Hiç şüphe yok ki özellikle son yıllarda tüm dünya çok temel noktalarda kutuplaştı. Bu kutuplaşmanın  geçen yüzyılın İtilaf-İhtilaf, Mihver-Müttefik, Doğu-Batı çatışmalarına kıyasla coğrafi olarak çok daha homojen olarak dağıldığını söylemek yanlış olmaz, ancak tüm gerçekliği de yansıtmaz. Evet, artık bir 1. Dünya Ülkeleri veya 2. Dünya Ülkeleri gibi bir global kümeleşmeler söz konusu değil. Gündelik hayatımızı etkileyen en büyük kutuplaşmalar ülkelerin kendi içerisinde, halklar arasında gerçekleşiyor. Bu her ne kadar sanki bu yüzyılda birbirine karşı olan insan grupları coğrafi olarak ayrım göstermiyor ve birbirleri ile iç içe yaşıyorlar gibi bir kanı yaratsa da kümeleşme anlamında baktığımızda bu çok kutupluluğun hala bir coğrafi yönü olduğunu inkar edemeyiz.

Bu coğrafi faktör bizim kendi politik konjektürümüzde sahil kentleri – iç kentler olarak her seçim sonuçları haritasında kendini gösterdiği gibi Amerika’da da belirli şekillerde kendini belli ediyor. Özellikle Amerika’nın Derin Güney olarak gruplanan eyaletleri, tarihin getirdiği bir kültürel ayrım ile ülkenin geri kalanından ayrışabiliyor. Sivil Savaş öncesi köleliğe bağlı bir ekonomiye sahip olan bu eyaletler, onca yıl sonra bile Amerika’nın en koyu muhafazakar sesi olmayı sürdürüyor. Normalde belki Amerika’nın neredeyse sınırsız çeşitlilikteki yapısında kısık bir şekilde çıkabilecek bu ses, Trump’ın Amerika’sında iktidara ulaştığı için önemli hâle geliyor.

Gay Chorus Deep South (2019) güncel Amerikan politikasında bu iktidar sahibi muhafazakar sese muhalif grupların güttüğü yaklaşımın dışarısında hareket etmeyi amaçlayan bir projenin belgeseli. San Francisco’dan hareket eden 300 kadar LGBTQ koro sanatçısının bu Derin Güney eyaletlerinde çıktıkları konser turnesini konu alan belgesel, turne kadar sanatçıların kişisel hikayelerine de yer veriyor. Tabi ki bu 300 sanatçının hepsi odak noktası olamıyor filmde, ancak kondüktör Dr. Tim Seelig’in hikâyesi özellikle filmin ana kemiğini oluşturuyor.

Kendisi bu Güney eyaletlerinde doğup büyüyüp yaşadıktan sonra oradaki ayrımcılığa karşı San Francisco’ya taşındığı için Seeling için bu turne bir anlamda da kendi geçmişi ile yüzleşme anlamına geliyor. Bu odak noktası olarak doğru bir seçim yönetmen David Charles Rodrigues için; çünkü zaten her ne kadar istesek de ne böyle bir filmde ne de böyle bir projede ilahi söyleyen LGBTQ korosunun yolunun kesiştiği tüm noktalarda bağnazlıkları bitirdiğini ve dünyaya barış ve anlayış getirdiğini görebiliriz. O yüzden filmin odak noktasının karşı tarafın LGBTQ bireylerine karşı ayrımcılığını ve nefretini müziğin gücü ile nasıl aştığı şeklinde hayalperest bir olgu üzerine kurmamak filmin anlatmak istediklerini aslında ciddiye aldığını gösteriyor. Bunun yerine Rodrigues’in koro içerisindeki bireylerin perspektifine ve yolculuğuna odaklanması filmi değerli kılıyor.

Bununla birlikte bu yaklaşım da yeri geldiğinde yetersiz olabiliyor. Yine aynı hikayede Seeling’i karakter olarak yeterince tanıma fırsatımız oluyor. Kendisi eşcinsel olduğunu açıklamadan önce evli ve iki çocuklu olan kondüktörün içinde barındırdığı sitem çok insani ve dokunaklı anlarda Rodrigues tarafından yakalanmış. İzleyici olarak belki de arayıp bulamadığımız aslında Seeling’in turne boyunca bu sitemle nasıl yüzleştiği. İlla ki işin içinde kaybedilen bir aile faktörü var, illa ki ortada ödenmiş bir bedel var. İnsani anlarını doğru seçmiş filmin belki de bu anları yeteri kadar detaylı inceleyememiş olması filmin en büyük eksikliklerinden.

Bununla birlikte koro sanatçısı Jimmy White’ın annesi ile yapılan röportaj ve annesinin oğlu ile görüşmeyi kesmiş babasını konsere gelmeyi ikna etmesi filmin her karakter incelemesinde göremediğimiz ama gerekli olan duygusal derinliği hissettiriyor.

Tabii tüm bu insani anların ve duygu çözümlemelerinin yanında Gay Chorus Deep South’un ne demek istediği ve bunu ne denli iyi söyleyebildiği de önemli. Belgeselin ve projenin en temeldeki anlayışı olan kutuplaşmayı kırmak için gereken “iletişim” burada başarılı bir şekilde işlenmiş. Politik olarak riskli bir konu bu, zira iletişim kurmak için elini uzatan taraf aslında aradaki nefretten de zarar gören insanlar. Bu noktada akla gelen “Gerçekten sizden nefret eden biri iletişime girmeye değer mi?” sorusunda film en azından kendi cevabını veriyor. Belki nefret eden taraf için çok bir şey değişmiyor, belki değişse bile biz hiçbir zaman bunu görmüyoruz ve bunun pozitif etkisini yaşamayacağız, ancak hiç şüphesiz ki nefret nefreti doğurabiliyor ve iletişim bu noktada karşı taraf için değilse bile nefret politikasından en çok etkilenen kesim için bir şeyler ifade edebiliyor. Filmin sonlarına doğru bir sanatçının ifade ettiği “Trump’a oy vermiş kırsal kesimde yaşayan insanlara bana yapılsa sinirleneceğim şekilde ön yargılı yaklaşıyormuşum” sözü, aslında kutuplaşmanın altında güncel politik retoriğin dokunmadığı nüanslar olduğunu ortaya çıkarıyor.

Tabii ne bu film ne de proje aslında iki tarafında haksız olduğunu, herkesin sarılıp barışması gerektiğini savunuyor. Ortada nefrete dayalı bir ayrımcılık ve bu ayrımcılıktan etkilenen bir grup varken kutuplaşmış kesimleri iki ayrı keseye koyup “Herkes kendine biraz baksın,” demek çok yanlış olur. Ancak Gay Chorus Deep South’un başarı ile yaptığı bu kutuplaşmanın tarihsel geçmişten gelen sistematik bir sorun olduğuna ışık tutmak. Bu açıdan bakıldığında eğer derin ayrılığımızın bir çözümü varsa, bu kutuplaşmayı bir kültürel savaş olarak görüp kazanan taraf olarak barış getirmekten öte, asıl barışın sistemin getirdiği statükoyu ve önyargıları bozmak olduğunu anlamamız. Gay Chorus Deep South belki kimsenin fikrini değiştirecek bir film veya proje değil, ancak doğru yolda verilmiş saygıdeğer bir emek.

Utku Kafalıer

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.