Röportaj

Ersin Gök ile Röportaj

Mustang, Taksim Hold'em ve Sektör Üzerine Bir Bakış

Mustang ve Taksim Hold’em filmlerinin görüntü yönetmeni olarak tanıdığımız Ersin Gök’le filmleri, sektör ile ilgili düşünceleri ve mesleği hakkında keyifli ve dikkat çekici bir röportaj gerçekleştirdik. Merak eden ve Ersin Gök hakkında daha fazlasını öğrenmek isteyen herkes için sohbetimizin tüm detaylarını buraya bırakıyoruz. Keyifli okumalar! 

Öncelikle, bize biraz kendinizden bahseder misiniz?

İlk önce makine mühendisliği okudum. Ama onu bitirmedim, bitiremedim bazı sebeplerden dolayı. Sonra 9 Eylül Üniversitesi’nde Fotoğraf Bölümü’nü okumaya başladım, oradan devam ettim. Oradan sonra da kamera asistanı olarak sinema sektörüne başladım. 

Sinema sektörüne başlama süreciniz nasıl oldu peki?

Daha önce başka bir şekilde sektöre girmiştim. Özel efekt yapıyordum. Daha önce dağcılık yaptığım için efektler yaparak başladım.  O sırada tanıştığım insanlar sayesinde kamera asistanlığına başladım. Kamerada ikinci, üçüncü asistan olan insanlarla iletişim kurarak bu işe girmek istediğimi söyledim. Daha sonra onlarda çağırdılar. Altı aylık bir staj süresi oldu. Uzun metraj ve birkaç reklam yaptıktan sonra işe başladım. Bu süreç de yedi yıl sürdü. Yedi yıl boyunca da ara ara görüntü yönetmenliği yaptım. Bu süreçte ticari amaç gütmeden kısa filmler ve belgeseller çektim. Onlar benim çok işime yaradı. Üniversitedeyken de yapmıştım aslında ama burada daha çok işime yaradı. Ondan beş-altı yıl sonra Mustang ile başlayan, sonrasında devamı gelen bir kariyer süreci oldu. Tam olarak yedi sene asistanlık yapıp, sonrasında görüntü yönetmeliğine geçmiş oldum. Bir geçiş süresi var çünkü her kademede. İkinci asistanlık, focus puller ve görüntü yönetmeni olmak için bir süre bu. Hiçbir zaman, tam olarak; “Bugün görüntü yönetmeni oldum.” diyemiyorsun. Belli bir süre bu işi yapman lazım. Bu iş de yedi sene sürdü. Yaklaşık iki yıldır da görüntü yönetmeliği yapıyorum.

Bizler de filmleri hep göz önünde olan isimleriyle tanıyoruz, konuşuyoruz. Filmin arkasında ciddi bir kuvvet olarak görüntü yönetmenliği mesleğinin hem sektördeki hem de toplumdaki yerini anlatabilir misiniz? Sizin açınızdan mesleğinizin zorlukları, akışı ve getirileri neler?

Bizim işin temelde ilk zorluğu sektöre girmek… İkinci olarak, set ortamlarının genel olarak bir zorluğu var. Değerlendirme yaptığımızda ilk göze çarpan bunlar. Uzun çalışma saatleri söz konusu ve belli disiplinleri olan bir sektör. Bunların dışında fiziksel zorlukları da var. Görüntü alanındaysan, kamera ve onların uzantılı ekipmanlarının ağırlıklarıyla uğraşmak zorundasın. Bunları göz ardı edersek genel olarak aslında çok zor bir iş sayılmaz. Fiziksel ve psikolojik olarak hazırlıklıysan yaparsın.  Çünkü stresli bir ortam hızlı olman gereken ve hızlı kararlar alman gereken durumlara hazırlıklı değilsen çok zorlayabilir.

Yani, karakter işin içine giriyor diyebiliriz.

