Değirmen, Reşat Nuri Güntekin’in aynı adlı romanından beyazperde aktarılmış bir Atıf Yılmaz filmidir. 1986 yılında vizyona girmiş olup başrollerde Şener Şen, Serap Aksoy ve Levent Yılmaz bulunmaktadır. Filmin kurgusu gibi oyuncu kadrosu da son derece güçlüdür. Senaristliğini Barış Pirhasan’ın üstlendiği filmin diğer başarılı arasında Orhan Çağman, Ali Erkazan, Dursun Sarıoğlu, Tarık Papuççuoğlu, Oktay Sözbir, Tamer Barlas ve Ekrem Dümer vardır.

Filmin konusu 1914 yılında Osmanlı İmparatorluğu’nun küçük bir kasabasında geçmektedir. Sarıpınar ilçesinin kaymakamı olan Halil Hilmi Bey’in kasabaya yeni taşınan Bulgar kızı Nadya ile başı beladadır. Hafif meşrepliliğiyle bilinen Nadya oturak âlemleri düzenleyerek kasaba erkeklerini baştan çıkarmaktadır. Bu sebeple kasabalılar şikâyetçi olurlar, fakat Nadya bin bir işveyle her defasında yakasını kurtarmaktadır. Bir bağ evi eğlencesinde meydana geldiği sanılan depremle olaylar birbiri ardına gelişir.

Filmdeki bu deprem aslında yıkılmakta olan imparatorluğun sembolüdür. Hükümet binasının yıkık dökük hali, kasaba ahalisinin içinde bulunduğu kasvetli hava, kamu hizmetlerinin aksaması ve devlet dairesindeki ‘Bugün git yarın gel’ sözleri bu sembolün yansımalarını oluşturur. Kasabada meydana geldiği sanılan depremle birlikte başlayan yoksulluk, yolsuzluk, ahlaki çöküntü, sosyal ve ekonomik sorunlar bu depremin birer yıkıcı dalgası gibidir. Her bir dalga imparatorluğu vurduğu gibi onun küçük bir örneği olan Sarıpınar ilçesini de vurmaktadır. Aslında filmin en büyük esprisi de buradadır. Gerçekte bir deprem vardır, fakat bilinen depremlerden değil!

Her şey Kaymakam Halil Hilmi Bey’in çocuklarını eşiyle birlikte annesinin evine göndermesi ve kasabanın eşrafından Ömer Bey’in bağ evindeki içki âlemi teklifini kabul etmesiyle başlar. Eğlencede Nadya da bulunmaktadır ve kıvrak danslarıyla kaymakamın aklını başından alır. Mükellef sofranın ihtişamı ve alkol gözünü boyar kaymakamın. Yemeye, içmeye ve sefahate kendini teslim eder. Bu eğlence devam ededursun Tevfik Fikret’in mısraları dökülür ağızdan:

Yiyin efendiler yiyin bu hân-ı iştihâ sizin

Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin

Sefahat âlemi devam ederken ev sallanmaya başlar. Alkolün de etkisiyle deprem oluyor sanırlar ve merdivenlerden aşağı koşuşmaya başlarlar. Bu koşuşma sırasında kaymakam düşer ve yaralanır. Olmayan depremde yaralanan da bir tek odur. Kaymakam, imparatorluğu kasabada temsil eden kişinin ta kendisi olup aslında sarsılan ve yaralanan imparatorluktur. Acilen İstanbul’a telgraf çekilir ve Sarıpınar’da deprem olduğu, kaymakamın da yaralandığı belirtilir. Bunun üzerine İstanbul’dan kasabaya yardım heyeti yollanması kararlaştırılır.

Ertesi gün gözlerini hükümet binasının bahçesinde açan kaymakam ilk iş olarak kasabayı teftiş etmek ister. Fakat teftişin yapıldığını ve hiçbir yıkım ve can kaybının olmadığını öğrenir. Çevre köyleri gezerken fakir mahalleler takılır gözüne ve yaveri Hurşid’e seslenerek depremin köyleri nasıl yıktığından dert yanar. Hurşid ise bu harabeliğin depremden değil sefaletten ileri geldiğini söyler. Yani imparatorluğun içinde bulunduğu yoksulluk asıl depremin yıkıcı dalgalarından biridir. Bu arada deprem söylentisi artık imparatorluğu aşmış dünya devletlerince bile duyulur olmuştur. Filmin bu yönü de dönemin Batılı devletleri tarafından “hasta adam” olarak nitelenen Osmanlı’nın sembolüdür bir yandan.

