Bir bağlam çerçevesinde kurguyu yansıtmak, sanat dallarının pek çoğunun temel ilkesini oluşturur. Yansıtılan objeyi, unsuru veya durumu gerçekle birebir örtüştürme kaygısı taşımaz bu ilkenin eserleri. Dolayısıyla hayal gücünün sınırsızlığında serbestçe dolaşabilirler. Ancak söz konusu, temelini bütünüyle gerçeklikten alan “belgeselciliğe” geldiğinde konu sınırlarının daralması, çok daha farklı bir ustalık gerektirir. Ülkemizde geçmişi çok uzak olmayan, sinemanın bu meşakkatli türü, değeri ve anlamı yeni yeni gündeme gelse de çoktan beridir belgeseli başlı başına bir sanat dalı olarak duyurma çabaları sayesinde gelişimini hızlandırmıştır.

Geçtiğimiz yıl 12. si düzenlenen ve bu konuda uzun soluklu bir geçmişe sahip olan belgesel festivali Documentarist, gittikçe küreselleşen ulusal gündemimizde de daha geniş kitlelere adını duyurmayı başaran etkinliklerden. Biz de belgesel objektifini bu kez Documentarist ekibine yöneltiyor ve festivalin çıkış noktasından hareketle gelecek planlarına dair belgesel türüne dair pek çok şeyi konuşuyoruz.

Uluslararası sahneye de hitap eden böylesi geniş çaplı bir projenin çıkış ilkesi ve öyküsü nedir?

Emel Çelebi: Bizler en başta belgeselciyiz ve filmlerimiz dünya çapında ilgi gördükçe biz de belgesel türünün çok yaratıcı örneklerini seyretmeye yöneldik. İzlediklerimizi de Türkiye’ye getirmek istedik. Önce Bodrum’da yapılan 2008 Bodrum Film Festivali’ne bir paket götürdük. Ancak o festival iptal edilince filmler elimizde kaldı.  O dönemde RTÜK televizyon kanallarına ceza vereceği zaman belgesel gösterme cezası uyguluyordu. Biz de buna çok kızıyorduk; çünkü gösterilenler didaktik ve sıkıcı belgesellerdi. Oysa belgesel türü yaratıcılığa çok açık; hatta belki kurmacadan da çok açık. İşte biz bunu göstermek istedik. Başta arkadaşlarımızın evlerinde, teraslarında toplanıp gösterimler yapıyorduk. Sonra daha büyük bir adıma cesaret edip 2008’de Documentarist olarak İstanbul’da düzenli gösterimler yaptık. Hikâyemiz böyle, çevremizdekilere belgesel sevgisi aşılamak üzere başladı.

Necati Sönmez: İlkemizden bahsedecek olursak, kaliteli ve nitelikli belgeselleri, sinema örneklerini gösterme amacını benimsedik. Özellikle sinemanın bir alanı olarak belgeseli tanıtan ve belgeselle ilgili ön yargıları kırmaya yarayacak filmleri bulup getirerek önce belgeselci arkadaşlarımıza, sonra da olabildiğince daha geniş bir kitleye ulaştırmaya çalıştık. Ayrıca o dönemde belgesel türüne yeni adım atmış bir kuşağın, daha eski olan bizim kuşağımızla bir araya gelmesini istedik.

 

Belgesel türü, tarihi ve dönemsel geçmişine bakıldığında ülkemiz izleyicisinde nasıl bir yere sahip?

N.S.: Türkiye’de maalesef belgesel, geçmişi TRT tarafından kontrol edilmiş bir tür. Belgesel deyince hâlâ insanların zihninde oluşan çerçeve, TRT’de gördükleri filmlerden geliyor. Ancak başlangıç döneminde böyleyken; BBC’nin, National Geographic’in, Netflix’in dâhil olmasıyla beraber belgesel algısı da değişti. Biz de ekip olarak geçmişteki algıdan ayrılma derdindeyiz: Sinemanın bir alanı olarak belgeseli ortaya çıkaran, bu sırada seyirciyi de yeniyle tanıştırmayı hedefleyen bir festivaliz. Her ne kadar eski belgesel algısı, etkisini hâlâ sürdürse de bu tür festivallerle izleyici, belgesel türünün sinemadaki yeriyle gerçek anlamda tanışma imkânı buluyor.

