İnsanların sosyal gerçekliği kurgusal olarak yeniden inşa edebilmesinde önemli bir yere sahip olan sinema, izleyicilerin bakış açısına ve algılarına her zaman etki edebilen bir sanat dalı olmuştur. Şimdiye kadar deneyimlenmemiş, bundan sonra belki de hiç deneyimlenmeyecek süreçleri insanlara hissettirme konusunda büyük bir role sahiptir. Hiç tecrübe edilmemiş mekânların tasviri ve yaşattığı atmosferin sinematik temsiliyeti, izleyicinin bu ortamları imgelemesini sağlar ve algılarında etkili olur. Hapishane ve mahkûm temalı filmler de izleyicinin büyük bir kısmının daha önce hiç bulunmadığı ortamları mekân olarak belirlediği için sinemanın bu etkin yönünü yansıtan filmler arasında yer alır. Demir parmaklıkların arka tarafı, o ortamı yaşamamışlar için bir sırdır ve ancak aktarımlar yoluyla öğrenilebilir. Yönetmenlerin yorumlarıyla harmanlaşmış hapishane sinematografileri de bu aktarımın temel araçlarından biri olmuştur.

Hapishane atmosferini ve mahkûmları temel konu olarak belirleyen filmler, genellikle hapishane deneyiminin sistematik doğasını, özellikle de mahkûmları sayılara ve istatistiklere dönüştüren insanlık dışı süreci vurgular. Süreç genellikle yeni mahkûmların hapishaneye ilk girdiklerinde geçmesi gereken rutinlerle başlar. İzleyici, bilinmeyen ve korkutucu bir ortama giren tutukluyla kendini özdeşleştirerek, onun acemiliğine ve bilinmeyenden doğan endişesine ortak olur. Kimi zaman gardiyanlar ile mahkûmların bir hapishane bünyesinde tamamen birbirine düşmanlaşıp iki zıt kutup oluşu, güç gösterisi ve şiddet dolu davranışlarla birlikte somutlaşırken; kimi zaman da bu filmlerin sarkastik hikâyeleri adalet ve hukuk sistemine göndermeler barındırır. Kısıtlanmış hayatlara, ceza sistemine ve tutuklulardan oluşan topluluğun birlikte yaşamlarına bir bakış açısı sunar.

I Am a Fugitive From a Chain Gang (Yön. Mervyn LeRoy, 1932)

Gerçek bir mahkûmun anılarından esinlenilerek ortaya çıkan film, Çavuş Allen karakterinin yaşantısını konu alır. Birinci Dünya Savaşı sonrası normal hayatına tekrar alışmaya çalışan Allen, kötü tesadüfler sonucunda hiç bulaşmadığı bir suç sebebiyle hüküm giyer. Sert ve insanlık dışı bir otoriteye maruz kalınca çareyi firar etmekte bulur ve kendisine mühendislik alanında bir kariyer yolu çizer fakat kimliği tespit edildiğinde tekrar mahkûmiyet hayatına geri dönmek durumunda kalır.

Masum bir insanın sebepsizce alt üst olan hayatını aktaran film, dönemin adalet sistemine, cezaevindeki otoriter sisteme ve sert çizgilere yaptığı göndermeler bakımından hapishane temalı filmler arasında önemli bir konumda yer alır.

Brubaker (Yön. Stuart Rosenberg, 1980)

İdealist bir cezaevi müdürü olan Henry Brubaker, yeni atandığı cezaevinin gerçek koşullarını anlayabilmek için bu koşulları yaşaması gerektiğine inanır. Bu amaçla hükümlü kılığına girer ve diğer hükümlülerin arasına karışır. Karşılaştığı manzara tahmin ettiğinin çok ötesinde çıkar. Mahkûmların maruz kaldığı sert ve insanlık dışı şartlara, görünmeyen hiyerarşik yapılaşmalara ve çürümeye mahkûm bırakılmış hayatlara şahitlik etmesi, Brubaker’ın bu sisteme karşı zorlu bir mücadele vermesi için bir başlangıç olacaktır.