Bu arada köye gelen Hilal-i Ahmer (Kızılay) ekibi kasabanın halini görünce şaşkınlığa düşer. Ortada ne yaralı, ne ölü ne de yıkık evler vardır. Ömer Bey gelenleri yine bağ evinde karşılamak için hazırlıklara başlar ve Nadya’nın akılları alan güzelliği ve kıvraklığıyla onları ikna edip gelen yardım malzemelerini kendi kilerinde saklar. Merkeze de yardımların yerli yerinde kullanıldığı bildirilir ki devlet memurları ve kasaba ileri gelenlerinin elbirliğiyle yaptıkları bu yolsuzluk da asıl depremin bir diğer yıkıcı dalgası olur. Böylece yeni gelen kaymakam ve Hilal-i Ahmer mensupları da bu düzenin içinde yerlerini alır.

Filmdeki depremle ilgili en önemli sembollerden biri de halkın depremden haberdar olmayışıdır. Zaten meydana gelen deprem olmadığı gibi yoktan var edilen depremden de halk haberdar değildir. Tıpkı imparatorluğu temelinden çökerten sorunlardan halkın habersiz oluşu gibi… Bu da filmdeki diğer etkili ve anlatımı yoğunlaştıran önemli bir semboldür. Bu hali en güzel kasaba mühendisinin ağzından dökülen Namık Kemal’in mısraları özetlemektedir:

Kilâb-ı zulme kaldı gezdiğin nâzende sahrâlar

Uyan ey yâreli şîr-i jeyân bu hâb-ı gafletten

Üst üste kasabaya mutasarrıf ve vali gelir. Gerçeğin onlar da farkındadır. Fakat İstanbul’a durumu izah edecek cesaretleri yoktur. Kaymakam ve diğerleri gibi vali de Ömer Bey’in bağ evindeki sefahat âleminde alır soluğu. Halil Hilmi Bey artık baskılara dayanamaz ve devlet hizmetinden tamamen ayrılır. Fakat bu olay yakasını bırakmaz ve çözüm bulmak için hükümet konağına çağrıldığında milli zelzele şuuru kararı alınarak kasabaya kasabalı ile elbirliği yapılarak depremden yıkılmış süsü verilir. Böylelikle İstanbul’dan yabancı gazetecilerle gelen heyetin gözü boyanmış ve yapılan yolsuzluğun ve düzenbazlığın üstü örtülmüş olur. Şehzade de Halil Hilmi Bey’e hizmet nişanını takarak İstanbul’un yolunu tutar. Bu nişan imparatorluğu yıkan zihniyetin nişanıdır aslında. Fakat artık yorulmuştur Halil Hilmi Bey:

Görüp ahkâm-ı asrı münharif sıdk u selâmetten

Çekildik izzet ü ikbâl ile bâb-ı hükûmetten

diyerek çekilir görevden. Filmin sonunda ise Nadya’nın kimin odasında olduğu görüldüğünde olayların asıl patlak veren noktasını seyirci çok iyi anlayacaktır. Filmin bu sahnesi aslında tüm bu anlatılanların çok güzel bir özetidir. Savaş başlar ve seferberlik ilan edilir. İşte gerçek deprem ve gerçek yıkılış daha yeni başlamaktadır. İmparatorluğu tüketen bu zihniyet, düzenin içinde olanları, devleti ve halkı “Değirmen” de öğütüp un edecek ve bir devrin sonuna gelinecektir. Durumu özetleyen en güzel sözler seferberliğin ilan edildiğini öğrendiklerinde Halil Hilmi Bey ve Hurşid’in ağzından dökülmektedir:

– Şimdi ne olacak?

– Bilmem!?

Değirmen, konusu ve içeriğiyle Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılış devrinin karakteristik özelliklerinin anlatıldığı bir filmdir aslında. İmparatorluğun içinde bulunduğu dinsel, sosyal, ekonomik ve ahlaksal çöküntülerin küçük bir örneğidir Sarıpınar’da yaşananlar. Senaryosu ve oyuncu kadrosu ile Türk sinemasının başyapıtlarından sayılmayı hak eden bir film. Tanzimat Devri ve sonrasını, Türkiye’nin Batılılaşma sorununu, toplumsal ve siyasal geçmişimizi anlamanın yolu “Değirmen”de öğütülmekten geçiyor. Bu dönemde meydana gelen siyasi ve sosyal olayların arka planında olan zihniyet meselesinin panoraması Değirmen’de sunuluyor. Bu sebeple şiddetle tavsiye ediyorum. Herkese iyi seyirler.

3 Responses

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.