E.Ç.: Belgesel zaten ana akım medyadan ve onun habercilik anlayışından ayrılan bir şey. İnsanların iç dünyalarını, içinde bulundukları sosyal koşulları, hem ruhsal hem psikolojik yönlerini gösterebilen bir alan. Bu da izleyenlerde bir farkındalık yaratıyor. Karakterlerle özdeşleşebildikleri için onları ötekileştirmiyorlar.

Dikkat çekmek istediğimiz nokta bu: İnsanlar bilmedikleri şeylerden korkuyor. Örneğin göçmenler, mülteciler… Onların yaşamlarını, nasıl bir topluluk oluşturduklarını bilmediklerinden ötelemeyi ve ötekileştirmeyi tercih ediyorlar. Ve bu da bildiğiniz gibi uç sınırlara ulaşınca faşizmi doğuruyor. Ama belgeseller, bu tür ötekileştirilen toplulukların hayatlarından çok insanî sahneler yakalayıp bize sundukları için aslında çok önemli bir görev üstlenmiş oluyorlar. Documentarist de buradan hareketle insan yaşantısını resmeden, bilinmeyenin hayatına ışık tutan filmlere öncelik veriyor.

N.S.: Burada şunu da eklemek gerekir ki artık belgeselciler de dünyanın çeşitli yerlerindeki farklı yapımlara ulaşma imkânına sahip. Böylelikle farklı örneklerin incelenmesiyle beraber belgesele ilişkin yanlış algılar da kırılıyor. Üstelik yalnızca bizimki gibi festivallerle bulunmuyor bu imkân; diğer çeşitli türlere hitap eden festivallerde de belgesele ayrılan bir bölüm mutlaka oluyor ve buralarda gayet iyi belgeseller gösteriliyor. Bu durum da elbette ön yargıyı büyük ölçüde kırdı ve genç neslin yaptığı belgesellere de yansıdı.

Öykü Aytulun: Ayrıca belgesel, animasyondan kurmaca ögelerine kadar birçok farklı tekniği içinde barındırması ve farklı türler arasındaki geçişe çok izin vermesi de belgeseli geliştiren ögelerden biri. Her ne kadar televizyon belgeselciliği, eleştirdiğimiz bir konu olsa da aslında çeşitli belgesel kanallarının daha çok iş üretmesi, teknik alandaki gelişmeler, sinemacıların da belgesele eğilmesine olanak sağlıyor ve üretmeye teşvik ediyor.

 

Buna göre kaliteli bir belgesel sunumunda görsel mi ön planda tutuluyor, yoksa kurgu mu gözetiliyor?

Ö.A.: Eski belgesel algısında sinematografi, yani kurgu, görsellik ve alt metin ön planda tutulan bir unsur değildi. Ancak bu giderek gelişti ve kurguya yeni yöntemlerin eklenmesiyle görüntü kadar içeriğin sunumu da önemli bir hâle geldi. Bu bakımdan kurguyla görseli ayrı tutamayız; kaliteli bir sinematografide her ikisi de dengeli bir dağılım içinde olmalı.