Evet, tabii. Belli tecrübeyi elde etmen lazım. O yüzden Avrupa’daki birçok sinema okulu belli yaşın üzerinde öğrenci alıyor. On yedi-on sekiz yaşında bu sektöre girersen, gerçekten çok zorlanabilirsin. Ona adapte olmak için karakterinden çeşitli ödünler vermek zorunda kalabilirsin. Bu tip temel zorlukları var. Belli bir hiyerarşi var sette. Çünkü bu pahalı bir iş. Pahalı ekipmanlar kullanıyoruz. Bunun tabi ki çalışan insanlara yansıyan bir stresi var. Bununla baş edebilmek lazım. Ben yirmi dokuz yaşımdan sonra girdim sektöre. O tabi ki yansıdı. Belli bir tecrübe ve birikim vardı. Bu süreci daha hızlı atlattığımı ve bu yüzden daha kısa sürede görüntü yönetmeni olmamda bunun etkisi olduğunu düşünüyorum. Stres ve fiziksel zorluk bu sektörün temel zorluğu. Yaş da önemli bir kıstas. Asistanlığa başlamak için bile üniversiteden iki yıl sonra başlamanın daha uygun olduğunu düşünüyorum. Yaşın getirdiği olgunluk, tecrübe ve yaşadıklarını daha hızlı aktarabilme durumundan önemli. Aksi takdirde, temelde bir işçi gibi kalabiliyorsun. Kendi yaratıcılığına odaklanman çok zor oluyor.

Bunların dışında, filmciliğin kendine has zorlukları zaten var.  Çok fazla insanla çalışmak zorundasın.  Çok hızlı çalışmak zorundasın. Görüntü yönetmenliğinin kendince zorlukları var. Tüm teknik ekibin başında olmak, onları yönlendirme sorumluluğu ve yönetmeni yapımcıyı anlamak bu işin içine dahil.  Toplum açısından bakarsak da insanlar görüntü yönetmenliğinin ne demek olduğunu bilmiyor.  Temelde “Kameramanım.” diyorum artık. İnsanlara bu şekilde anlatmaya çalışıyorum. Sinematografiyi genel olarak bilmiyorlar zaten. Görüntü yönetmenliğinden ziyade artık dünya sinematograf olarak tanımlıyor bizi. Bu kavrama çok uzak toplum. Ben de bu şekilde geçiştiriyorum. Daha çok; “Hangi diziyi çektin?”, “Hangi filmi çektin?” soruları var. Ben “Televizyon reklamları çekiyorum.” dediğimde hiç anlamıyorlar. Çünkü onu birinin çekmiş olduğunu unutuyorlar. Çok az insan tahmin edebiliyor tam olarak ne iş yaptığımı. Çok az insan; “Sizin işler zor, çok uzun saatler çalışıyorsunuz, biliyoruz.” diyor.

Sektöre dair bilgi az. Herkes aşırı havalı olduğunu düşünüyor. Bence de havalı birçok noktada ama bunun öyle dışarıdan göründüğü gibi olmadığını da bilmek gerek. Yaratıcılık kısmı güzel tabii ama öyle ünlülerle olmak ya da sette olmak bizim için çok olağan. İnsanlar çok bilinçli değil ama biz aslında bütün bir görsel algıyı yönetiyoruz. Şöyle ifade edebiliriz; şu an görüntü yönetmenleri, Türkiye’nin görüntü diline karar veriyorlar. Onları yönlendiren, manipüle eden görsel dile yönetmenlerle beraber bizler karar veriyoruz. Yaptığımız ışık, renk ve bu işe dair pek çok başlıkla ciddi bir manipülatörüz. Örneğin; Game Of Thrones’ta görüntü yönetmeni büyük bir savaş vererek son bölümü karanlık çekti. Herkes o bölümü onun verdiği kararla, o karanlıkla izledi.

