İnsan zihni geçmişi katlanılabilir kılmak için üzücü anıları unutmaya meyilliyken, zihnimiz o günlere ait güzel anıları bırakır geride. Bu durum bizde geçmişe yönelik gerçek temellere dayanmayan bir özlem doğurur, yaşandığı zamanda bile aslında öyle değilken, zihnimizde güzel hatırladığımız günlere dönmemiz esasen imkânsızdır. Hâlbuki, Kierkegaard unutmanın hoş olmayanla olduğu kadar hoş olanla da yapılması gereken bir pratik olduğunu söyler ve ekler:

Unutma sanatındaki çoğu acemilerin yaptığı gibi eğer hoş olmayan, akıldan tamamen çıkarılmaya kalkışılırsa kısa sürede pek işe yaramadığı görülür. Savunmasız bir anda sürpriz bir ziyaret yapıverir, işte o zaman beklenmeyenin bütün dayatmacılığıyla donanır.” (1)

My Own Private Idahoda River Phoenix’in canlandırdığı Mike karakterinde de geçmişe dair yaşanan bu ikilemi görürüz. Geçmişini bir ucundan tutabilmek için küçüklüğünün geçtiği yere, Idaho’ya özlem duymaktadır. Film boyunca yıllar önce ağabeyi ve onu bırakan annesini bulmaya çalışmaktadır; ama aynı zamanda narkoleptik olan Mike, ne zaman aklına yıllardır görmediği annesi gelse hastalığı tetiklenen; geçmişi yakalamaya çalışsa da aslında bu geçmişin yükü altında ezilen biridir. Mike’ın kimsesi yoktur, o hayatını yollarda seks işçiliği yaparak geçirmektedir. Aileye en yakın sahip olduğu şey, onun gibi sokaklarda yaşayan arkadaşlarıdır. Bunlardan en yakın olduğu da Scott’tır. Scott, ihtiyacı olduğunda hep yanındadır. Ne zaman narkolepsi krizleri sebebiyle yığılıp kalsa, yanında Scott vardır. Annesini bulmayı kafasına koyduğu zaman da yine Scott yanındadır ve Idaho’dan Roma’ya onunla birlikte sorgusuz sualsiz sürüklenir.

Gus Van Sant’in yönetmenliğini üstlendiği My Own Private Idaho, Shakespeare’in IV. Henry’sinin modern bir yorumudur. Keanu Reeves’in canlandırdığı Scott karakteri de oyundaki Prens Henry’yi temsil etmektedir. Oyunda kral (IV. Henry) olan babasının istekleri ve arzularının aksine vaktini bir başıbozuk takımıyla sokaklarda serserilik yaparak geçiren bir prens olarak anlatılan Prens Henry, filmde Mike gibi seks işçisi olan belediye başkanının oğlu Scott olarak resmedilmiştir. Scott’la Mike sokaklarda hep bir aradadırlar ancak Scott’ın durumu farklıdır. Scott’ın ailesi çok zengindir ve yirmi bir yaşına bastığında ona yüklü miktarda para miras kalacaktır; fakat bu para eline geçinceye dek babasını elinden gelen her şekilde sinirlendirmeye kararlıdır. Bir sahnede bunu, başından beri ‘düzgün’ bir oğul olsa bile takdir edilmeyeceğinden yaptığını açıklar.  Bir gün, beklemedikleri bir anda istedikleri gibi bir evlat olup takdir edilecektir.  

Filmin başlarında, Mike’ın Scott’a karşı nispeten daha uzak bir tavır takındığını fark ederiz ve bunu da yadırgamayız aslında. Filmdeki karakterlerin kendi hikâyelerini anlattıkları bir sahnede; Scott, bedavaya bu işi yapmayacağını söyler. Mike onun bu işi paraya ihtiyacı olduğu için yapmadığını biraz iğneleyici bir tavırla hatırlatır. Filmin ilerleyen sahnelerinde her ne kadar Mike’ın Scott’a karşı romantik duygular beslediğini öğreniyor olsak da bu uzaklık bir yandan Scott’ın babasını yeterince kızdırınca gidebileceği gerçeğinden kaynaklandığını söyleyebiliriz.

Scott’ın Mike’ı ve de bir anlamda biz izleyicileri nasıl yarı yolda bırakacağına dair ipuçlarıyla bezelidir film. Bir sahnede yine seks işçiliği yapan başka biri ilk randevusunu anlatırken, Scott isminde bir arkadaşından yediği kazığın hikâyesini de araya sıkıştırır. Bu olayda geçen Scott’ın aynı Scott olup olmadığı belirtilmemiştir ama kafamızdaki ‘Scott’ imgesinin lehine bir durum da değildir bu.