Adalet sistemi tarafından uygun görülen cezanın çok daha fazlasına maruz kalan suçlular, “boşverilmiş” hayatlar ve idealist bir cezaevi müdürü ekseninde ilerleyen film, adalet sisteminden insan haklarının ihlâline kadar birçok konuya gönderme yapar.

“Ben bir insanım, her ne kadar suç işlemiş olsam da bir insanım. Senden saygı istiyorum müdür, bir parça saygı!”

Un Prophète (Yön. Jacques Audiard, 2009)

On dokuz yaşında genç bir Arap olan Malik, altı yıllık mahkûmiyet cezası almıştır. Okuma-yazma dahi bilmeyen ve içine kapanık bir mizaçta olan başkarakterimiz, genel suçlu profiline göre daha farklı görünmektedir. Fransa’nın kasvetli hücrelerinde kolayca manipüle edilebilen ve otoriteye boyun eğebilen bir benlik olarak algılanır. Zaman geçtikçe bulunduğu ortama ve çevreye yavaş yavaş uyum sağlamaya başlayan Malik, hikâye ilerledikçe bambaşka bir insana dönüşür. Aşina olmadığı sosyal bir ortama uyum sağlayan benliğin keskin dönüşümünü anlatan film, hapishanededeki zorlamalar ve boyun eğmek durumunda kaldığı insanlarla birlikte maruz kaldığı sistemi de gözler önüne serer.

Starred Up (Yön. David Mackenzie, 2013)

Psikoterapist Jonathan Asser’ın senaristliğini yaptığı filmde, genç mahkûm Eric’in hayatı ele alınır. Ailevi durumundan dolayı şiddetin kucağında yetişen Eric, genç yaşta cezaevine düşmüştür. Saldırgan tavırlarına burada da devam edince, babasının da bulunduğu yetişkinler koğuşuna bırakılır ve bu son derece gerilimli bir hikâyenin başlangıcı olur. Alışık olmadığı zorlu dünyaya uyum sağlamaya çalıştığı bu süreç, Eric’in kendisini kabul ettirme çabasına ve babasıyla bir bağ kurmasına yelken açan bir maceraya dönüşür.

İngiltere’de bir cezaevinde ilerleyen film, şiddet eğiliminin doğuşu ve dönüşümünü, klişelerin dışında bir baba-oğul ilişkisini de içine katarak hapishane gerilimiyle birlikte anlatır.

The Stanford Prison Experiment (Yön. Kyle Patrick Alvarez, 2015)

2015 Amerikan yapımı filmde, Doktor Philip Zimbardo’nun 1971 yılında Stanford Üniversitesi’nde çalışırken yaptığı literatüre “Zimbardo Deneyi” olarak geçen deney süreci Kyle Patrick Alvarez’in yorumuyla yeniden yaratılır. Sonuçları Zimbardo’nun tahminlerinin çok ötesinde gerçekleşen ve kötü bir şöhrete sahip olan deney, yirmi dört öğrencinin katılımıyla gerçekleşmiştir. Deneye katılan öğrenciler mahkûm ve gardiyan rollerine bürünmek üzere iki gruba ayrılır. Rollerini giderek benimseyen öğrenciler için hissedilen duyguların keskinliği giderek gerçekliğe bürünür. Orta sınıf lisans öğrencilerinin sadistçe otoriterliğe ve itaatkâr kurbanlara dönüşümü ürpertici bir şekilde kendini göstermeye başlar. Dr.Zimbardo’nun danışmanlığını yaptığı filmde güç olgusu ve gücü elde edenlerin çarpıcı değişimiyle birlikte; güç karşısında çaresiz hissedenlerin umutsuzlukla birleşen ve eylemsizliğe dönüşen davranışları da tüm yönleriyle yansıtılır.

