Hamam (2009) ve Sadece Tek Bir Gün (2013) kısa filmlerinin yönetmeni ve Bir Film şirketinin genel müdürü Tunç Şahin’le, Bir Film, filmleri, yeni projesi ve Fil’m Hafızası üzerine konuştuk.

 

Bir elektrik mühendisi olarak sinema sektörüne geçişiniz nasıl gerçekleşti?

Ben 96 fen lisesi mezunuyum. O yıllarda fen lisesinden mezun olunca tıp ya da mühendislik okunmalı algısı vardı. Çok alternatif yoktu. Üniversiteye gittiğim ilk gün o bölümde çok mutlu olamayacağımı anladım ama üniversite benim hayatımı çok olumlu yönde değiştirdi. Elektrik mühendisliği adına hiçbir şey hatırlamasam da şu an çalıştığım sektördeki arkadaş grubumun temelleri üniversitenin sinema kulübünde atıldı. Ne istediğini bilen insanlarla birlikte akıntının yönünü değiştirmeyi başardık. Biz 6 elektrik mühendisiyiz; birimiz büyük bir şirketin sinema dağıtım ayağının genel müdürüydü sonra ayrıldı, bir diğerimiz 20th Century Fox Türkiye’nin pazarlama ürün müdürü, bir diğer arkadaşımız Altın Portakal ödüllü Oyuncu Tülin Özen, bir diğeri Nuri Bilge Ceylan’ın Asistanı Alkım Özmen ve diğer arkadaşımız da Nil Kural, Milliyet’te sinema yazarı.  Biz hepimiz aynı sinema kulübündeniz. Bu ortam benim için çok büyük bir şans oldu. Sinema okusaydım belki daha seçici olur ve kararsızlık yaşayabilirdim. Ben her ne olursa olsun buraya gelmek istiyordum. İyi ki orada okumuşum, iyi ki o insanlarla tanışmışım.

Bir Film’in koordinatörüsünüz. Bir Film neler yapar? Sizin Bir Film’deki sorumluluklarınız nelerdir?

Bir Film, 2002 yılında kurulmuş bir şirket. Bir Film’in şu anki yönetim kurulu başkanı Ersan da yine sinema kulübü aracılığıyla tanıdığım mimarlıktan bir arkadaşım. Çok kısıtlı bir bütçeyle bir grup arkadaş ne yapabiliriz diye yola çıktık. Sadece bir film alacak kadar paramız vardı. Bir Film, bir dağıtım şirketi. Bunun yanı sıra yaptığımız başka işler de var. Film de yaptık. Yurt dışından gelen yapımlar için prodüksiyon hizmeti de verdik. Temel olarak yaptığı şey %90-95 oranında yabancı bir filmin ticari haklarını Türkiye için belli bir süreliğine alıp çeşitli mecralar üzerinde değerlendirmek, öncelikli olarak sinemada değerlendirmek sonra televizyona satmak, DVD üzerinde değerlendirmek ya da şimdi yeni yeni hayatımıza giren itunes ya da new media dedikleri internet üzerinden izleyiciyle buluşturmak.
Biz bağımsız bir şirketiz ve bağımsız filmler alıyoruz. Genellikle sanat sineması diye adlandırılan filmleri alıyoruz. Haneke, Lars Von Trier, Ki-Duk Kim ve Miyazaki filmlerinin Türkiye’de 10 küsür yıldır dağıtımlarını biz sağlıyoruz. Ayrıca Uzak Doğu korku filmleri de dağıtıyoruz.
Bir Film’deki görevim zaman içinde çok değişti. An itibariyle benim titrim genel müdür olarak geçiyor. Satın alınacak filmlerin seçilmesi, senaryolarının okunması, yatırım yapılıp yapılmaması konusundaki kararlarda etkiliyim. Filmlerin Türkiye’ye getirilme sürecini idare ediyorum ve buraya geldikten sonra adı ne olsun, ne zaman çıkalım, ne kadar yatırım yapalım gibi kararları veriyorum. Bir de televizyon satışından sorumluyum. Sinemalarla bağlantı kurulması ve DVD operasyonu başka birimler tarafından yürütülüyor. Özetle, bir filmin envantere katılması, isminin belirlenmesi ve satış kanalı olarak da televizyona satılmasından sorumluyum.