IV. Henry oyununun belki de en ilgi çekici karakterlerinden biri olan Falstaff, filmde ‘Çapulcuların Babası Bob’ şeklinde resmedilmiştir. Bob da sokaklarda yaşayan bir yankesicidir. Yalancıdır, çıkarcıdır ve Scott’ın kendisine miras kalacak paraya kavuşmasını dört gözle beklemektedir. Mike ve Scott gibi sokaklarda yaşayanlar tarafından hem sevilir hem de ondan tiksinilir; hem bir baba figürüdür hem de her fırsatta alay ederler onunla. Bob’la ilgili filmde ilk duyduğumuz şey zamanında Scott’a âşık olduğudur. Bunu dile getiren Scott’tır ve tavrıyla bunu gülünç de bulduğunu belli etmektedir. Buna şahit olan Mike için aşkının ilanı ne kadar kolay olabilir ki? 

Bob’ın gelişini müjdeleyen sahnede tüm evsizler şehrin başka başka köşelerinde heyecanla uyanırlar. Daha sonra Bob’ı görürüz. Apartmanların çatılarında uyuyan evsizler tarafından şehre girişinde karşılanır ve sonra Scott’ı duyarız;

“İşte geliyor! Lağımcı!

Çöp faresi!

Ve bir dinleyici!

Hepsinden ötesi, gerçek babam!”

Ne zaman ki Bob gibi baba addedilen bir figür kadraja girer, o zaman filmde mekân anlamında bir ‘ev’ görürüz. O ana kadar apartman çatılarında, evlerin bahçelerinde yaşayan ve birbirlerinden nispeten kopuk görünen karakterler, Bob hikâyeye dâhil olduktan sonra aileye daha yakın bir toplumsal forma evrilir. Ve bu noktada söyleyebiliriz ki; her ne kadar Scott, Bob’ı gerçek babası gibi görmüş olsa dâhi, birden fazla sahnede üzerine vurgu yapılan Bob’ın Scott’a miras kalacak paranın peşinde oluşu aslında toplumun her bir küçük formunda karşılaşılabilecek yozlaşmayı anlatır bize.  Richard Jameson, Shakespeareyen anlatının, baba-oğul ilişkileri, gizli motivasyonlar ve yakından gelen ihanet gibi tekrarlayan temaların zamansızlığını vurgulamakta olduğuna dair yorumunda(2) haklıdır. Gerek filmde gerekse oyunda Scott ve öz babası arasında her daim bir sürtüşme mevcuttur. Bu baba-oğul sürtüşmesi, farklı zamanlarda mevcut olduğu gibi, farklı karakterler üzerinden de devam etmektedir. Scott ile babası yerine koyduğu Bob arasında da bu sürtüşmeyi, ayrıca Jameson’ın bahsettiği diğer öğelerle de bezenmiş şekilde gözlemleriz. Scott’ı, herkesi geride bıraktığı için, filmin sonunda aslında en başta da söylediği gibi bambaşka bir insana, toplumca takdir edilecek bir oğula dönüştüğü için suçlayacak olsak da, onu bu aile benzeri yapı içerisinde Mike dışında karşılıksız sevebilen birinden de bahsedemeyiz aslında. 

Scott, sokaklarda yaşamaya ilk başladığı günlerden bahsettiği bir sahnede, evlerinde çalışan hizmetçi ile vedalaşarak evi terk ettiğini anlatır. Bütün bu hikâyeye Mike’ın tek yorumu “Hizmetçiniz mi vardı?” şeklindedir. Bu da aslında, birlikte üç yıl geçirmiş olmalarına rağmen Scott’ı hâlâ kendi çevrelerine ait biri olarak kabullenemediğini gösterir. Scott’ın geçmişiyle, ailesiyle ilgili her açılan konu Mike’a aslında Scott’ın gideceğini çünkü gidebileceği bir yeri olduğunu hatırlatır. Bu yüzdendir ki Scott evi terk edişini anlattıktan sonra Mike aile kurumuyla ilgili kendi düşüncelerini şu şekilde belirtir; “Normal bir ailem olsa ve iyi yetiştirilseydim, uyumlu biri olabilirdim.” Çünkü Mike için sürdürdüğü yaşamın açıklaması budur. Toplumun normal kabul ettiği düzene ayak uydurabilecekken düzgün yetiştirilmeyip bu yola savrulduğunu düşünmektedir. Bu yüzden Scott’ın ‘normal’ bir ailesi olduğu hâlde burada olmasını anlamlandıramamaktadır ve her ne kadar Scott bunu Mike’a daha önce söylememiş de olsa içten içe gideceğini bilmektedir Mike da.

