Michael Haneke, gerçekçi, rahatsız edici ve sarsıcı olarak nitelenen filmleriyle günümüz Avrupa sinemasının en dikkat çeken ve özgün yönetmenlerinden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Filmlerinde genel anlamda Avrupalı modern toplum hayatının buhranlarına, tüketim toplumu insanlarının kaçınılmaz iletişimsizliğine ve yabancılaşmasına, yozlaşan değerler eşliğinde çökmekte olan burjuva ideolojisinin eleştirisine, medyanın toplumsal hayat üzerindeki baskılayıcı, yönlendirici ve gözetlemeci etkisine, şiddet ve şiddet kullanımının sunumuna yer veren Haneke’nin net bir şekilde belli olan siyasi ve ideolojik tavrı filmlerinin ayırt edici özelliği haline gelmiştir.

Haneke filmlerindeki temel niteliklerden biri de, izleyiciyi sorgulamaya yönelik iflah olmaz bir isteğin varlığıdır. “Duygusal buzlaşmanın”, kayıtsızlığın ve görmezden gelmenin hüküm sürdüğü bir dünyada gezinen kamerası en nihayetinde, içine sürüklendiğimiz bu dünyanın aslında kurgu olmadığını, perdede görünenlerin gerçek tanığı, belki de suç ortağı olduğumuzu hissettirerek huzursuzluğumuzla bizi baş başa bırakır.

Bu yazının konusunu oluşturan ve ülkemizde “Saklı” adıyla gösterime giren 2005 yapımı Caché ile Haneke bizleri entelektüel bir Fransız burjuva ailesinin son derece sıradan ve nezih görünen yaşamına sokar. Filmde Georges (Daniel Auteuil) ve Anne Laurent’in (Juliette Binoche) oğulları Pierrot (Lester Makedonsky) ile sürdükleri sakin, sorunsuz ve steril görünen hayatlarının kendilerine gönderilen gizli kamera görüntüleri ve bir takım tedirgin edici çizimlerle bir anda altüst oluşu anlatılmaktadır.

Filmin ilk sahnesi ailemizin evinin dış cephesini görüntüleyen uzun bir tek çekimle açılır. Ne olduğunu veya ne olacağını merak ettiğimiz dakikalar boyunca kadraja çarpıcı hiç bir şey girmez. Açılış sahnesi gerçeği olağanca çıplaklığı ile yansıtma gayretinde olan bir yönetmenin filmini izlemek üzere olduğumuzun sinyalini veren yalın bir giriştir. Rahatsız edici bekleyiş sürer ve bizler de yerimizde kıpırdanmaya başlarken görüntülerde kayda değer “hiç bir şey” olmadığından bahseden ilk konuşmaları duyarız.

Bu ilk sahnenin ardından filmi izlemeye devam ettiğimiz dakikalar boyunca gerçekten de alışılmadık, çirkin ya da şüpheli “hiç,bir şey”le karşılaşmayız. Georges başarılı bir televizyon programcısıdır, karısı Anne ise bir yayınevinde çalışmaktadır. Mutlu bir evlilikleri, güzel bir evleri ve sevimli bir çocukları vardır. Evet, her şeyiyle mükemmel bir ailedir karşımızdaki ve yönetmenin (ya da görüntüleri gönderenin) bu aileyle ne gibi bir derdi olabileceğini anlayamayız. Ancak film ilerledikçe Laurent ailesinin huzurunu bozan bu görüntülerin, geçmişte yaşanan bazı tatsız anıların canlandırılması ve sorgulanması için gönderildiğini fark ederiz. Georges yaşamına yönelik bir tehdit olarak algıladığı bu görüntüler ile geçmişine döner ve çocukluğunda evlerinde çalışan Cezayirli bir ailenin oğlu olan Majid’i anımsar. Majid’in anne ve babası 17 Ekim 1961’de Paris’teki kanlı gösteride polis tarafından katledilip Seine nehrine dökülen göçmenler arasındadır. Bu olaylardan sonra kimsesiz kalan Majid, Georges’un neden olduğu bazı olaylar yüzünden evden uzaklaştırılır ve yetimhaneye gönderilir.

Haneke, özelde kişisel suçluluk hissi ve bunun reddedilmesi, geniş anlamda ise Cezayir’deki Fransız işgali ve sömürgeciliği üzerine bir öykü olarak tanımladığı Caché ‘de bilinçli olarak seçtiği ve hedef tahtasına koyduğu bu aydın-burjuva ailesi ile aslında bütün bir toplumun hatırlanmak istenmeyen veya inkar edilen geçmişine gönderme yapar. Özellikle toplumsal sorumluluk bilincini yerleştirmiş ve farkındalık yaratmaya yönelik bir çaba içerisinde olması beklenen üst sınıf aydın kesimi üzerinden, Fransız toplumunun geneline sirayet etmiş olan ve yüzleşilmesi gereken sömürü, işgal, soykırım gibi olgulara karşı kayıtsız kalma durumunu net bir şekilde eleştirir.