Film seçimlerini nasıl yapıyorsunuz? Belli başlı yönetmenlere göre mi? Çeşitli keşif yöntemleriniz var mı?

Döngüselliği olan bir iş. Her yıl belli aylarda fuarlar yapılıyor. En büyüğü Mayıs ayında yapılan Cannes Film Festivali, Şubat’ta Berlin Film Festivali yapılıyor, Kasım başında Amerika’da Amerikan Film Market fuarı var, bir de Toronto var. Onun dışında irili ufaklı bir takım yerel festivaller de var. Bunlara çoğunlukla katılıyoruz. Oralarda film anons edilebilir, örneğin şirket der ki biz Haneke’nin yeni filmini yapacağız, bütçesi şu kadar, oyuncular şunlar, konusu şu, daha da öteye giderek senaryo da gösterilebilir. Senaryoyu alıp okuruz, filmin mali değerini tartışırız, burada çok fazla rekabet var ve bu işi yapan çok sayıda şirket var. Gerçi pazar daraldığı için şirketler de giderek azalıyor.
Bu filmleri sinemaya sokmak zorlaşmaya başladı çünkü sinema salonları çok tek tipleşiyor ve çok belli başlı filmler gösteriliyor. 8 salonun 4-5 ini Türk filmleri kaplıyor, 2-3 tane büyük yabancı film var, zaten Türkiye’de ofisleri olan Amerikan stüdyolarının, onun dışındaki bağımsız filmler için çok dar bir alan kalıyor. Buna rağmen yine de rekabet var. Bazen film daha yapım aşamasındayken, bazen anons edildiğinde, bazen sadece senaryo aşamasındayken, bazen kısmen çekilmiştir ya da bitmiştir, ne kadar erken davranılırsa o kadar uygun fiyata alınabilir ama erken davranılması durumunda filmin batma riski daha yüksektir. Bitmişse ki iyi bir filmse herkes almak isteyeceği için fiyatı yüksek olur, batma riski olmaz bu defa da.

Hamam (2009)’ın çekimleri sırasında karşılaştığınız en büyük zorluk ne oldu?

Hamam (2009)’ı çekmek için 24 saatim vardı. Çekimler çok zorlayıcı oldu. 200 yıllık tarihi Aziziye Hamamı’nı kiraladık. İstanbul’daki bütün hamamları gezdim, Çatalca’ya bile gittim.

Sadece Tek Bir Gün (2013)’e göre çok farklı bir film. Sadece Tek Bir Gün (2013), çok geveze bir film, durmadan konuşan. Hamam (2009)’da ise neredeyse diyalog yok. Çünkü tek başına bir çocuk hamama gidiyor, içeriye giriyor, biraz şaşkın, üzerini değiştiriyor, bir soğukluk bölgesine geliyor. “İçeri geç bekle” diyorlar, içeri gidiyor. 3,5 dk. plan sekans ayarlı, kamera sabit, yatıyor, anahtarı var, bir an için içi geçiyor, gözünü açıyor, karanlık, gece olmuş, dışarı çıkmak için kapıya vuruyor, kapı açılmıyor, açan yok, üzerinde hiçbir şey yok, cam yok, pencere yok, çok karanlık bir ortam, dönüyor dönüyor dönüyor bir şey yok, sonra saunaya giriyor. İçeri bir şey bulurum diye geriye döndüğünde bu defa saunanın içinde kaldığını farkediyor. Daha da küçük, daha da dar bir ortam. Saunanın buğulu camını sildiğinde  bir saniye önce durduğu yerde birilerinin olduğunu görüyor. Sonra dışardan çektiğimizde saunada kimse yok.

