Neden Dışavurumculuk?

Dışavurumculuğun ne olduğunu anlamak için ”dışa vurmak” öbeğinden başlamak gerekir. Dışavurmak üzerine düşünürken akla gelen ilk şey içerideki bir şeyi dışa vurmaktır. İnsan üzerinden düşündüğümüzde tabii ki durum hislerin ve düşüncelerin dışa vurulması haline dönüşür. Bu da aslında bir akım olarak dışavurumculuğun temelini oluşturur. Görünmeyeni görünür kılmak bu akım içerisinde esastır. Bir diğer akılda tutulması gereken nokta ise dışavurumculuğun kişisel bir şey olmasıdır. Yani dışavurumcu eserler öznel bir yargının ya da hissin başka bir özne tarafından anlaşılmasını amaçlar. Amaç gerçeği olduğu gibi yansıtmaktan çok kendi gerçeğini yansıtmak olduğu için konular, sembolik anlatımlar, soyut kullanımlar, çarpıtılmış gerçeklikler ve doğalcılık karşıtı bir tutum üzerinden işlenir. Hareket noktası, sanatçının iç dünyası, kendi öznel dünya algısı olur.

Neden Sinemada?

Dışavurumculuğun sinemaya giriş sebeplerini iki koldan incelemek mümkündür: ekonomik nedenler, anlatım kolaylıkları. Ekonomik sebeplerden bahsederken bu akımın sinemada kullanıldığı dönemden ve yerden başlamak gerekir. Burada Almanya ve Weimer dönemi göze çarpar. Savaş sonrası Almanya”nın çöken ekonomisi ve politik çıkmazları sosyal durumu ziyadesiyle etkiledi. Halkın içinde bulunduğu bu buhran, bir grup tarafından entelektüel ve artistik birikime dönüştürüldü. İnsanlar içinde bulundukları durumu dışarı bir şekilde yansıtmalıydı ve az önce tanımladığımız gibi ”dışavurumculuk” bu çerçeve için biçilmiş kaftandı. Kişilerin kendi iç dünyalarını yansıtmak için diğer film sektörlerindeki gibi özel efektlere yahut büyük bütçelere gerek duyulmadığı anlaşıldı. Ve Almanya”da sinema sektörünün içine düştüğü bu açmaz, kendi tarzını doğurdu.

Dışavurumculuğun sinemada görülmesinin tek sebebi ekonomik dinamikler değildir. Dışavurumculukta altı çizilen şeylerin hepsi aslında sinema içinde kendilerine kolayca yer bulabilecek türden noktalardır. Sinemanın görsel bir araç olması burada en büyük önemi taşır. Görülmeyeni göstermek amacı güden dışavurumculuk için sinemanın mizansen ve sinematografik özellikleri büyük bir potansiyel oluşturur. Genel olarak döneminde bu anlayışla çekilen filmlerin sessiz olduğu düşünülürse sinemanın işitsel yönüne bakmamızın bir gereği kalmaz.

Bir filmi izlerken hikâyenin atmosferini izleyiciye yakalatan en önemli etkenler mizansen ve sinematografiden kaynaklanır. Mizansen derken bir filmin tüm kostüm, oyunculuk, ışık, renk, makyaj ve set tasarımı, sinematografi derken de kamera açısı ve kadraj kararları gibi teknik konular anlaşılır. özellikle sessiz filmlerde filmin tüm hissiyatını ve gidişatını bu görsel öğeler belirler. O zaman tüm bu öğeler, uygun şekillerde kullanıldığında nesnel bir dünyayı anlatabileceği gibi tamamen öznel bir dünyanın da kapılarını açabilir.

Dışavurumculuğa Bir Güzelleme: The Cabinet of Dr. Caligari


The Cabinet of Dr. Caligari (Robert Wiene, 1920), filmin anlatıcısı olan Francis”in, arkadaşıyla birlikte gittiği karnavalda Caligari ve onun kontrolündekiuyurgezer Cesare ile karşılaşmasını anlatmasıyla başlar. İzleyiciler Cesare”ye istedikleri soruları sorabilir ve karşısında kesin yanıtlar alırlar. Francis”in arkadaşı Alan, Cesare”ye ne kadar yaşayacağını sorar ve ertesi gün şafak vaktine kadar yanıtını alır. Kehanetin tutmasıyla birlikte olaylar iyice alevlenir. Francis bu durumdan şüphelenerek nişanlısı Jane ile birlikte Caligari”nin kim olduğunu ve bu cinayetle bir ilgisinin olup olmadığını araştırmaya başlar. Fakat bu durum Jane”in kaçırılması ile son bulur. Caligari, Cesare”ye Jane”i öldürmesini emreder ancak Cesare Jane”den o kadar etkilenmiştir ki bunu yapamaz.

Bir araştırma sonucu Francis, Caligari”nin aslında akıl hastanesinin başhekimi olduğunu öğrenir. Gizlice günlüklerini okur ve Caligari isminde uyurgezerleri yönlendirip cinayetler işleten bir keşişin hikâyesine olan düşkünlüğünü fark eder. Filmin sonu ise şaşırtıcıdır. Son ana dek Francis izleyiciyi Caligari”nin Cesare ile işbirliği içerisinde cinayetler planlayan bir akıl hastası olduğuna inandırır. Son sahne ile Caligari”nin içerisinde Francis, Jane ve Cesare”nin yattığı bir akıl hastasının başhekimi olduğu anlaşılır. İzlenilen tüm hikâye Francis”in fantezilerinden başka bir şey değildir.

