kenti nasıl kullandığımız olabileceğini de göz ardı etmemek gerek. Yine de yukarıda yazılan her şey kişisel favorilerimden biri olan ” La Leggenda del pianista sull”oceano ” filmindeki masalsı bir şekilde gemide yaşayan efsanevi piyanist 1900 karakterinin söylediklerini hatırlattı bana, bu noktada paylaşmakta fayda var:

Tüm bu şehir… Sonunu göremiyorsun… Son, lütfen, lütfen bana onun sonu nerede gösterir misin? Görmediğim şey bütün her şeyin nerede son bulduğuydu. Piyanoyu ele alalım. Tuşlar başlar, tuşlar biter. Bilirsin ki onlardan seksen sekiz tane vardır, hiçbiri sana farklı bir şey söylemez. Onlar sınırsız değildir, sınırsız olan sensindir. Ve bu seksen sekiz tuş üzerinde yapabildiğin müzik sınırsızdır. Ben bundan hoşlanıyorum, bununla yaşayabilirim. Nasıl yapıyorsunuz, yalnızca birini nasıl seçiyorsunuz? Bir tek kadın, bir tek ev… Kendinin diyebileceğin bir toprak parçası ve seyredebileceğin bir tek manzara… ölmek için bir tek yol… Bütün dünya nerede biteceğini bilmeden üstüne yükleniyor. Nerede sona ereceğini bile bilmiyorsun, yalnızca bunu düşünerek parçalanacağından hiç korkmadın mı? Onun içinde yaşamanın muazzamlığını… Ben bu gemide doğdum ve dünya benim yanımdan gelip geçti. Ama her seferinde iki bin kişi. Ve burada arzular vardı ama asla geminin pruvasıyla kıçı arasına sığabileceğinden daha fazlası değil. Kara benim için fazla büyük bir gemi. çok güzel bir kadın, çok uzun bir yolculuk, çok yoğun bir parfüm… Onun müziğini nasıl yapacağımı bilmiyorum.

Ganpurev Dagvan – The Cave of The Yellow Dog by filmhafizasi

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.