Bunu çekmek için saunası olan, iç içe, bölüm bölüm olan bir yapıya ihtiyacım vardı.Benim ilk kez kamerayı elime aldığım film, o yüzden teknik olarak aşırı zordu. Aylarca fotoğraf çektik. Bir taraftan da 8 dakika boyunca kamera hiç hareket etmiyor, uyandıktan sonra panik olduğu için hareket etmeye başlıyor. Tamamen 2 farklı film gibi uyanmadan önce hiç müzik yok, uyandıktan sonra müzik var. Uyanmadan önce tamamen geniş çekiyoruz, uyandıktan sonra kamera omuzda ve sürekli yakından çekiyoruz. Bütün dikkatimi senaryodan çok çekim tekniklerine yoğunlaştırmıştım. Hacmin gittikçe daraldığı bir ortamdı, geniş bir girişle başlıyor, sonra bir soğukluk daha, sonra bir başka alan ve benim bunları nasıl göstereceğime ilişkin bir derdim vardı sinematografik olarak. Kendi oyuncu yönetimimden o filmde çok memnun kalmadım. O filmde sevdiğim şeyler de var. Görüntü yönetmeni çok iyiydi.

Hamamlar alttan gazla ısınıyorlar ve buna cehennem diyorlar. Söndürüldüktan sonra tamamen soğuması için 3-4 gün geçmesi gerekiyormuş. Benim yalnızca 1 günüm vardı. Objektifleri içeriye soktukça objektifler buğulanmaya başladı. Önce soğukluk bölümünü çekiyorum, orası 30 derece, içerisi 40 derece, saunada ses cihazlarının pilleri çalışmadı. O kadar sıcaktı ki sesçi arkadaş bayıldı. Tek mekan, tek oyuncu olduğu için çok kolay olacağını sanmıştım. Diğer oyuncular da var ama varla yok arası. Ekip 24 saat çalıştı. O gün hayatımın en güzel günüydü.

Sadece Tek Bir Gün (2013)’ün hikayesi nasıl ortaya çıktı?

En son 21 Aralık’ta yılın en kısa gününde kısa film gösterimi etkinliğinde, Fransız Kültür Merkezi’nde gösterildi. Orada bir söyleşi yaptık. Bir sürü insan bir sürü filme benzetiyor. Bir kısmını öncesinde seyretmiştim zaten. Kieslowski’nin Veronique’in Çifte Yaşamı (1991)’na benzetenler var, ki ben çok severim, ama hiç aklımın ucundan bile geçmemişti. Bence benzemiyor da çok ama anlıyorum nereden benzettiklerini.

Zamanda geri dönmek çok değişik bir kavram değil, örneğin Bill and Ted’s Bogus Journey (1989) var. 2 liseli genç zamanda yolculuk yaparlar ya da Eternal Sunshine of the Spotless Mind (2004) gibi pek çok filmde işlenmiş bir konu.

Sonunda mutlaka karakterler kendi hayatlarını değiştirmezler, kendi hayatlarına geri dönerler. Ece’nin de Can’ı terketmeyeceği filmin gramerinden gelen bir durum, kırmayacak onu, tabii ki geri dönecek, bilerek kalması gerekiyor.

Hikayenin doğduğu noktaysa 2012’de çok fazla arkadaşım ayrılıp, boşandı. Arkadaşlarımın üzüntüleri etkiliyor. Aslında ben romantik değilim, hayatımın içinde duygusal davranmaya çok izin vermiyorum galiba. Sonradan acı çekilecek bu ilişkilere başlanması bana tuhaf ve üzücü geliyor. Bazen bazı ilişkilerde baştan bir terslik olduğunu hissediyorsun örneğin bu çocuk okul bitince yurt dışına gidecek seneye diyorsun ama buna rağmen göz göre göre neyse deyip başlıyorsun ilişkiye. Bazen kafanda uyuşmayacağını biliyorsun, illa ki filmdeki gibi uç bir örnek olması gerekmez, herkes uyarıyor seni “ne işin var onunla” diye ama yine de onların dediklerine hak verdiğin halde bilerek o yoldan gidiyorsun. Onların niye gittiklerini merak ediyorum. Ben gitmemem gerektiğini düşünüyorum. Filmin bir cevabı yok bence. Çünkü benim de bir cevabım yok. Film daha çok şu soruyu soruyor: “İnsan niye başlar?”