Görüntü yönetmeninin araya girerek; “Bunu böyle yapmak istiyorum.” deme hakkı ne kadar var? (Musa Bölükbaşı) 

Aslında bu çok tartışılan bir konu. “Türkiye seyircisi bunu istiyor.” gibi bir algı var. Aslında bunun aksini iddia eden çok fazla veri var. O zaman Türkiye seyircisi neden Game Of Thrones izledi, ya da neden birçok yabancı diziyi izliyor? Tabii şöyle bir durum da var; Türk sinema ve dizi izleyicisinin çoğunluğu Anadolu diyebiliriz. Dijital platformun dışında televizyon izleyicisi orada. Daha koyu görüntüleri o insanların çok da sevmediği iddia edilebiliyor. Aksi örnekleri de var tabii. Türkiye’de son zamanlarda kaliteli diziler de çıkıyor ve çok da izleniyor. Yapımcıları da anlıyorum. Bir çekinme var bu konuda. “Koyu olursa insanlara depresif mi gelir?” sorusu var. Dünya geneli dışında bizde ünlülerin yüzünü görme refleksi çok fazla var. Ünlümüz var ve onu göstermek zorundayız. Dolayısıyla o ünlüye göre çekiliyor. Ünlünün yüzünü görmek için yapılan aydınlatmada her yeri açmak zorunda kalıyoruz.  Böyle bir kısır döngü var. Yani, sanatsal içerik tüketimi karşılamıyor. Yoksa görüntü yönetmenleri bunu böyle çekmek istiyor diye bir şey yok. Yapımcı da haklı olarak o riski alamıyor.

Dizi süreleri kısalsa, yapımcılar da risk alabilir mi? (Musa Bölükbaşı)

Orada büyük bir sıkıntı var aslında. Ben bu konuda sendikada da çok çaba verdim. Yapımcılarla da bunu çok konuştuk. Bir kere yasal anlamda bir düzenleme şart.  Ama çok basit bir nedeni var: Türkiye, Rönesans görmemiş bir coğrafya. Buradaki insanlara Rembrandt ya da o dönemin ressamlarının ışığını anlatamazsın. Sanat okullarında bile bu altyapı verilmiyor. Bizim annemize, teyzemize; “Bak, burada ben Caravaggio ışığı yaptım.” demek bir anlam ifade etmeyecek. Avrupa insanıyla bizim insanımı burada bir tutmak olmaz zaten. Bu kadar sıradan olmamamız gerek ama bu da bir süreç. Buna rağmen Türkiye sineması artık doğru aydınlatmayı yapmaya başladı. Bu cesaret verici. Ama sonuç olarak, seyirci tüketim şeklini değiştirmediği sürece yapımcı bu riske girmez.

Bir filmde çalışmaya karar vermeden önce hangi kıstaslarınızla veriyorsunuz bu kararı ve nasıl bir karar süreci yaşıyorsunuz? 

Benim için her şeyden önce, dram da olsa komedi de olsa senaryo önemli. Senaryo beni ikna etmiyorsa işin içinde ne kadar para da olsa çok çekmek istemiyorum. Yaptığım işlerin hepsinde bir şekilde senaryoyu sevdim. Bana mutlaka bir alan vermesi lazım. Komedi bile çekiyor olsam, sinematografi olarak bana alan verecek mi ya da yönetmenle aynı kafayı yakalayabilecek miyiz, bunlar önemli oluyor. Kategoriye ayırırsak, para için yaptığım işlerde tabi maddiyat da ön plana çıkıyor. Bağımsız ya da kendi sinemamı yaratacağım alanlarda ise paranın hiçbir önemi kalmıyor. 

Görüntü yönetmeni sembolizmi nasıl oluşturur? Onu görsele nasıl aktarır?

Sanat tarihine bakınca o sembolizmi verebileceğimiz belli referanslar var. Bu referanslar da dünyanın hemen hemen her yerinde aynıdır. Bir kompozisyonda ışığın yönü, kurulan açılar, bakış açıları, neyin nerede ve nasıl konumlanacağı bellidir. Tabii bunları bozabilirsin de. Sanat eğitimi almış birisinin bunları üç aşağı beş yukarı biliyor olması gerekir. Bunların içine kişisel yorum, karakter, sanatsal bilgi ya da denemek istediğin bir şey varsa bunları koyarak üretiyorsun. Ama temelde sinemada, üç ya da dört ışık var. Kompozisyonlar belli ve bu başlıkları birbiriyle ne kadar karıştırabiliyorsun, ne kadar üzerine gidebiliyorsun, ona bakıyorsun.

