‘’Hiçlik varlığı bağrında taşır.’’ der Sartre. Varlığı anlamlandırmaya çalışmak, karanlık bir yolculuktur aynı zamanda. Yüzyıllardır yeryüzündeki yolculuğunu sürdürmeye devam eden insan; savaşlar, kıtlıklar, inançlar, yollar, şehirler, pişmanlıklar, medeniyetler, ölümler inşa etmiş ancak kendi tasarısının heybetli enkazı altında kalmaktan kurtulamamıştır. Usta yönetmen Roy Andersson’ın Yaşayanlar Üçlemesi’ne ek olarak çektiği ve 76. Venedik Film Festivali’nde En İyi Yönetmen kategorisinde Gümüş Aslan ödülünü kucaklayan son filmi About Endlessness (2019), anlam arayışını yitirmiş postmodern öznenin kusursuz bir portresini çiziyor ve yönetmenin daha önceki işlerinde olduğu gibi Avrupa toplumunun yabancılaşmış  doğasına içeriden bir bakış sunuyor.

Film, İkinci Dünya Savaşı’nda taarruz altında kalmış hayalet bir şehir üzerinde süzülen aşıkları görmemizle başlıyor. Şüphesiz bu görüntü akıllara ünlü ressam Chagall’ın 1918 yılında resmettiği Over The Town isimli eserini getiriyor. Nazi Dönemi’nde entartete kunst (yozlaşmış sanat) olarak yaftalanan ve aralarında Pablo Picasso, Paul Klee, Henri Matisse, Marc Chagall gibi sanat tarihinin önde gelen isimlerinin de bulunduğu bazı ressamların eserlerine Hitler tarafından el konulduğunu ve bu eserlerin yıllar sonra Münih’te terk edilmiş bir evin içerisinde bulunduğunu biliyoruz. Şüphesiz usta yönetmen tarihin tozlu sayfalarında yerini alan bu ilginç haberden etkilenmiş olacak ki; filminde, Yahudi ressamın bulutların üstünde birbirlerine sarılarak gezinir şekilde resmettiği âşıklarını, Tanrı’nın insanlığa acıyarak bakışının bir temsiline dönüştürüyor adeta.

İnsanlık çağlar boyunca parlak medeniyetler kurmuş ancak büyük yıkımların mimarı olmaktan da geri durmamıştır. İkinci Dünya Savaşı öncesi yükselen faşist ideoloji, kendi ‘’ilerleme’’ fikrini yaratarak geniş halk kitlelerini etkisi altına almış ve kaçınılmaz olarak görülen zafere duyulan arzu, yıkık liderlerin naralarında kana susamış bir canavar misali hayat bulmuştur. Yüz binlerin ölümü, katliamlar, soykırımlar ve büyük ekonomik yıkımlarla sonlanan savaş, gerisinde uzun yıllar dindirilemeyecek acılar ve kapanması güç yaralar bırakmıştır. Savaş bittiğinde, tıpkı Hitler’in yenilgisiyle parlak Nazi vaadinin sonlanması gibi modernist ilerleme fikrine de darbe vurulmuş ve medeniyetin beşiği olarak nitelendirilen Avrupa için bir devir kapanmıştır. Modernizmin yenilgisi, büyük ordular ve diktatörleri vurmakla kalmamış; aynı zamanda insanlığı var oluş ve inanç kavramlarına yönelik cevabını bulamadığı sorular karşısındaki uğursuz yazgısının da kucağına bırakmıştır.

About Endlessness’da, usta yönetmenin kadrajını çevirdiği tüm bu yıkımdan geriye kalansa fırtınalı bir kış gününde esir kampına gönderilmek için sıraya dizilmiş bitap Alman askerleri ve kaçacak yeri kalmadığında, ölümü saklandığı sığınağın dört duvarı arasında selamlayan devrik bir lider oluyor. Andersson’ın masalsı âşıkları, harap olmuş evlerin üzerinde, Tanrı’nın terk ettiği aciz ruhlara duydukları şefkatli acıyla süzülmeye devam ediyorlar; tıpkı hayat ile ölüm arasındaki yolculuğumuzda olduğu gibi.