Georges’un Majid’e karşı takındığı “görmezden gelme” tavrı, batının “kendisinden olmayana”, diğer bir deyişle alt sınıf göçmenine karşı takındığı dışlayıcı tavırla bağdaşır. Georges’un sorunu çözmeye değil, ondan kaçmaya ve “lekesiz” yaşamını huzurlu bir şekilde devam ettirmeye yönelik tutumu ile batının kendi yayılmacı politikalarının bariz bir sonucu olmaktan çok, başlı başına bir sorun kaynağı, güvenliklerini tehdit eden ve “rahatsızlık veren” bir unsur olarak tanımladığı göç ve göçmen meselesine bakış açısı arasındaki benzerlik dikkat çekicidir. Ayrıca filmde, batılı toplumların Ortadoğu’daki savaşlara yönelik aynı nitelikteki umursamaz ve unutkan tavrının eleştirisinin yapıldığını da görürüz. Georges ve Anne’nin arka planında yer alan açık unutulmuş televizyondaki işgal ve savaş g&örüntüleri eşliğinde, televizyona bir kez olsun dönüp bakmadan faturalarından, oğullarından ve sorunlarından bahsettikleri sahne için bu umursamazlığı ve yalıtılmışlığı aktaran en somut anlardan biridir, diyebiliriz.

Film, batı insanının kendisinden olmayana karşı takındığı görmezden gelme tavrının yanı sıra, uzak ya da yakın tüm insanlar arasında hüküm süren tahammülsüzlük ve samimiyetsizlik olgularını da irdelemekten çekinmez. Nitekim Georges’un, işyerine göen siyahi bir gence hakaret ederek bağırması, içindeki bastırılmış tahammülsüzlüğü ve nefreti dışarı vurduğu an olarak okunabilir. Öte yandan, geçmişte bırakmak istediği olayları ve anıları kendisine en yakın kişiler olan ailesinden bile saklaması da en samimi ilişkilerde bile kendini gösteren yabancılığın ve duygusal mesafenin birer tezahürü olarak gösterilebilir.

Sinematografik tercihlerini durağan ve uzun çekimlerden yana kullanan Haneke’ye göre bu çekimler, her şeyin kitle iletişim araçları, özellikle televizyon vasıtasıyla çok çabuk sunulduğu, geçiştirildiği ve tüketildiği bir ortamda seyirciye durma, düşünme ve gördüğünü idrak etme fırsatı sağlayan estetik birer araç konumundadır. Kurgu, izleyiciyi güdümleyen bir araç olmaktan çok filmsel zamanı gerçek zamana olabildiğince çok yaklaştırarak izleyiciyi gördükleri üzerine fikir yürütmeye teşvik etmelidir. Nitekim filmin açılış ve bitiş sahnesi gözönüne alındığında yönetmenin vurgulamak istediği çok daha açık biçimde ortaya çıkar: Temiz görünümlü ve olaysız bir sokak ile Pierrot’nun okulunun uzayıp giden çekimi, görünenin arkasındaki gerçeği idrak etmeyi tamamen seyirciye bıraktığının göstergesidir. Bu şekilde Haneke’nin, aynı zamanda “görünen” ile “asıl olan” arasındaki farka dikkat çekmeye çalıştığını da söyleyebiliriz. Odak noktasında yer alan ailemizin parlak ve lekesiz görünen yaşamı üzerindeki yaldızı kazımaya başladıkça yavaş yavaş önümüze serilen, vicdanı lekeyen, görünenin ötesindeki gerçeği de keşfederiz. Filmlerin seyirciyi eğlendirmesini değil, sarsması gerektiğini savunan Haneke böylelikle, kendine özgü, üslubuyla izleyiciyi huzursuz etmekten ve rahatını kaçırmaktan da hiç çekinmez. Filmlerine ağır bir karamsarlık duygusunun egemen olduğundan dem vuranlara ise şöyle cevap vermiştir:

“Kötümser olanlar, eğlencelik filmleri yapanlar… İyimser kişi, insanları sarsıp kayıtsızlıktan kurtarmaya çalışır. “

Sanayi ve refah toplumlarının (Haneke filmlerine de sıklıkla konu olan) bastırılmış şiddet ve tahammülsüzlükle bütünleşen yabancılaşması ve kendini “diğerlerinden” yalıtma arzusu tarihsel çerçevesi ve ideolojik kökenleri içerisinde (başka bir yazının konusunu oluşturacak biçimde) kapsamlı olarak incelenirse, Caché’nin kişisel bir vicdan sorgulaması ve reddediş şeklinde ortaya çıkan hikayesinin barındırdığı alt metnin felsefi ve siyasal vurguları da daha net bir biçimde algılanabilecektir. Karşımızda içinden çıktığı kültürün maddi ve manevi koşullarını tüm gerçeğiyle masaya yatırmaktan çekinmeyen bir yönetmenin sineması yer almakta. Derdini aktarmaya çalışırken taraf olmaktan hiç de çekinmeyen bir şekilde üstelik. Kaybedecek bir şeyi olanların ve olmayanların dünyasında…

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.