Çocuğun kişilik gelişiminde ailenin rolü büyüktür. Onların normal bir sosyal ve psikolojik gelişiminin olması için anne babanın bilinçli davranmaları, potansiyelinin gelişebileceği ortamı sağlamaları, hoşgörülü ve eğitici bir tutum takınmaları elzemdir. Aksi takdirde küçük yaşlarda başlayan travmalar, ileride çocuğun sağlıklı bir hayat sürmesine engel olacak ve gerek fiziksel gerekse psikolojik birçok dengesizliklere yol açacaktır.

Annesi hayatta olmasına rağmen ortalarda pek görünmediği yıllarda alkolik bir baba ile büyümek zorunda kalan ve “Babamın bana verdiği en büyük şey acıydı,” diyen Shia LeBoeuf, birkaç sene önce kendisine PTSD (travma sonrası stres bozukluğu) teşhisi konularak mahkeme kararı ile rehabilitasyona gönderiliyor. Orada kaldığı süre boyunca yaşadıklarını yazıya dökerse psikolojik olarak rahatlayıp iyileşme sürecini hızlandıracağı söyleniyor. LeBoeuf da sonunu düşünmeden başlıyor yazmaya. Özellikle yolunda gitmeyen olayları kâğıda döken aktör, yalnızca anı olarak kalacağını düşündüğü sahnelerin yavaş yavaş senaryolaşmaya başladığını görüyor. Yönetmen Alma Har’el olaya el atınca da bu sayfalardan film yapmaya karar veriliyor. Böylece ortaya Honey Boy (2019) çıkıyor.

Gerçeklerden yola çıkılarak kurgulanan film, iki zaman aralığında gidip gelerek bize Otis’in çocukluğunda yaşadığı travmaların gelecekteki etkisini gösteriyor. Lucas Hedges’in, LeBoeuf’un gençliğini, Noah Jupe’nin ise çocukluğunu oynadığı filmde, babası James’i  LeBoeuf’un kendisi canlandırıyor. Clifton Collins Jr., Byron Bowers ve Laura San Giacomo gibi oyuncular da LeBoeuf’a eşlik ediyor.

Film, yirmi iki yaşındaki Otis’e PTSD teşhisi konulmasıyla başlıyor. Rehabilitasyon merkezine gönderilen Otis, bir sorununun olmadığını mütemadiyen tekrar ederken yapılan terapi seanslarında da sürekli mutsuzluğunu ve sıkıntısını dile getiriyor. “Yalnızca zencilerde ve askerlerde PTSD olur diye bilirdim,” şeklinde yorum yapan rehabilitasyon arkadaşına hak veren Otis, yok yere orada tutulduğunu düşünüyor. Terapistinin, Otis’in yaşadığı travmaları tetikleyen faktörleri durdurmayı amaçlamak için anılarını yazmasını istemesinin ardından biz de geçmişe giderek on iki yaşındaki Otis’in babası ile verdiği hayat mücadelesine konuk oluyoruz.

Daha çocukken başladığı oyunculuk kariyerinden kazandığı paralarla ailesini geçindirme yükünü sırtlamış, etrafında düzgün bir baba figürü ya da kendisine yol gösterecek kimse olmayınca da kör topal büyümeye çalışmış bir çocuk Otis. Babası James ise cinsel suçtan hüküm giymiş, eskiden palyaçoluk yaparak para kazanan bir alkolik. Hayatı hiç de istediği gibi gitmemiş. Rezil bir otel odasında beraber yaşadığı oğlu Otis’in şimdiden insanların ilgisini çekmesi ve onu parlak bir geleceğin bekliyor oluşu içinde büyük bir kıskançlığın büyümesine neden olmuş. Belki de o yüzden Otis’e bir baba sıcaklığıyla değil, yaşıtıymışçasına yaklaşıp fırsat buldukça onu azarlıyor, aşağılıyor. Bir sahnede James, tuvalete giden Otis’in küçük tuvaletini yaparken çıkardığı ses ile kendisininkini kıyaslayıp oğlunu belden aşağı vuruyor. Onunla akranıymış gibi konuşuyor, kişilik zafiyeti ve aşağılık kompleksi olduğundan endişelerini ve korkularını saklamak için kendisini olabildiğince Otis’ten üstün göstermeye çalışıyor. Yine de iyileşmeye çalışan bir alkolik olarak gittiği toplantıların birinde Otis’i sevdiğini ve onun için çabaladığını anlatıyor; kısa bir süre için de olsa gerçek hislerini ortaya döküyor.

Varlığı güven vermesi gerekirken korkutan, kahraman olacakken mağdur duruma düşen bir baba ile büyümeye çalışan Shia LeBoeuf’un filmde babasını canlandırması tesadüf değil. O yıllarda anlamasa da psikolojisinde derin çukurlar açan ve günümüzde de hala var olan bu baba-oğul ilişkisini anlamlandırmak ve geçmişle barışmak için müthiş bir deneyim oluyor LeBoeuf’un filmdeki rolü. Yönetmen Har’el tarafından ortaya çıkartılan bu fikri kısa sürede benimseyen LeBoeuf, geçmişine ve yaşadıklarına ayna tutacak ve olanları daha iyi anlamasını sağlayacak bu deneyimi iyileşme sürecinin bir parçası haline getiriyor. Babasını o kadar iyi canlandırıyor ki sanki onu taklit etmiyor, adeta yaşıyor.

Komedi ve dramın harmanlandığı filmde tekrar yirmi iki yaşındaki Otis’e döndüğümüzde onun rehabilitasyon merkezindeki mücadelesini izliyoruz. İlk başlarda en ufak bir yardıma bile sırtını dönen Otis, zamanla anılarını yazmaya başlıyor. Acı verse de anılarını tekrar tekrar kafasında canlandıran genç adam, yazdıklarını tamamlamasının ardından babasının yanına giderek onunla ilgili bir film yaptığını söylüyor. Yaşanmış onca şeyin ardından yine de babasını hala seven Otis, daha huzurlu, daha mutlu göründüğü bir sahneyle kapanış yapıyor.

Babasının film ile ilgili herhangi bir yorum yapmasını istemeyen, yalnızca filmi izlerkenki tepkilerini gözlemleyen LeBoeuf için Honey Boy, iyileşme sürecinin de en büyük yapı taşlarından biri haline geliyor.

“Benim hakkımda film mi yapıyorsun? Öyleyse beni iyi göster, honey boy!” Jeffrey Craig LaBeouf

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.