Ben kendi açımdan baktığımda fotoğraftan gelme biri olarak, aldığım teorik sanatsal eğitimimin beni tatmin ettiğini düşündüğüm için kamera dilini ve ışığı düşünürken onu kuramsal olarak açıklayabileceğimi düşündüğüm işler yapıyorum. Seçtiğim ışık, renk, lens, açı ve kamera hareketlerini neden yaptığımı açıklayabilecek şekilde seçmeye çalışıyorum. Tabi ki yönetmen izin verdiği sürece yapıyorum. Artık bir mekâna girdiğimde tüm bunlar için oturmuş bir refleks var kafamda. Bunların hepsi anlatılabilir olduğu zaman tatmin oluyorum zaten. Seyirci anlayamayabiliyor çoğu zaman. Sadece hoşuna gidiyor. Biz o hoşuna gidebilmeyi de seçiyoruz ya ve ben onu iletebiliyorsam benim için tamamdır. Biri gelse bana dese ki; “Kafalar Karışık filminde neden Erkan Abi’nin evinde öyle bir aydınlatma yaptınız?” ben onu anlatabilirim. Tüm bu üretim sürecinin sonrası yorum oluyor. Herkes kendi yorumunu yapacak bir şekilde.

  

Mustang filmi büyük bir başarı yakaladı. Tabii ki sizin de emeğiniz çok büyük. Bu filmde sizi en çok çeken neydi? Sette nasıl sorunlar oldu ya da sorunlar oldu mu? 

Sorunsuz bir set yok. Beni bu filme çeken de senaryo olmuştu. Deniz’in Fransa’daki çektiği işlere bakmıştım. Benim için de ilk film olacaktı. Benim açımdan zaten önemliydi bu sebeple. Gidip İnebolu’da çekecektik filmi ve hareketli kameralar derken beni çekmişti. Bu senaryoda bir şeyler yapabileceğim düşüncesi beni etkilemişti. Ama hiç bu kadar başarı elde edebileceğini düşünmemiştik. Bunların dışında ufak bir prodüksiyondu. Sette toplam yirmi kişiydik. Oyuncularla ortalama yirmi beş kişiydik. Normal bir set çok daha fazla sayıda insanla oluyor. Yine de bu durum Mustang filminin başarısının temeliydi çünkü o ekip birbiriyle çok iyi anlaştı. Fransa ve Türkiye ekibinin -oyuncular da dahil- çok iyi anlaşması ve çok eğlenmesi durumu filme de yansıdı. Normal bir sette problem olabilecek çok şey Mustang’de olmadı. Olsa da büyümedi. Yoksa tabii ki problemler, aksayan şeyler oldu. Filmin şansı yaver gitti ve bence bu ona çok yansıdı.

Ben hep aynı şeyi söylüyorum: Ekibin enerjisini yükselten her film çok daha iyi yerlere gidiyor. Tabii ki Deniz’in bireysel başarıları da var ama bu açıdan bu film tam bir ekip ürünü oldu. Normal şartlar altında her ekip kendi görevini yapar ama oyuncular bile sette her açıdan yardımcı oluyordu. Her ekip birbirine yardımcı oldu. Orada oynayan teyzeler bile her öğlen poğaça yapıp geliyorlardı. Burada kurgucu da çok iyi iş yapmış gerçekten. Kurgudan gelen filmde Deniz ve kurguyu yapan arkadaşın da ciddi emekleri var. Devamında film OSCAR’a kadar gitti zaten. Eleştirilerim var tabii ama yine de güzel ve başarı yakalayan bir film oldu.