“Sonunun kötü bitiyor olması o ilişkiyi kötü kılar mı?” Örneğin 12 sene boyunca çok iyi bir ilişki yaşamışsın, iyi kötü her şeyini paylaşmışsın ve sonunda aldatmış gitmiş. “Beni aldattı, çok üzüldüm”, diye hatırlıyorsun ama son 1 sene çok kötü geçmiş olsa da diğer 11 senenin güzel geçmiş olması da bir gerçek. Bir seçim durumu söz konusu.

Sadece Tek Bir Gün (2013)’de bu sefer öyle bir şey çekeyim ki diyalog oynattırabiliyor muyum ona bakalım diye düşündüm. O yüzden çok konuşan bir film olsun,  oyuncular arasında etkileşim olsun, çünkü Hamam (2009)’da yoktu, daha uzun süreli prova yapabileceğim bir şey olsun derken bu hikayeyi seçtim. İlk filmimde denemediklerimi ikincisinde denemek istedim. O yüzden biraz fazla hızlı konuşuyor film. Şu anda ben baktığım zaman biraz kesmek istiyorum. Çok fazla şey açıklıyor çünkü.

Baştaki rakı sahnesi ile sondaki alka-seltzer sahnesi birbirinin simetriği gibi ikisinde de su bulanmaya başlıyor, bu anların ikisi de karar verme anları. Birisinde kız karar veriyor, öbüründe de oğlan. Can, rakıdan sonra konuşmaya karar veriyor. Özellikle anlaşılsın diye yapılmış şeyler değil.

Mesela masanın üstünde Before The Rain (1994)’in DVD’si var. “Time never dies, the circle is not round.” yazıyor üzerinde, zamanın geriye döndüğü bir film içinde. Alka-seltzer Taxi Driver’dan çağrışım yapıyor. Çok eğlenceliydi bu filmle uğraşmak.

Gelecekte de yönetmen koltuğuna oturmaya devam etme düşünceniz var mı? Yeni projeleriniz nelerdir? Uzun metraj düşünüyor musunuz?

Yeni bir uzun metraj film projem var. Ocak 2013’te Kültür Bakanlığı’na başvurdum. Senaryosu tamamlanmıştı. Nisan’da yapılan oturumda bir sonraki kurulda tekrar görüşülmek üzere erteleme kararı çıktı. Bir sonraki oturum Eylül ayındaydı.Oturumdan 1 hafta önce gelen bir haberde kurulun işleyişiyle ilgili bir soruşturma yürütüldüğü için kurulun iptal edildiğini öğrendim. Şu anda uzun metraj projem içim Kültür Bakanlığı’ndan haber bekliyorum. Daha önce aynı proje için İstanbul Film Festivali-Köprüde Buluşmalar’da bir Alman fonundan geliştirme desteği almıştım.

Daha önce çektiğim diğer iki filme benzemeyen daha büyük bütçeli bir film. Fakat bütçeyi düşündüğüm zaman kendimi kısıtlamaya başlıyorum. Ben bunu yazdım, bunu çekmek istiyorum diyorum ve bir gün olacağına inanıyorum.

Yeni projenizle ilgili biraz ipucu verebilir misiniz?

