Hayat bazen hevesle katettiğin yolları, yitirdiğin bir şeyi bulmak istercesine geri dönmektir. Koca ve sonsuz olasılıklar vadeden bir hayatı ilk kez bulduğumuz ama ilk olduğu için değerini yeterince anlamadığımız çocukluğumuza, ailemizin hep bir arada olduğu geniş zamanlara, atalarımıza ait topraklarda hala yaşayabilmenin vermiş olduğu ebedi ve ezeli mutluluğa dönebilmek için durmak bilmeyen sürgünlüğümüze bir son vermek isteriz.”

Adı anılmayanları, bir türlü yerleşemeyenleri, yerleştiği yerden kovulanları, derdi olan ama sesi duyulmayanları, müzik yapan ama içi kan ağlayanları, her şeye rağmen boynumuzun borcu gibi yaşadığımız bu hayatı kendilerine ait kılarak güzelleştirenleri anlatan Cezayir asıllı Fransız yönetmen Tony Gatlif’e, 2004 Cannes Film Festivali’nde en iyi yönetmen ödülünü kazandıran ve filmografisinin en parlak filmlerinden olan Exils, daha açılış sahnesinde haykırışı andıran bir şarkı ile Gatlif’in manifestosunu açığa vurur: “Yok sayılanlardan bahsetmenin zamanıdır, hata yapanlardan konuşmanın vaktidir, var olmayanları sormak önemlidir ki onlar demokrasiden yoksun yaşadılar. Demokrasi tecavüze uğruyor! Acil demokrasi!”

Yönetmenliği kadar müzisyenlikte de hünerli Gatlif’in bestelerinden biri olan Manifesto isimli bu şarkı, derdini kaba bir seslenişle doğrudan söylüyor olsa da şiirsel bir incelikteki film, anne ve babasının izlerini bulmak için Cezayir’e gitmeye karar veren Zano ile ona yol arkadaşlığı yaparken kendi yaraları ile yüzleşen Naima’yı anlatır, kendileri burada olan ama ruhları buradan çok uzaktaki tüm sürgündekiler için.

Hepimiz Kovulduğumuz Cennete Yeniden Girme Yollarını Arıyoruz

Hayat bazen hevesle katettiğin yolları, yitirdiğin bir şeyi bulmak istercesine geri dönmektir. Koca ve sonsuz olasılıklar vadeden bir hayatı ilk kez bulduğumuz ama ilk olduğu için değerini yeterince anlamadığımız çocukluğumuza, ailemizin hep bir arada olduğu geniş zamanlara, atalarımıza ait topraklarda hala yaşayabilmenin vermiş olduğu ebedi ve ezeli mutluluğa dönebilmek için durmak bilmeyen sürgünlüğümüze bir son vermek isteriz. Zano da kendi sürgününü böyle hislerle terk eder ve yıllar önce kaybettiği anne babasının doğduğu toprakları tanımak, babasının hiç bahsetmediği ülkesini görmek isteğiyle aniden Cezayir’e gitmeyi teklif eder Naima’ya.

Naima ise aslen Arap’tır ve adının çağrıştırdığı ülkelerden uzakta bir “Fransız” olarak yaşadığı hayatına, bu maceraya atılarak ara verir, ama bu yolculuğun her anında aslında kim olduğunu hatırlamaktan özenle kaçınarak…

İkisinin bir öğle vakti çırılçıplakken karar verdiği anda ve filmin açılış kadrajında, fonda “Manifesto” çalarken uzun süre ne olduğunu anlamadığımız ve bize vajinayı çağrıştıran, ancak sonrasından erkek kahramanın kaburgası olduğunu anladığımız o görüntüde, göklerden yeryüzüne sürgün edilmiş Adem ve Havva’ya dair bir gönderme sezilir. Kadın ve erkek cennetten beraber kovulmuştur ve yine cennete girme yollarını birlikte aranır durur.

Zano ve Naima’nın Cezayir’e gitmek için Paris’i terk etmelerinin aksine, yolda karşılaştıkları yoksul insanların da tek gayesi Paris’e ulaşmaktır. Çünkü bu insanlar yok sayıldıkları ülkelerinde umutlarından dahi yoksundur ve daha iyi bir hayatın hayali ile yoldadır. Kahramanların zorlu bir süreçten sonra Cezayir’e ulaştıkları sahne o kadar etkileyicidir ki belki ancak bir şiir, kendi ülkenden “sürülmenin” anlamını bu kadar güzel yansıtabilir. Tren varılmak istenilen ülkeye yaklaştıkça, geçtiği tüneldeki ışık gitgide kaybolur ve kahramanlar büyük umutlarla bu ülkeye ayak bastıklarında kendilerini, kaçar adımlarla ülkelerini terk eden mahşeri kalabalığın içinde bulurlar. Cezayir’in yeri tarif edilirken sarf edilen “hurma ağaçlarının ötesi” söylemi bu sahne ile birlikte düşünüldüğünde, hem herkesin kendi cennetini aradığı hem de herkesin kendi cennetinden kovulduğu hissini uyandırır.

Her Yerin Yabancısıyım

Bazı çocuklar, babalarının kendilerine hiç anlatmadığı ülkelerini hatırlamaya çalışarak, bazıları ise kendilerine her gün anlatılan ülkesini unutmaya çabalayarak büyür. Zano, anılarını aramak için Cezayir’e giderek, ailesinin ve kendisine hiç anlatılmayan doğduğu toprakların izini sürer. Naima ise geçmişinin ve kökeninin kendinde bıraktığı izleri silme gayreti içindedir. Ancak insan geçmişin gizini içinde hep taşıyan ve kim olduğunu unutması hafızasının insafına kalan bir varlıktır. Filmin en başından itibaren kendini yadsıyan Naima her yerin yabancısı olduğunu hissettiği sırada, bir zikir sahnesi ile arınır ve bir anlamda sürgünde olan ruhuna kavuşur. Oldukça uzun tutulan bu sahnede yalnızca oyuncuların olağanüstü performansı değil, yönetmenin yarattığı mistik ve ruhani atmosfer de hayranlık uyandırıcıdır. Sahnenin gücü neredeyse her izleyende arınma ve kendi ruhunu sürgünden kurtarma isteği doğurur.

Bizi Terk Edenler Daima Bize Geri Dönmüştür

Uzun bir yolculuktan sonra Zano’nun büyükbabasının mezarı başında Naima bir portakalı soyar ve yarısını Zano’ya verir. Geçmişi bir sır gibi paylaşan bu iki yol arkadaşı, ne kadının gözlerindeki pırıltıyı ne de adamın dudağının kenarındaki tebessümü kimseye borçlu değildir artık. Onlar uzaklaşırken mezar taşına takılı kulaklıktan ise o müthiş şarkı duyulur. “Çok uzun zamandır, sizlerden bihaber, yalnız kaldık, parklarınızdaki yasemin kokusunu unuttuk, hatta annelerimizden miras kalan dilimizi de…”

Kimbilir belki de bir şiirin söylediği gibi, unutmak için verdiğimiz onca çabadan, geçtiğimiz onca yıldan sonra, tam unutmaya alıştırmışken kendimizi, artık unutmak istemediğimizi fark ederiz bir anda.

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.