Filmin konusu ve ışık arasında bir zıtlık var. Film, aydınlık bir film. Konu olarak nispeten daha karanlık konular. Bu zıtlık sizin tercihiniz miydi yoksa yönetmenin tercihi miydi? ( Musa Bölükbaşı)

Filmin belli kısımlarını hayal dünyası gibi vermek istedik. Kızların ilk büyüdükleri anları özellikle bu şekilde. Ama bunun dışında film giderek koyulaşıyor. Özellikle kızların sayısı ikiye düştüğünde, artık daha koyu bir atmosfer var. Bu bizim konuştuğumuz bir şeydi.  Ama aslında film daha hareketli ve daha renkli. Zaten kamera orada aslında altıncı kız. Olabildiğince doğal ışığı içeri taşımaya çalıştık. Gerçekten az ışık yaptık. Temelde oyuncuya alan bırakacak bir ışık seçtik.

Filmlerden konu açılmışken, Taksim Hold’em filmi de başarılı bir filmdi. Bununla beraber görüntü anlamında zor da bir film. Tek mekânda geçiyor. Kadrajları, ışıkları nasıl ve hangi kararla konumlandırdınız? Özellikle sizin bu filmle ilgili anlatmak, aktarmak istediğiniz deneyimleri merak ediyorum.

Taksim Hold’em’de benim kafamı kurcalayan iki durum vardı. İlki; teknik olarak düşük bütçeli bir işti. İkinci olarak da kuramsal anlamda kafamı kurcalayan sorunlar vardı. İlk önce Michael ile konuşurken tek mekân olması üzerinde durduk. Hangi kamera açılarını kullanabiliriz, nasıl hareketlendirebiliriz diye konuşurken ben aslında senaryodaki duruma odaklandım. Senaryoda bir sıkışmışlık hissi vardı. O sıkışmışlık hissini de anamorfik lens ile vermeyi tercih ettik. Bu lensler perspektifi açan ve daha alan derinliği yaratan lensler. Hem o sıkışmışlık hissi adına hem de teorik olarak böyle bir seçi yaptık. Bir başka tercih olarak da zoom anamorfik lens kullandık. Bu lensler görüntüyü bozan, yamultan lensler. Filmin tartıştığı konuya çok uygundu. Yamuk yumuk bir konu var aslında ortada. Karakterlerin hepsi bir şeyi savunuyordu ve yamuk yumuk tarafları vardı. Bu fikri Michael de çok sevdi. Bununla beraber her karakteri farklı ölçekteki lenslerle çektik. Bu şekilde karakterleri de birbirinden ayırdık.

Filmdeki temel problem dört-beş saatte geçiyor. Biz de bu filmi on dokuz günde çekmek zorundaydık. Dolayısıyla ışıkların hiç değişmiyor olması gerekiyordu. Bizim de ışıklara verecek çok paramız kalmamıştı. Ben de öğrencilikten kalan o daimi lambaların en güçlü wattlı olanlarını katalogdan seçip kullandım. O filmde gördüğünüz bütün aydınlatmalar herhangi bir elektrikçide bulabileceğiniz aydınlatmalar… Taksim Hold’em, sinema ışığı olmadan da doğru bir dizaynla, doğru malzeme araştırmasıyla ve doğru bir ekipmanla güzel bir film çekilebileceğini gösteren bir film. Filmde zorlama açılara da girmemeyi tercih ettik. Film dili neyi gerektiriyorsa o şekilde ilerledik. Bizim hayatımızda olan, çok içerde bir film oldu. Neredeyse yarı belgesel olabilecek bir film. Biz belgesel estetiği yapmadık ama çok da abartmadık. Kamerayı, kamera varmış gibi göstermek istemedik. Bence işe de yaradı. Burada önemli olan oyuncuların performansı ve tartılan fikirdi. Filmin yarattığı diyalektiği çok seviyorum. Çoğu kişi didaktik buldu, katılıyorum buna. Biraz da tiyatral buldular. Bence de öyle. Tartışılan bir konu vardı orada. Biz de kamerayı o sözlerin, konunu önüne geçmeyecek şekilde kullandık. Bu sebeple bence iyi çalıştık. Kendi adıma Taksim Hold’em’in performansından çok memnunum. Daha iyi olabilecek çok şey tabii ki vardı ama o bütçeli bir filmde bakarsak iyi bir iş çıktı. 