1905 ile 1909 arasında geçiyor. Yemen’e giden bir askerin evden ayrılışı, oraya ulaşması ve geri dönememesinin hikayesi geriye doğru anlatılıyor. Atmosfer olarak diğer filmlerime hiç benzemiyor. Çok sıkı bir yazımı var, her olay birbirine bağlı. Çok uzaktan bakınca Hamam (2009)’da 22-23 yaşlarında genç bir çocuğun bir hamama gitmesi ve oradan çıkamaması söz konusu, aslında Sadece Tek Bir Gün (2013)’deki Can da hikayesinde bir gün bir yerde uyanıyor ve bir zaman dilimi içinden çıkamıyor ve çok katı bir gerçeğin içindeler. Yemen Türküsü projesindeki karaktere köyünde yaşarken birdenbire “Seni buraya götüreceğiz” diyorlar ve gittiği yer ayrıldığı yerin tam zıttı, cehennem gibi bir yer. Yani filmlerim arasında çok uzaktan bir akrabalık olduğunu söyleyebiliriz. Belli bir yaş grubu içinde, erkek karakterler ve çıkamadıkları bir yerdeler. Burada kasti bir planlama yok, tesadüfi bir benzerlik.

Kısa filminizle kazandığınız ödülleri dürümcüde unuttuğunuza ilişkin söylentiler var. Bu hikayeyi paylaşmak ister misiniz?

Ben her şeyi unutuyorum. Galatasaray Üniversitesi’nin düzenlediği bir kısa film festivali yapıldı. Orada Sadece Tek Bir Gün (2013) ile 2 tane ödül aldım. Çok güzel bir duyguydu. Özellikle ofiste tutuyordum kaybetmemek için. Sonra dürümcüye girdim, dürümleri alıp ödülleri bıraktım. Neyse ki ertesi gün gittiğim zaman ödüllerimi buldum. Yanında kazağımı da unutmuşum , sonradan farkettim.

Doğum (2008), Ölüm (2010) kısa filmlerinin ve bir de uzun metrajlı Ses (2010) filminin yapımcılığını üstlendiniz. Yapımcılık ve yönetmenlik arasında sizin tercihiniz nedir? Hangisini kendinize daha yakın görüyorsunuz?

Bizim yaptığımız yapımcılık diğerlerine ne kadar benziyor bilmiyorum. Çeşit çeşit yapımcılık var mesela yurt dışından bir yapım buraya geliyorsa ve biz ona yapım servisi veriyorsak o zaman herhangi bir creative sürece dahil olmuyoruz. Ama biz kendimiz projeyi geliştiriyorsak  o zaman kendimiz yazıyormuş gibi satır satır, sahne sahne her anlamda kontrol ediyoruz. Sürekli bir senaryo toplantıları gerçekleştiriyoruz.

Ben bir yandan Kadir Has Üniversitesi’nde ders veriyorum. Sinemanın İş Tarafı (Business Side of Business) isimli bir dersim var. Orada anlattığım bir şey var, bir film çekilirken bir süreç dahilinde yönetmenin dahil olduğu bir süre var, görüntü yönetmeninin daha kısa, senaristin, oyuncunun dahil olduğu süreler var. Örneğin birisi 8 hafta, ya da birisi 24 hafta, ya da 1 yıl ama yapımcının filmle olan ilişkisi 70 yıl. Çünkü sen onu yaptıktan sonra o seninle beraber, sen ondan sorumlusun. O filme açılabilecek bir davadan sorumlusun, o filmin kazanacağı paradan sorumlusun. Bir şirketle bir filmi yaptıysak bu evlilik gibi bir bağ oluyor aramızda. 35-40-50 yıllık anlaşmalar oluyor. O yüzden bir şeyle bu kadar uzun süre beraber kalacaksak en az yönetmeni ve senaristi kadar bana da ait olması lazım. O yüzden işin creative tarafını kontrol altında tutmaya çalışıyoruz.

Senaryolara müdahaleniz oluyor mu?