Annesini bulmak için önce abisinin yanına Idaho’ya, oradan Idaho’da bir otele, oradan da Roma’ya sürüklenen Mike, dünyanın öbür ucunda da annesini bulamayınca tüm umutlarını yitirir, bunu da film boyunca tekrarlanan flashback sahnelerinin değişen çekim yönteminden anlarız. Sürekli tekrarlanan ve Mike’ın gözünden izlediğimiz çocukluk anıları, annesini İtalya’ya kadar kovalayıp orada da bulamayınca değişmeye başlar. Hep Mike’ın gözünden izlemiş olduğumuz bu anılar bir anda üçüncü bir kişinin gözünden ve giderek karakterlerden uzaklaşarak flu bir biçimde bize yansıtılmaya başlar. Son sahnede anne-oğulu uzaktan belli belirsiz seçebilirken tek görebildiğimiz yaşadıkları evdir. Ve Mike konuşur;

“Annemin evi maviydi. Hayır yeşil… Bunu nasıl unuttum?”

Mike’ın İtalya’ya gidip annesini bulamaması hem filmde hem Mike’ın duygu durumunda yeni bir bölümün başlangıcı olur. Roma’da tanıştığı Carmela’yla yakınlaşan Scott için kendi tabiriyle ‘durulma’ zamanı gelmektedir. Sevdiği adam, başkasını severken hem Mike’tan uzaklaşmaktadır hem de ailesine geri dönecek, birlikte sürdürdükleri bu yaşamı da bırakacaktır. Mike hem arkadaşını hem sevdiği adamı kaybetmektedir aslında. Filmin bu son bölümünde Mike, Scott’ın Carmela’yla yakınlaşıp kendi çevrelerinden uzaklaşmasını izlemektedir. Gerçekleşeceğini zaten hissettiği bir durumdur bu, filmin başından beri zaten Scott’ın kendi aralarına ait olmadığını düşündüğünü sezdirir bize, ancak ailesini bulmak için çıktıkları gezide bunları unutmuş gibidir. Mike, bu günlerde sanki başka türlü olabileceğine inanmıştır. Ailesini bulmak için yola çıkıp aileye dair sahip olduğu en somut şeyi kaybetmektedir. Carmela’yla birebir iletişime geçmekten çekinen Mike, sadece bir kere, Carmela ağlarken onunla konuşur. “Neler hissettiğini anlıyorum.” der Carmela’ya, o hiçbir şey demeden. Carmela da cevap verir; “Sanırım âşık oldum.” Bu sahneden sonra Scott Mike’ı bu yolda tek başına bırakır, Carmela’yla gideceğini söyler. Mike’a da dönmesi için para ve bilet verir, sonra da o itiraf gelir; “Âşık oldum Mike.”

Scott sonrasında bahsettiği değişim sürecine girer, ailesi gibi olmuş insanları terk eder, gerçek babam dediği Bob’a sırtını döner. İdeal bir ailenin gurur duyacağı ideal bir evlat olarak takım elbisesiyle her yerde boy göstermektedir. 

Scott’ın babası ölmüştür, herkes siyahlar içinde yas havasında oturmakta, İncil’den pasajlar okuyan rahibi dinlemektedir, aynı zamanda Bob da ölmüştür, kimisine göre de sebep Scott tarafından kalbinin kırılmasıdır. Öyle ya da değil, Scott’ın baba addettiği iki kişi de aynı zamanlarda ölmüş, aynı zamanda gömülmektedirler. Scott’ın ciddi seremonisinin yanında Bob’ın cenazesinde insanlar Bob’ı tezahüratlarla uğurlamaktadırlar. Scott onlara doğru bakar, Mike da Scott’a bakar. Kimse kimseyle konuşmaz, bunu denemezler bile. Artık birbirlerinin hayatlarına ait değillerdir.

 

  1. Kierkegaard, S. (2000). Kahkaha Benden Yana. Çeviren: N. Çatlı
  2. Barnaby, A. (2004). Imitation as Originality in Gus Van Sant’s My Own Private Idaho. Keller, J.R., Stratyner, L. (Ed.), Almost Shakespeare (s. 22-41). 

 

Nazlı Yalçındağ

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.