E.Ç.: Örneğin eskiden yazılı tarih çalışmaları vardı. Karakterleri oturtup soru sorarak anlattırırlardı. Bu tür yapımlar “belgesel” olarak biliniyordu ve çok sıkıcılardı. Üstelik bu kadar çok bilgi yığılması olunca dinleyicinin de dikkati dağılıyordu. Bunlar belgesel değil, sözlü tarih çalışmasıdır. Yeni belgesel örneklerine bakarsak yönetmenlerin; bu anlatılanları görüntü diliyle nasıl sunulabileceğini bulmaya çalıştığını görüyoruz. Elbette bunun ucu çok açık olduğundan animasyon gibi gayet yaratıcı teknikler devreye giriyor. Sansürlenmek istenen unsurlar, gösterilmekten kaçınılan veya farklı yansıtılmak istenen karakterler bu yöntemlerle ekrana getirilebiliyor.

Ö.A.: Bu da bizi yine belgesel olanaklarının ne kadar çeşitli olduğuna getiriyor. Mesela kurmaca bir yapımda türün dışına çıkmanız çok muhtemel değildir; ancak belgeselde farklı türlerden çok fazla ögeyi bir arada kullanabilirsiniz.

E.Ç.: Bir de belgesel yapmak, yaşamla iç içe sürdürülen bir etkinlik. Yönetmen olarak siz de öğreniyorsunuz bu şekilde bakmayı, siz de eğitiliyorsunuz. Karakterler kadar sizin için de bir dönüşüm süreci hâline geliyor bu. Çünkü onlar dertlerini kameraya anlattıkça siz de kendinizi bu anlatılarda buluyorsunuz. Öte yandan toplumun bilinmeyen kesimlerinden karakterler de sesleri ekrana yansıdıkça, otoriteler ve yüksek tahsilli insanlara seslerini ulaştırabildikçe dikkate alındıklarının farkına varıp güç buluyorlar. Bu da sosyal bir farkındalık ve gelişim sağlıyor.

Buna örnek olarak mesela bir ev işçisi kadın anlatıyordu; “Ben belim ağrıdığı hâlde işe gidiyorum ve kovaya kendi gözyaşlarımı döküyorum,” demişti. Kocasınınsa bundan haberi yoktu ve izleyip öğrendiğinde karısının durumunu anlamıştı ilk defa.

N.S.: Toparlayacak olursak; “görsel mi kurgu mu” ayrımında hepsinin birlikte olması, bunun yanı sıra işitselliğin de bu bütüne dâhil olması gerekir. Bu nedenle bir kurmaca filmine nasıl yaklaşıyorsak belgeseli de o şekilde değerlendirmeliyiz. Belki tek fark, bu filmlerin üretim biçiminde ortaya çıkıyor. Kurmaca filmin yapılış tarzı ile belgeselin hazırlanışı arasında çok büyük farklar var. Ancak meydana gelen ürün bakımından sunulanları aynı yaklaşımla değerlendiriyoruz.

Bunun yanı sıra bir de merak unsuru var. İzleyicinin tercihi türlere ve konulara göre de belirleniyor. Örneğin her nasıl Lars von Trier’in yeni bir filmi çıktığında yönetmeninden ötürü filmi merak edip izliyorsak belgeselde de mesela Alain Berliner gibi takip ettiğimiz usta yönetmenler var.  Bizler de bu yönetmenlerin neyi anlattığından ziyade filmin ne kadar iyi olduğuyla ilgileniyoruz.

Bugüne değin düzenlediğiniz festivallerin içinde en çok ilgi gören temanız hangisi oldu? Ve bunda etkili olan unsur(lar) neydi?

N.S.: Aslında bu değişen bir şey; mesela geçen yıl Sudan’la ilgili filmleri içeren bir festivalimiz vardı ve oldukça ilgi gördü. Ama bunda biraz şansın da etkisi var; çünkü festival Sudan’da yaşanan çalkantılı bir gündemin üzerine geldi. Aslına biz bunu yansıtmayı amaçlamamıştık ama yaşanan olaylarla denk gelince gündemi de yakalamış olduk.