İlk fikir bizden çıktıysa, örneğin bir korku filmi yapmak için yola çıktıysak, ya da gişe yapmasını amaçladığımız bir filmse o zaman hedef doğrultusundan sapmalar olduğunu görürsek yorumlarımızı paylaşıyoruz. Sonuçta senaristin yaptığı iş, içinden geçenleri en sanatsal şekilde ifade etmek üzerine kurulu bir iş değil artık, bu işin en güzel kısmı herkes birbiri için yapıyor, senarist bir taahhütname yazıyor, bir mektup yazıyor yönetmene; yönetmen senaryoyu okuyor ve onların ne okuyacağını tahmin eden bir yapımcı var ve tam bir ekip çalışması sergileniyor.

Ses (2010)’da Ümit Ünal ile çalışmak nasıldı?

Ümit, çok inanılmaz bir insan. Çok iyi ve çok akıllı bir insan. İnanılmaz kişilerle çalışmış. Atıf Yılmaz’dan aklınıza gelebilecek herkesle çalışmış ve hepsiyle ilgili direk bir şeyler anlatabiliyor. Teyzem (1987) benim çok sevdiğim bir filmdir. Tatlı Betüş (1993)’ü de çok severdim ben, televizyon dizisiydi. Ümit’le çalıştığımız için çok şanslıydık. İlk uzun metrajımızı beraber yaptık. Yeşilçam geleneğinden geliyor olmasına rağmen hala oranın kafasında değil, yapımcıyla konuşmak, başkalarıyla beraber oturup film seyretmek, kendisi hakkında konuşmakla ilgili çok açıktı. Çok fazla şey öğrenilebilecek bir adam. Sadece anekdot anlattığında bile efsane adamlarla ilgili oluyor, örneğin Ertem Eğilmez’in sette nasıl davrandığını anlatıyor. Sanki böyle söyleyince 70 yaşında bir adamdan bahsediliyormuş gibi oluyor ama 40’larının sonunda bir adam. Çok da eğlenceli bir arkadaş, onu tanımış olduğum için çok mutluyum. Bütün filmlerimi, geldi, seyretti. Ben de senaryolarını okumaya çalışıyorum. Bundan sonra da birlikte çalışmayı sürdürmek isterim. Sadece yönetmen olarak değil senarist olarak da çok kuvvetli bir yönü var. “Ümit’in yazdığı senaryo” diye kendini hemen belli eden bir şey özelliği var.

“Hayatımdaki ilk iş görüşmemi yaptığım yer, ilk biriktirdiğim dergi” dediğiniz Sinema dergisinin kapanması konusunda ne düşünüyorsunuz? Neden kapandı? Kapanması engellenebilir miydi?

Benim için çok özel bir yer orası gerçekten. Bu işe girmeden önce Sinema dergisinin bir yazar ilanına başvurmuştum. Mehmet Açar’la görüşmeye gittim. Olmadı. Ben giremedim işe. Giren kişi şu anda en yakın arkadaşlarımdan birisi, Engin Ertan, Sinema Dergisi’nin eleştirmenlerinden. Onlar benim CV’mi başka bir şekilde farklı yerlere ilettiler ve şu an geldiğim noktaya ulaşmama yol açtı bir şekilde. Ben o dergiyi gerçekten biriktiriyordum. Sinemaya delicesine sevdalı olduğum zamanlarda en kötü komedi, korku filmlerini bile seyretmek zorunda hissediyordum kendimi, her şeyi seyredeyim ki her şeyi bileyim diye. Yıllarca Otomatik Portakal (1973) diye bir film varmış, nasıl göreceğim ben bunu diye bekledim. Şimdi ise bir tıkla hemen geliyor. Bana çok fazla şey öğretmiş bir yer.

El değiştirir değiştirmez kapandı. Kapanma nedeni olarak söylenen yeterince kâr etmediği. Sonuçta bütün bu erozyona uğrayan kültür sanat işletmeleri yerine başka bir sinema açılır ya da başka bir aylık sinema dergisi olur ama hiçbir şey o zamanın deneyimini kolay kolay karşılayamaz. Onun bir değeri var, her şey eski ve değeri var diye sonsuza kadar gitmek zorunda da değil.