Film, politik bir konuyu küçük bir toplulukla bireye indirgeyerek anlatması açısından güzel bir örnek gerçekten. 

Filmde karakterlerin konuya nasıl yaklaştığı ve nasıl tepki verdiği önemli. Michael’in çok güzel bir lafı var bu filmde:“Hepiniz doğruları tartışıyorsunuz ama doğrularda anlaşamıyorsunuz.” Çok doğru gerçekten. Hepimiz bunu yapıyoruz. Filmin o anlamda çok güçlü bir senaryosu vardı. Ne yazık ki çok az izlendi. Filmin reklamı içinde yeteri kadar bütçesi yoktu. Eleştirmenlerden de güzel dönüşler oldu. Maalesef biraz güme gitti bu film.

Yeni projeler var mı peki? 

Sinema olarak yaz ayında olabilecek iki üç iş var. Ama konuşmak için daha erken tabii. Değişebilir durumlar. Bunların dışında zaten reklam filmleri yapıyorum.

Sinema dışında işleriniz de mevcut. Bunlarda ciddi fark olduğunu varsayarsak, sizin için keyifli olanı hangisi? Bunların da dışında hobi olarak elinize kamerayı alıp çektiğiniz işler var mı? 

O işlere çok girmedim açıkçası. Kameradan, sosyal hayatımda daha uzak kalmayı tercih ediyorum. Ama bu dengeyi kısa film çekerek kurmaya çalışıyorum. Geçtiğimiz ay bir tane çektim. Video art işleri çıkınca çekiyorum. Bunların dışında bazı reklam filmleri de gerçekten iyi oluyor. Son birkaç reklamım tam bir drama reklamı oldu. Bunlar da beni tatmin ediyor. Reklamın olanakları daha iyi. Bizi kısıtlamıyor ve çok daha fazla şeyler yapabiliyoruz. Bazen tabi ki tereyağı da çekmek zorunda kalıyorum. Yine de bazen güzel senaryolar geliyor reklamda. 

Bir görüntü yönetmeni olarak aslında pek çok şeye hakimsiniz. Yönetmenlik yapma fikriniz de var mı? 

İki ayrı meslek bunlar bence. Tabii ki sinemayla uğraşan biri bir şeyler çekmek ister. Benim kafamda da çekmek istediğim bir iki senaryo var. Önce o senaryoları bitirmem gerek. Sonra onları çeker miyim, çekmez miyim ve o motivasyonu bulabilir miyim bilmiyorum açıkçası. İşin teknik tarafını daha çok seviyorum. Belki yavaş yavaş sırf kendim için bir şey yaparım. Kariyer olarak yönetmenliğe doğru geçiş değil de, kendi yazdığım senaryoyu çekmek isterim diye düşünüyorum.

Peki, bu bahsettiğiniz kısa filmleri de anlatabilir misiniz bize? 

Recep diye bir arkadaşım var. Onunla Ronaldo diye bir film çekmiştik. Onun ikinci kısa filmini çektik şimdi. Ronaldo da festivalleri dolaşan bir film oldu. Onun da ilk filmiydi. Şimdi ki film çok daha iyi oldu. Daha iyi bir senaryoydu, daha iyi oyuncular vardı ve prodüksiyon olarak da daha kuvvetli oldu. Bu filmden çok memnunum. Çekmeyi çok da istediğim bir iş oldu. Henüz kurgusu bitmedi ama iyi bir film geliyor. İyi bir senaryo gelirse, hâla kısa film çekmek istiyorum. Tabii sonuç olarak her kısa filmle ilgilenmek gibi bir şansımız olamaz. Sektöre yeni giren arkadaşların da tecrübeye ihtiyacı var. O insanların da o alana ihtiyacı var. Biz de danışmanlık yapabilir, fikir verebiliriz. Elimizden gelen başka bir şey varsa onu yaparız. Sonuçta beraber büyümek de güzel. O yüzden gelen kısa filmleri yönlendirerek yardımcı olmaya çalışıyorum. Senaryoyu okuduktan sonra benim çok çekmek istediğim, içinde bulunmak istediğim bir işse ben yapıyorum. Bunların dışında dediğim gibi yardımcı olmaya çalışıyorum.