Film sessiz olduğu için diyaloglara dair elimizdeki tek ipucu kullanılan ara başlıklardır. Ancak film, asıl içeriğini görsel malzeme ile ortaya koyar yani film anlatmak yerine göstermeyi tercih eder. Tam da bu yüzden film dışavurumcu sinemanın en güzel örneklerinden biridir. Filmin dikkat çekici set tasarımı, kostümleri, makyajları, kullanılan renkler, kamera açıları hep içeriği kuvvetlendirmeye yöneliktir. Peki, bir akıl hastasının kendi iç dünyasında şekillendirdiği bir hikâyeyi, onun algıladığı haliyle nasıl anlayabiliriz? Sinemanın içinde barındırdığı tüm bu görsel malzeme bize nasıl yardımcı olur?

öncelikle film boyunca kullanılan görsel malzemelerin çoğu izleyiciye karakterleri tanıtmak amaçlıdır. Bunun en önemli sebebi, filmin başında ve sonunda aynı karakterlerin farklı kişiliklere bürünmesidir. Filmin başında kötü niyetli olduğuna inandığımız Caligari ve Cesare, filmin sonunda tamamen farklı kimlikler olmaktadır. İzleyicinin bu geçişi yakalayabilmesi için – filmde ses olmayışının yarattığı boşluğu da hesaba katarsak- karakterleri çok iyi göstermek hatta adeta içini dışına yansıtmak gerekir. İşte filmdeki dışavurumcu etkiler burada ortaya çıkar. Cesare”nin bir ölü kadar beyaz suratı, gözündeki siyah makyajı ve bir gölgeden farksız simsiyah kostümü dehşet vericidir. Caligari”nin siyah pelerini, abartılı oyunculuğu ve hatta saç modeli hiç şüphesiz kötü niyetinin, belki de zıvanadan çıkmışlığının kanıtıdır. İzleyici karşısındaki karakterlerin görünüşünden ve hareketlerinden o kadar etkilenir ki, filmin sonuna dek katillerin onlar olduğundan bir an bile şüphe duymaz.

Filmin sonunda ise yaratılan istenen algı aynı malzemelerin farklı kullanımlarıyla tam tersine döndürülür. Caligari, masumiyetin simgeleyen renk olan beyaz bir önlük giyer. Bu önlük aynı zamanda izleyiciyi Caligari”nin doktor olduğuna inandırır. Cesare, Francis ve Jane”in akıl hastası olduğu da yine kostümler ve mekân ile desteklenir.

Filmin başından beri kullanılan bir diğer görsel malzeme ise set tasarımıdır. Tüm set yağlı boya tablolardan oluşur. öyle ki filmin kimi yerlerinde ışıklar ve gölgeler bile boya ile yapılmıştır. Dışavurumculuğun çıkış noktasının resim sanatı olduğu düşünüldüğünde bu durum çok da abesle iştigal değildir. Kişilerin iç dünyalarını yansıtmalarının en elverişli yollarından biri hislerin resmedilmesidir. Bu bakış açısı ile film boyunca dekor olarak kullanılan tüm resimler biraz daha anlam kazanır. Filmin ana hikâyesi yani Francis”in anlatıları aslında bir delinin fantezilerinden başka değildir. O halde, dekor olarak kullanılan tüm resimler de Francis”in kendi dünyasını resmedişinden başka bir şey değildir. Filmin sonunda, yani Caligari”nin doktor olduğu ve Francis”in hasta olduğu gerçek dünyaya dönüşte, dekorlarda olan değişiklik de çok açıktır. çarpık, yamuk ve doğal dışı bir görsel algı kendini tamamen dönemin akıl hastanelerine benzeyen bir resme bırakmıştır. O ana kadar her şey bir delinin bakış açısındandır. Bükülmüş dağlar, yamulmuş ağaçlar, göğe kadar uzanan sivri çatılı evler hep bu algının oluşması için kullanılan grafik elemanlardır.

İlk izleyişte garip bir izlenim bırakan tüm bu kullanımlar, aslında izleyiciye tüm hikâyenin hissiyatını verir. Dışavurumculuğun da sinemada ortaya çıkışı budur. İzleyici artık yönetmenin dünyasındadır. Garipsediği, anlamlandıramadığı birçok şeyle karşılaşır ancak ”bunun burada ne işi var” diyemez. Her şey izleyiciyi daha da filmin içerisine sokmaktadır. Renklerin ve şekillerin sembollerinin etkili kullanımı, izleyicide bilinçaltını yoklayarak anlamlandırma süreci başlatır. Bu da pasif bir izleyiciyi yerine, aktif ve dinamik bir izleyici gerektirir. Dr. Caligari ileriki süreçlerde Film Noir ve sürrealist sinemayı etkisi altında bırakan, dışavurumcu bir anlayışla yapılmış güçlü bir filmdir.

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.