Emek Sineması da çok üzücü, korkunç bir hikaye. Onu doğru düzgün anlatamamış olduğumuzu düşünerek de çok üzülüyorum.

Benim “Sinema” dergisiyle aramda ilk iş görüşmemi yapmış olmam kimseyi ilgilendirmez, benim bir anım o ama 25 yıllık bir dergide bizden daha sonra gelecek bir kuşağın anısı olma olasılığı, yazı yazma olasılığı vardı ama artık yok o.

Alkazar Sineması, Emek’ten de eskiydi. Rokoko mimarisine sahip  inanılmaz bir salonu vardı. Bir zamanlar bir altın çağ yaşıyor, biraz yavaşlıyor sonra 70’lerde tekrar bir altın çağ yaşıyor, sonra darbe, ekonomik çöküş,  seks furyası derken tekrar aşağıya düşüyor, 90’ların ortasında yeniden canlanıyor, o dönemde ben Alkazar’da çok film seyrettim. Zamanla 2010’lara doğru alışveriş merkezleri kuvvetlenince orası tekrar bir düşüş yaşadı. Ama bu seferki son gidişinden sonra bir daha geri gelmesi zor görünüyor.

Bunun çıkışı da vardır, çünkü mutlaka insanlar sıkılacaklardır, o birbiriyle aynı sitelerde oturmaktan, değişik bir şey olsun isteyeceklerdir. Eski, tekil bir geçmişi olan, anlatabileceğimiz, binasının bir özelliği olan bir yer olması istenecek. Ama o yok. Bütün bağlantılar tamamen koparılıyor.

100 küsür yıllık bir geçmişi vardı Emek Sineması’nın, tamam bugün gitmiyor olabilir insanlar. Ticari konjonktürde önemini kaybetti diye o zaman bugün bunu yok edeceğiz gibi bir algı var. Süleymaniye Camii kullanılmıyor, cemaat öbür tarafa gidiyor diye camiiyi yıkamayacağımıza göre yani her şeyi bugünün perspektifi ile değerlendirirsek ne kadar doğru olur.

Derginin de durumu buna benziyor, keşke kapatılacaksa bile daha uzun süreli konuşulup düşünme fırsatı verilebilseydi. Acaba, “Şu an bu dergiyi bu şekilde çıkartmak olası değil, online çıkartabilir miyiz bir süre?” diye düşünülebilirdi, sorulabilirdi. Derginin Ocak sayısında Inside Llewyn Davis (2013) ’in posterini verecektik. Ocak sayısı bitmişti yani. Ve bitmiş bir derginin son sayısı çıkmadı. Yayın kültürüne göre bir son yapılması daha uygun olurdu. Örneğin dizilere bir veda bölümü çekilmesine izin veriliyor.  Bir şeyleri sonlandırırken önem vererek bitirmek var, “Bunu devam ettiremiyoruz artık” demek var, kimse kimseden ticari olarak zarar edilen bir işin sürdürülmesini bekleyemez ama orada çalışan insanların, okuyucuların varlığına saygı duyarak bu işi yapmak da mümkündü. Aniden kapatmak, o bir kalemde atış, yayın kültürüne uygun olmadı, üzücü oldu.

 

2013 Ağustos’ta Fil’m Hafızası’nın Tematik Gece etkinliğine konuk oldunuz. Tematik Gece’yle ilgili yorum ve önerilerinizi paylaşabilir misiniz.

