Un couteau dans le coeur (2018)

Yann Gonzalez tarafından yönetilen ve Cannes Film Festivali’nde 2018 – Altın Palmiye ve Queer Palm ödüllerinde adaylıkları olan Un couteau dans le coeur (2018), çok farklı bir seyirlik deneyim sunuyor seyircilere.

Filmekimi 2018 kapsamında izleme şansı bulduğumuz film, 1979 yılında Paris’te geçiyor. Gey porno film yönetmeni olan Anne, bir alkol bağımlısıdır ve âşık olduğu kadınla, Lois’le, problemler yaşamaktadır. Bir yandan biten ilişkisini toparlamaya çalışırken bir yandan da oyuncularıyla filmler çekmeye devam eder; fakat Lois ile yaşadığı sorundan daha da büyük bir problem hem onu hem de oyuncularını beklemektedir: Şehirde eli bıçaklı ve tehlikeli bir katil, Anne’in filmlerinde oynayan oyuncuları tek tek öldürmeye başlar. Polis olayla ilgilenilmesi gerektiği kadar ilgilenmez, oyuncular tehlikenin henüz farkında değildir ve Anne’in elinden hiçbir şey gelmez. O da kendi yöntemleriyle katilin peşine düşer.

Çekildiği yılların atmosferini çekimleriyle, karakterlerin giyim stilleriyle ve harika müzikleriyle başarılı bir şekilde veren film özellikle Vanessa Paradis’in oyunculuğuyla dikkat çekiyor. Öte yandan filmde zaman zaman devamlılık sıkıntıları baş gösteriyor. Hatta yer yer hikâye çekiciliğini kaybediyor; ama filmin sonuna kadar seyirciye katilin kim olduğu bir şekilde merak ettiriliyor.

Geneline baktığımızda, özellikle dikkatli seyircilerin ilgisini çekebilecek olan film gizemli yapısıyla merak uyandırıyor.

 

Plaire, aimer et courir vite (2018)

Christophe Honoré tarafından yönetilen ve bu yıl Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye ve Queer Palm ödüllerine aday olan Plaire, aimer et courir vite (2018), Filmekimi’nin merak edilen filmlerinden biriydi.

Başrollerinde özellikle L’inconnu du lac (2013) isimli filmde harika bir oyunculuk performansı sergilemiş olan Pierre Deladonchamps, Vincent Lacoste ve Denis Podalydés gibi oyuncuların yer aldığı yapım; 40’lı yaşlarına varmak üzere olan ve Paris’te yaşayan Jacques ile henüz 20’lerinin başında bir öğrenci olan Arthur’un arasındaki güçlü ilişkiye odaklanıyor.

Film gayet eğlenceli bir şekilde başlayıp yine aynı yüksek tempoyla devam ediyor; fakat bir yerden sonra dağınık konusu sebebiyle ve hangi karakterlere, ilişkilere veya olaylara odaklanacağına karar veremediği için yakaladığı çizgiyi korumakta zorlanıyor. Bu da filme olumsuz bir etkide bulunuyor. Çok uzun bir süresi olmadığı halde, ilk yarısından sonra düşen temposuyla seyircinin ilgisinin azalmasına sebep oluyor ve sıkıcı bir şekilde sonlanıyor. Aslında anlattığı hikaye itibariyle, müziklerin de desteğiyle yer yer seyircisini duygusal açıdan yakalasa da aynı tutarlılığı finaline kadar taşımakta güçlük çekiyor Plaire, aimer et courir vite.

Filmde en çok ilgimi çeken ve hoşuma giden şeylerden biri de film boyunca yer yer karşımıza çıkan bazı filmlerden ve oyunlardan afişler oldu. Jane Campion imzalı ve Altın Palmiye ödüllü The Piano’dan (1993) Rainer Werner Fassbinder imzalı Querelle’a (1982) ve hatta Virginia Woolf’un Orlando isimli romanına kadar birçok önemli esere selam gönderiyor film. 

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.