Duvar (Yön. Yılmaz Güney, 1983)

Yaşanmışlıkların Yılmaz Güney yorumuyla tekrar harmanlanması sonucu ortaya çıkan Duvar (1983), suça yönlendirilmiş ve dört duvar arasına sıkışmış çocukların hayatına izleyiciyi konuk eder. Darbe dönemi sonrası tutukluların bulunduğu cezaevinde geçen film, bir çocuk koğuşunu ön plâna alır. Hayatlarının henüz başında olan çocukların sınırlanmış yaşamlarına, hayalgüçlerine ve umutlarına balta vurulmuştur. Onların geleceğe dair tek bir hayali vardır: Şartları daha iyi olan bir hapishaneye gidebilmek. Suç ve ceza sistemini sorgulatan ve politik sinemamızın en önemli filmlerinden biri olan yapıt, 1983 yılında Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’ye de aday gösterilmiştir.

A Prayer Before Dawn (Yön. Jean-Stephane Sauvaire , 2018)

İngiliz boksör Billy Moore’un gerçek hikâyesini konu alan film, Tayland’ın vahşi hapishanelerinin birinde geçer. Maruz kaldığı vahşi cezaevi hayatı, Billy’yi bitmek bilmeyen bir buhrana sürükler. Giderek zorlaşan hapishane şartlarından bunalan Billy için tüm bu pisliklerden kurtuluş yolu kick boks turnuvası olur. Özgürlüğünü geri kazanabilmek için amansız bir mücadeleye girmeye hazırlanan Billy, bir kavgadan diğer kavgaya giden aksiyon dolu bir maceraya atılır. Gerçek mahkûmların da bulunduğu bir oyuncu kadrosuyla çekilen film, hapishanenin cehennemi andıran kargaşasını gözler önüne serer.

Uçurtmayı Vurmasınlar (Yön. Tunç Başaran, 1989)

Gözlerini bir hapishane koğuşunda dünyaya açan Barış, annesinin hükümlü olmasından dolayı cezaevinde büyümek zorundadır. Dünya onun için dört duvardan ve cezaevi avlusundan ibarettir. Görebildiği insanlar sadece koğuş arkadaşları ve gardiyanlardır. Şiddete ve zulme dair her türlü olaya şahitlik eden Barış’a, hapishanede tek ilgi gösteren kişi İnci olur. Onun için, sevgi ve dostluk gibi kavramlar İnci ile aralarındaki bağ sayesinde şekillenir. Barış için özgürlüğün simgesi olan yegâne nesne, avlunun üzerinde zaman zaman beliren bir uçurtmadır.

Feride Çiçekoğlu’nun aynı isimli romanından uyarlanan film, dört yaşında bir çocuğun, kısıtlanmış hikâyesini çarpıcı biçimde anlatır. Sevginin ve dostluğun, özgürlük ve umut gibi kavramlarla karışımı, kadınlar koğuşunda büyüyen bir çocuğun gözünden, tüm yalınlığıyla yansıtılır.

Celda 211 (Yön. Daniel Monzón, 2009)

Bir cezaevi görevlisi olan Juan, yeni işe başladığı hapishanede görevlilerle birlikte tanıtım turu sırasında başına düşen bir parça sebebiyle bayılır. Doktorları beklemek adına 211 numaralı hücrede dinlendirilirken, hapishanede bir isyan başlar ve baygın bir şekilde yatmakta olan Juan geride bırakılır. Tam bir kaosa uyanan ve ne yapacağını bilemeyen Juan, kimliğinin farkında olmayan mahkûmlara ayak uydurur ve onlar gibi davranmaya başlar.

Gerçek bir hapishanede, gerçek mahkûmların figuranlığıyla birlikte çekilen film, mahkûmlar arasında kalmış bir öteki tasvirini gerilim dolu bir şekilde yansıtır. Şiddet ve başkalaştırma gibi kavramlar bir cezaevi sınırları çerçevesinde tekrar anlamlandırılır.

Kaynakça

Kehrwald, Kevin. 2017. Prison Movies: Cinema Behind Bars. London and New York: Wallflower

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.