‘’…Şimdi nereye gidiyoruz, bütün güneşlerden uzağa mı? Durmadan düşmüyor muyuz, öne, arkaya, sağa, sola; her yere düşmüyor muyuz? Hala bir yüksek ve alçak kavramı var mı? Sonsuz bir hiçlik içinde aylak aylak dolaşmıyor muyuz? Yüzümüzdeki boşluğun nefesini duyumsamıyor muyuz? Hava şimdi daha soğuk değil mi? Geceler gittikçe daha fazla karanlıklaşmıyor mu? Tanrı öldü! Tanrı öldü! Onu öldüren biziz!’’ (1)

Hristiyan inancına göre Hz. İsa günahkâr insanın Tanrı huzurunda arınması ve affedilmesi için kendini feda ederek çarmıha gerilmiş ve ölümünün sarsıcı öyküsü gerisinde, ‘’İnsanlık nasıl kurtulur?’’ sorusunu bırakan ikonik bir kurban mefhumu yaratmıştır. Filmde İsa’nın kendini kurban ediş ritüeli, kalabalık bir cadde ortasında insanlar tarafından kırbaçlanarak, düşe kalka sırtına gerilen çarmıhı taşımaya çalışan yaşlı bir adamın çaresiz yakarışlarına karışarak hayat buluyor. Yaşlı adam, tıpkı insanlığın tüm yükünü omuzlarına üstlenen bir peygamber gibi acıyı ruhunun en kuytu köşelerinde hissederek ortak bir var oluşun azabını sırtlanıyor ve ebedi kurtuluş yolunda kendi hayatını feda eden aziz bir kurbana dönüşüyor. Peki ya kaçınılmaz son gelip çattığında ve tanrısı onu terk ettiğinde; ölüm karşısında cevabını bulamadığı soruların karanlık dehlizlerinden insanlığı kurtaracak ne kalıyor geriye?

About Endlessness’da, hayatını yaratıcının öğretilerini insanların manevi dünyalarına aşılamaya adamış olan bir 21. yüzyıl rahibi, O’nun kendisine sırt çevirdiği düşüncesine kapıldığında derin bir kederle soluğu psikologda almaktan başka bir yol bulamıyor kendisine, çareyi modern dünyanın ücretli dert dinleyicilerinde arıyor olsa da, kurban edilmiş bir peygamberle aynı kaderi paylaşıyor belki de; Bergman’ın Winter Light (1963) filminde rahip Tomas’ın hissettiği çaresizliğin aynısını hissediyor iliklerine kadar.  Çağlar değişiyor ancak terk edilmişliğin korkutucu silueti dolaşmaya devam ediyor ruhlarda. Yaşam olanca hızıyla akıp giderken ve ölüm her biten günün sonunda bir adım daha yaklaştığında, insanın içini kemirip tüketen o derin şüphe doldurmaya devam ediyor bilincin her zerresini: Tanrı’nın Sessizliği… (2)

Ve en nihayetinde kulaklarda çınlayan, uykuları kabusların gölgesinde bırakan tek bir soru kalıyor geriye: ‘’Tanrım, Tanrım! Neden beni terk ettin?’’  (3)

İletişimsizlikler çağının trajikomik karakterlerini, Avrupa toplumunun giderek yalnızlaşan ve içine kapanan insanını, hayatın özünden sunduğu minimal kesitler vasıtasıyla beyaz perdeye aktaran Roy Andersson, kamerasını kâh yaşlılığını hayatı boyunca hiçbir şey başaramamış olmanın hayal kırıklığıyla boğuşarak geçiren bir adama, kâh bir otobüs köşesinde koltuğuna gömülerek ağladığı için insanlar tarafından dışlanan ve gidip evinde üzülmesi telkin edilen bir adamın hüznüne çeviriyor.

Toplumu saran tüm bu buzlaşma hâli İspanyol düşünür Ortega’nın sözlerini getiriyor akıllara: ‘’Artık kahramanlar yok, yalnız koro var.’’ Sokak ortasında histerik sevgilisi tarafından tokatlanan bir kadını, bir anlık öfkeyle (!)  kızını bıçaklayarak öldüren dehşete düşmüş bir babayı soğukkanlılıkla izleyen,  hep bir ağızdan aynı unutulmuş şarkının mırıltılarını paylaşıyormuşçasına susan sessiz bir koro…

Eleştirmenlerden büyük övgüler toplayan ve seyircisine Andersson sinemasının büyülü dünyasının kapılarını yeniden aralayan About Endlessness, insanlığın ortak yazgısına sunulmuş modern bir ağıt niteliği taşıyor ve izleyiciyi hafızalardan kolay kolay silinmeyecek şiirsel bir yolculuğa çıkarıyor.

 

 

(1) Böyle Söyledi Zerdüşt, Friedrich Nietzsche

(2)Winter Light (1963), Ingmar Bergman

(3)Winter Light (1963), Ingmar Bergman

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.