Sizin kendinize idol gördüğünüz, işlerini takip ettiğiniz bir isim var mı? Yine bir görüntü yönetmeni olarak; “Bunun görüntüleri harika.” dediğiniz filmler, isimler neler?

Çok var. Soykut Turan var Türkiye’de. Özgür Eken var. Barış Özbiçer yine aynı şekilde… Dünyada çok örnek var zaten. Ama beni ilk etkileyen adam Rodrigo Prieto ( Paramparça Aşklar Köpekler ) Böyle bir film, böyle bir görüntü yönetmeni nasıl olur? İnanılmaz… İlk karar verdiğim anlardandır. “Benim bu işi yapmam lazım.” dediğim bir isim oldu benim için. Yine Janusz Kaminski var. Steven Spielberg’le çalışır o da. Gerçekten inanılmaz bir adam. Bunun dışında baktığın zaman çok fazla isim var, sayılamayacak kadar. Yine de fotoğrafçı olduğum için kendi görsel dünyamı da fotoğraftan beslemeye çalışıyorum. Işığı da, rengi de fotoğraftan almaya çalışıyorum. Ama tabi ki iyi bir görüntü yönetmeni olunca hayranlıkla izliyorum. Yine de Türkiye’de bu anlamda dünya klasmanını yakalamaya başladı. Son yıllarda film anlamında da iyi gidiyoruz ki, daha iyi filmler de gelecek. Tabii ki henüz yolumuz var. Sadece eskisi kadar fark yok arada. Zaman alacak tabii.

Konuşmanın başında görüntü yönetmenliğinin kameraman gibi algılanmasını konuşmuştuk. Son iki – üç yılda biraz daha değişti gibi geliyor. En azından Masum, Şahsiyet gibi dizilerde olayın biraz daha ışık yapan kişiye döndüğünü görüyoruz. Hatta Şahsiyet’te çok dejenere bir ışık kullanımı var. Aslında çok güzel ama bu bazen fazla geliyor. Siz bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz? (Musa Bölükbaşı)

Bu algı aslında toplumda var. Sektörde öyle bir durum yok zaten. Ama son zamanlarda daha renkli ve daha koyu ışıklarla işler yapıyoruz. Bu bir geçiş zamanı. Aslında bu tabii işin dinamiğine göre ayarlanması gereken bir durum. Bazen bana da çok fazla geliyor. Tek düze oluyor. Orada yönetmenin, görüntü yönetmenin ve yapımın nasıl bir dil oluşturulmak istendiğine dair bir konuşma gerçekleştirip, karar verilmesi gerek. O dile bazen kapılıp gitme ve o dilden devam etme olayı çok oluyor. Reklamda da bu var. Bir de şöyle bir algı var; koyu çekilince çok iyi bir görüntüymüş gibi geliyor insanlara. İnsanlar koyu görüntülere ya da renkli ışıklara alışkın olmadıkları için daha iyiymiş gibi düşünülüyor. Aslında daha iyisi olmuyor, daha az ışık oluyor. Bu iyi bir görüntü yönetmenliği değildir.

İyi görüntü yönetmenliği, projeye daha iyi hizmet eden görüntüler demektir. Dünyada da ve bence Türkiye’de de çok iyi örnekleri var bunun. İyi işte görüntüler öne çıkmıyor. Filme o kadar iyi hizmet ediyor ki öne çıkmıyor. Biz de sevilen bir şey sonuna kadar sömürülüyor maalesef. “Tamam, güzel de burada öyle bir dünya yaratmasak daha mı iyi olurdu?” diye düşünüyor insan. Burada sanat teorisi kısmının önemi ortaya çıkıyor. Türkiye’de sinema sektörünün yarısından fazlası alaylı. Alaylı olmanın getirdiği bir dezavantaj bu. Daha muhafazakâr, yeniliklerden uzak bir tutum görebiliyoruz. Yeni şeyleri deneyip de yeni şeylerin içinde boğulma eğilimi de oluyor. Böyle bir dengesizlik var. O da zamanla oturacak. Ülkenin yarattığı atmosfer de bunda etkili tabii. Yönetmenin beklentisi, yapımcının beklentisi, izleyicinin beklentisi derken bazen biz görüntü yönetmenleri olarak arada da kalabiliyoruz. İyiyi bilsen bile yapamıyorsun.