İlk kez tanımadığım insanların önünde gösterildiği için çok heyecanlanmıştım. Açıkçası başka birisinin yaptığım bir işi seyretmesi henüz başa çıkabildiğim bir his değil, bu öğrenmem gereken bir şey. O gösterimi yüreğim ağzımda seyretmiştim. Bana  “Hadi gel kısa film gecesi yapalım, çok ucuz olmayan ve bence ulaşımı zor olan bir yerde yapalım, insanlar gelecek” deseler, “olmaz o iş” derim. Bana yıllar içinde şu filme yatırmışım, gitmemiş; bunu çekmişim, kimse seyretmemiş gibi bir yorgunluk geliyor ama bu yorgunlukta olmayan bir grup gerçekleştirebiliyor bunu ve süreklilik sağlayabiliyor. Fil’m Hafızası ekibinin gönüllülerden oluşması da farklı bir enerji katıyor, gönüllü bir insan ne kadar hata yapabilir ki, zaten o işi yapmak istediği için yapıyor. Bu örnekleri görünce insan şunu söylemeye başlıyor, “şimdiye kadar olmaz dedik ama belki de olur”.

Başka Sinema ile Bir Film olarak biz çok yakın bir yerde duruyoruz, bizim çözüm ortağımız gibi. Başka Sinema, filmlerimizi gösteriyor. Başka Sinema ekibiyle çok yakın arkadaşız. Onlar da geldiler Tematik Gece’ye. Başka Sinema toplantılarında biz Fil’m Hafızası’nın yaptıklarını konuştuk.

Bence öyle bir zamandayız ki, hepimiz aslında aynı şeyi yapıyoruz, siz insanları dışarı çıkarıp kısa film seyrettirebildiğiniz için insanlar sonra sinema ile ilgili bir şey okumak istiyorlar ya da Facebook’taki o gruptan günlük bilgi aldıkları için o filmi merak ediyorlar, benim filmlerime geldikleri için öbür tarafa gidiyorlar. Aslında Bant dergisi de Altyazı da Sinema da ya da bağımsız yeni sinemacılar da ister seyircisi olalım ister gönüllüsü ister çalışanı olalım aynı geminin içindeyiz.

Fil’m Hafızası bende, biz daha çok şey yapabiliriz ve insanlar bunu istiyorlar fikrini uyandırdı. Kendi filmimin gösterilmesi haricinde, insanların kalkıp film izlemek için gelebildiklerini görmek çok güzel bir his.

Bloom’da çok eğlenceli bir gece geçirdik. Sonra sizde gördüklerimden Başka Sinema’da bunları gösterseniz diye önerilerim de oldu. Mesela Hala (2012) çok güzel bir Türk belgeseli, izlenmesi için bu filmi önerdim. Onlar da seyrettiler ve çok beğendiler. Belgeseldeki İhsan Hala’yı davet ettiler. Salonda tüyleri diken diken eden bir atmosfer vardı. İhsan Hanım, Manisa’nın bir köyünde yaşayan bir şekilde kendini kabullenme ve kabullenilme konusunda bir yol almış trans bir birey. İnsanlar filmi izlerken gerçekten eğlendiler, sonra da oradan birisini görünce  çok hoşlarına gitti.Bu film 1 sene önce çekilmiş ve kaybolmuş bir film. Fil’m Hafızası’nda seyrettik, daha sonra ben “baksanıza” dedim, onlar tekrar gösterdiler, çarşaf çarşaf Show TV’den Miliyet’e tekrar haber oldu.

Fil’m Hafızası’nın bu işi sürdürülebilir şekilde götürebiliyor olmasına hayranım.

Bir de Divxplanet’e hayranım. Daha bir filmin adını yeni koyduk, Telekinezi (2013) diye, anında alt yazılarının hazır olduğunu gördüm. Büyük bir azim, sinema sevgisi çok şeye kadir.

Yazar Hakkında

cagin

1980'de dünya tiyatrolar gününde doğdu. Doğma büyüme Bandırma'lı olup İstanbul Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği'ni kazandığı zaman İstanbul'a geldi ve hala İstanbul'da yaşamaya devam ediyor. Önde gelen bir telekomünikasyon firmasında proje yöneticisi olarak çalışıyor. Boş zamanlarında film izlemeyi ve kitap okumayı seviyor. Sinema'ya olan ilgisi dedesinin makinistlik günlerine kadar uzanıyor.

Yazarın Diğer Yazıları

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.