E.Ç: Hatta Kadıköy Sineması’nda yer kalmamıştı ve arkadaşlarımız telefonla rica etmişti izleyebilmek için! Bir de Hollanda’dan Marina Meijer’in aşkla ilgili bir filmi de vardı seçkimizde. Bu da psikolojik anlamda bütünleşebileceğimiz türden bir yapımdı. Dolayısıyla izleyici de ruhsal bir durumun detayının incelendiği böyle bir filme ilgi gösterdi.

FH: O zaman gündemi yakalayan veya insan ruhunu anlatan yapımların daha çok ilgi gördüğünü söyleyebilir miyiz?

N.S.: Bu çok genellemeci bir yaklaşım olur. Zira çok eski yıllara ait klasikler de bugünkü belgesellerin yanında hâlâ ilk zamanlarındaki gibi beğeni görüyor, yeniden keşfediliyor ve izleniyor. Biz Sudan’a ilişkin belgeseller gösterirken 80’lerde 90’larda yaptığımız filmleri de gösterdik mesela, onlar da güncel olmamalarına rağmen ilgi gördü. Bazı yönetmenleri tanıma merakı da ağır basabiliyor. Bir ustanın birkaç filmini bir araya getirip bir masterclass düzenlediğimizde filmlere ve yönetmene ilişkin bir merak doğabiliyor. Ayrıca birtakım yerli filmlere de gittikçe artan bir merak olduğunu görüyoruz. Bunun bir nedeni, bu filmlerin bazı güncel unsurlara değinmeleri elbette; ama esas önemli neden, bu filmlerin başka yerlerde gösterim şansının olmaması. İzleyici çok az yerde bu filmleri görebilme olanağı buluyor, ki bunlardan bir tanesi de Documentarist olduğu için seyirci buraya geliyor.

E.Ç.: Bir de belgeseldeki karakterlere rol yaptırmadığımız için sosyal koşulları belirlemek, anlatmak her zaman daha kolaydır. Ancak bir insanın psikolojisini, ruh hâlini anlatmak zordur ve bu da yeni yeni yapılan bir şey ve hem yönetmen tarafından çok ince bir anlayışı gerektiriyor hem de oldukça detaylı bir karakter takibi istiyor.

 

“Hangi İnsan Hakları” oldukça çarpıcı ve belgesel çıplaklığında bir isim. Bu festivalin çıkış noktasından, ilkelerinden ve amacından söz edebilir misiniz?

E.Ç.: Çok samimiyetle söylemek istiyorum bunu; festival süreçlerinde bizim elimize o kadar çok film geliyor ki hepsini Documentarist etkinliğine sığdıramadığımızdan, Necati’nin fikri üzerine başka bir festival daha düzenleyelim dedik. Ama bunda insan haklarına özel olarak eğilmek isteyince Hangi İnsan Hakları adlı bir festival ortaya çıktı.

N.S.: O dönemde İnsan Hakları Haftası kutlanacaktı ve buna yönelik bir etkinlik düzenlemek istedik festivalde. Ancak festivalin sınırlılığı nedeniyle göstermek istediğimiz her filmi alamadık. Bunun üzerine insan hakları konulu ayrı bir festival çıkarmaya karar verdik. Ayrıca Türkiye’de insan hakları mevzuunun hassas olması bu festivalin çıkışında etkili oldu. Sizin de bildiğiniz gibi, “hangi insan hakları?” sorusu gittikçe daha hayatî bir konuma geliyor, daha çok can acıtıyor şu gündemde. Bu da bizi insan haklarına yöneltti doğal olarak.

 

Peki, ekip içinde nasıl bir dinamiğiniz, çalışma prensibiniz va?

E.Ç.: Öncelikle festival seçkisi için hangi filmlerin gösterileceğini belirliyoruz biz. Sonra özel bir kurum olmadığımız için her sene yeni bir bütçe fonu bulmamız gerekiyor. Bakanlık desteğimiz olmadığı için de seçkide yer alan ülkelere ait kurumlardan, örneğin konsolosluklardan veya sanatçıların filmlerini gösterebilmek için bizzat kendilerinden destek alıyoruz. Bunun dışında işleri birbirimize elden ele paslıyoruz tıpkı bir fabrika gibi.