Peki, siz hiç dizi işlerinde bulundunuz mu ya da bulunmak ister misiniz? Özellikle dijital platformdaki diziler hakkında ne düşünüyorsunuz?

Yok, bulunmadım. Televizyon dizilerinde bulunmak istemem de. O çalışma şartlarında ve temposunda kendimi rahatça ifade edebileceğimi düşünmüyorum. Ama belli bir görsel kalite isteyen dijital platformdaki diziler için tabi ki düşünebilirim.

Son olarak, bu mesleği seçmek isteyenlere önerileriniz neler? 

Kendi sanatsal altyapılarını geliştirmeleri ve yeni teknolojiyi de kullanarak mutlaka bol bol bir şeyler çekmelerini öneririm. Kötü olsa bile, çirkin olsa bile daha iyi nasıl yapabileceklerini düşünerek daha çok çeksinler. Artık cep telefonuyla bile bir film çekilebilir. Tek ışıkla bile o ışığın konumunu değiştirerek, nasıl bir efekt oluşacağını anlayarak çekimler yapabilirler. İnternette dünya kadar içerik var. O içerikleri izlemeliler. İlla belli bölümlerden mezun olmalarına gerek yok. Kendilerini geliştirebilirler. Sanatsal anlamda kendi altyapılarını oluşturabilirler. Ben yurt dışında iki yıllık akademiyi tercih ederdim. Çünkü sektöre girmek isteyenler pratikte zayıflar. Ama Avrupa’daki akademiler pratik eğitim veriyor. Burada harcanacak dört yıl yerine, yeterli maddi imkânı ya da bursu sağlayabilirlerse orada iki yıl eğitim almak daha iyi olabilir. Biraz da üzerine kendilerinden yaratıcılık katabilirlerse, görüntü yönetmeni olmamaları için hiçbir engel yok. Türkiye’de de böyle bir akademiye ihtiyaç var. Biz de konuşuyoruz bunun üzerine. Kendi öğrencisini seçen, sınavla alan ciddi bir akademi olmalı. Finanse edecek kaynak sorunu var. Bunu finanse edecek birilerini bulabilirsek bizim böyle bir düşüncemiz var.

Eğer hayat geçebilirse sektöre de iyi adamlar yetişebilir. Tabii bir de motivasyon önemli. Benim bölümümden mezun olan tüm arkadaşlarım bu işi yapmıyor. Ama yapanlar da çok iyi yerlerde. Recep’i de takdir ediyorum o konuda mesela. O kadar motiveydi ki oradan, buradan para buldu. Oyuncularını ikna etti. Bunun önünde hiçbir şey engel olamaz. Şu an büyük bir prodüksiyon şirketinin yapabildiklerini yapabilir isteyen. Hepsi bizimle aynı bilgisayarları kullanıyor. Color yapan bir arkadaşım var. Sadece internette izlediği içeriklerle öğrenmiş işini ve şu an işinin en iyilerinden. Öğrenmenin ve yapmanın engeli yok. Ne kadar motivasyon, o kadar iyi işler çıkıyor. Söyleyeceğim son şey şu olur; “Motivasyonunuzu kaybetmeyin!”

Pelin Büyüktaş
1995 yılında Ankara'da doğdu. Küçüklüğünden beri farklı şehirlerde yaşadı. Farklı kültürlere olan aşkı ve araştırma tutkusu sayesinde gezemediği zamanlarda hem çok okudu hem de bolca izledi. Marmara üniversitesi sinema televizyon bölümü mezunu olduktan sonra görsel yapmaya başladı ve bu sayede hâlâ şehir şehir geziyor. Hayatını hep mitoloji ve sinemayla şekillendirmek istiyor.

Yorum yaz