Melike Ölker: Emel’in şu ifadesine hakikaten katılıyorum: El birliğiyle değil de “elden ele” yürütülüyor işlerimiz. Kurumsal yapılardaki iş göreviyle değil de iş bilinciyle hareket ediyoruz. Böyle bir iç prensip olduğu için işlerimiz de kendiliğinden yürüyor.

Ö.A.: İş festival düzenlemeye gelince kâr amacı gütmeyen bir kuruluş olduğumuz için gösterim yapılacak salonların teknik özelliklerinden festival sürecinde sunulacak ikramlara kadar en ufak ayrıntıyı bizler, gönüllü arkadaşlarımızla beraber ayarlıyoruz. Ancak elbette herkesin bundan ayrı birer özel hayatı olduğu için işleri ortak olarak üstlenmemiz gerekiyor.

E.Ç.: Sonuçta dünyanın çeşitli yerlerinden yönetmenleri ve göz bebeği filmlerini konuk edip ağırlıyoruz. Dolayısıyla onların, kendi çalışmalarına verdiği değer gibi biz de filmlerin sunumundan konukların ve izleyicinin ağırlanmasına kadar her ayrıntıyı önemsiyoruz. Bütün arkadaşlarımız da yaptığımız çalışmayı son derece kusursuz yapmak için elinden gelen itinayı gösteriyor.

 

Festivalle beraber gelişen işbirliği projelerini ve planladığınız yeni adımları bizlerle paylaşır mısınız?

E.Ç.: Gerçi şimdiki gündemde bunu yanıtlamak zor, çünkü her şey belirsiz. Ama şimdiye kadar örneğin kaba kurgu atölyesi kurma, yurtdışından işbirlikleri oluşturma aşamasındaydık. Daha pek çok çalışmamız vardı, fakat ertelemek durumunda kaldık yaşananlarla beraber. Yine de biz ertelenmeyecekmiş gibi planlarımızın hazırlıklarını sürdürüyoruz, başvurularda bulunuyoruz, elimizden geleni yapıyoruz.

N.S.: Mesela şu an bir sanat galerisi olan Tütün Deposu’nda hazırladığımız gösterimler oldu. Devam edecektik ama bu tür programları şimdilik ertelememiz gerekti. Bunun dışında festival dışında yurt dışından yönetmenlerin katıldığı kurgu atölyeleri, proje geliştirme atölyeleri, bazı kurumlarla hem yurt içi hem yurt dışı ortak gösterim etkinlikleri düzenledik.

Son olarak ben de röportajı bitirmeden aramıza nispeten yeni katılan Öykü ve Melike’ye bir soru yöneltmek istiyorum. Documentarist’e katıldıktan sonra, önceki belgesel algınız nasıl değişti?

M.Ö.: Benim şu anki belgesel algım aslında Documentarist’le beraber başladı, yani yaşıt diyebilirim. Bu tanışmanın ardından da çok hızlı bir şekilde gelişti.

Ö.A.: Ben sinema okuluna başladığımda sizlerle tanıştım. O zamanki algım ve benimle birlikte sinema okulundaki herkes için bundan bahsedebilirim: Bir belgesel algısı yoktu açıkçası. Okullarda seçmeli ders olarak veriliyordu ve derse girenler de TRT’ye belgesel çekmiş insanlardan oluşuyordu. Dolayısıyla dersin işleyişi röportaj deşifresi şeklinde geçiyordu. O yüzden benim için tamamen yeni bir dünyaydı Documentarist ile tanışmak.

 

Bizler de ulusal ve uluslararası çapta böylesi güzel bir farkındalık başlatan tüm festival ekibine ve Documentarist kuruluşuna teşekkür ederiz!

 

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.