Tarihler, topraklar, isimler değişse de insanın hiç değişmeyen, kadim bir hikâyesi vardır. Bir bilinmeyenle başlayan bu hikâye, dönüp dolaşıp bu gizemin aşikâr olmasıyla sonuçlanır. Ancak nihayete eremesin diye bir nokta değil, her defasında sonsuzluğu çağıran “üç nokta” konur hikâyenin sonuna. Zira bu bilinmeyenin aşikâr olmasıyla başlayan bu son, ya bir kıyametin eşiğidir yahut yeniden doğuşun. Böylelikle insan nefes aldıkça, yaşadıkça, anlattıkça feleğin çarkı da aynı hikâyenin patikasında dönmeye devam eder; bir başka ismi, toprağı, tarihi yolculuğuna katık ederek.

Max ve Robert Eggers kardeşlerin kaleme aldığı karanlık hikâye de nitekim bu döngünün bir başka meyvesidir. Kaderleri bir deniz fenerinde kesişen iki adamın güç ve iktidar mücadelesini adım adım işleyen The Lighthouse (2019), kurgusunun köklerini mitolojiye ve edebiyata dayandırmıştır. Başlangıçta Edgar Allan Poe’nun “The Light-House” adlı öyküsünden yola çıkarak hikâyeyi gerilim unsurlarıyla ören Eggers kardeşler, daha sonra bu parçaları yeniden yorumlayarak -tabir yerindeyse- kendi deniz fenerlerini inşa ederler. Buna göre deniz fenerinde bekçilik yapmak üzere işe yeni alınan delikanlı Ephraim Winslow (Robert Pattinson), fenerde yıllardır görevli olan ihtiyar Thomas Wake (Willem Dafoe) ile dört hafta geçirecektir. Pek konuşkan biri olmayan Winslow, ihtiyar bekçinin talimatlarına uyarak çevredeki işleri kısa sürede öğrenir. Ne var ki başlangıçta samimi bir tutumla yaklaşan Wake, bir süre sonra Winslow üzerinde hiyerarşik bir güç kurmaya başlar. En başta Winslow’un deniz fenerine girmesini yasaklar; zira orada görmemesi gereken, yalnızca Wake’in bildiği çok özel bir şey vardır. Kurgunun başında bu “gizemli obje” imgesini tanıtan film, onu hem bir korku unsuru hem de hikâyeyi bir arada tutan bir temel olarak kullanır. Nitekim kurgunun ilerleyen adımlarında da deniz fenerinin efsunlu bir etkiye sahip olduğu sezilir.

Winslow, işe başlamadan önce feneri ve bulunduğu bölgeyi araştırıp sorgulamıştır. Buna göre etrafta fenere dair, denizkızlarının, açıklanamayan seslerin, çılgına dönen insanların zikredildiği tuhaf söylentiler dönmektedir. Wake de bir önceki yardımcısına ne olduğu sorulduğunda fenerin etkisine kapılarak aklını yitirdiğini, çalışmaya başladıktan kısa süre sonra da öldüğünü söyleyerek bu hikâyeleri pekiştirir. Başta anlatılanlara pek ikna olmayan Winslow, zamanla tuhaf görüngülerin ve bahsi geçen denizkızlarının etkisi altına girmeye başlar. Bulundukları ada, sanki onlarla konuşmakta, onları deniz fenerinden uzaklaştırmaya çalışmaktadır. Bir taraftan yaşadığı her garip olayla birlikte bir gizemin içine doğru ilerlediğini fark eden Winslow, diğer taraftan Wake hakkındaki gerçekleri öğrendikçe hayatının tehlikede olduğuna inanır. Kurgunun bundan sonraki kısmında iki bekçinin delilik ile sağduyu arasındaki gelgitleri; birbirleri ile ilgili gerçekleri öğrendikçe fiziksel şiddete, saldırıya varan bir güç mücadelesine girmeleri, sonunda da birbirlerine yenilmeden evvel deliliğe yenik düşmeleri anlatılır. Bir masal vardır ortada; gerçekliği kişiden kişiye, hatta bir andan ötekine değişir durmadan. İnanmaksa deliliğe davet edilen genç bekçiye kalmıştır. Peki, Winslow’u çılgına döndüren denizkızları gerçek midir? Wake’in eski yardımcısı, kendi eceliyle mi ölmüştür? Tüm bunlar bir yana, deniz fenerinde gizlenen gerçek nedir?

Hızlı sayılmayan temposuna rağmen izleyiciyi baştan sona bir gizem ve merak atmosferinde ağırlayan film, gerilim unsurları sayesinde akıcılığı yakalamıştır. Deniz fenerinin gizemi çerçevesinde şekillenen farklı hikâyeler Poe’nun üslubunu yansıtırken 1.19:1 açılı siyah-beyaz çekim, sanrıların verildiği sahnelerdeki uzaklaştırma ve yakınlaştırma biçimi, Hitchcock-severlerin hemen tanıyacağı bir hava oluşturmuştur. Bu anlamda farklı üslupları ve gelenekleri bir araya getirerek tanıdık pek çok tadı, modern kurgusunda sunan film, hem içerik hem de teknik anlamda zengin bir doku sunar. Filmin çok konuşulan bir diğer özelliği de oyuncu kadrosudur; genelde drama türünde görmeye alışık olduğumuz Robert Pattinson, The Lighthouse’ta yepyeni bir kimlik ve oyunculukla karşımıza çıkar. Özellikle filmin sonlarına yaklaşırken akıl sağlığını gittikçe kaybeden ve nihayetinde tamamen deliren karakterinin hakkını sonuna kadar vermiştir. İhtiyar bekçi rolündeki Willem Dafoe ise tecrübesini teatral bir üslupla konuşturmuştur. Burada izlediğimiz, bir efsanenin sahnelenişi midir? Godot’yu bekleyen Vladimir ile Estragon’un farklı yansımaları mıdır? Yoksa tarih boyunca süregelen iktidar mücadelesinin bir başka destanı mıdır? Tüm bu unsurlar göz önüne alındığında ikili, ortaya adeta tiyatro ile film arasında bir eser çıkarmıştır desek yanlış olmaz.

Pandora’nın kutusu, açılmak üzere kapanmıştır. Tıpkı asırlardır anlatılan bu öyküde olanlar gibi, filmin sonunda deniz feneri de sırrını nihayetinde ifşa eder. Ancak adada geçirdiği dört hafta boyunca gittikçe büyüyen bir merakla feneri görmeye çalışan Winslow için gerçekler aydınlığa kavuşurken izleyici, daha karanlık bir gizemin içine sürüklenir. Fenerin kör edici aydınlığına aklını kaybeden Winslow’un geçirdiği ilahi aydınlanma sahnesi, her anlamda 2008 yapımlı Martyrs filminin sonunu akıllara getirir. Zira her iki aydınlanma da kahramanın hem kıyameti hem de yeniden doğuşu olurken delilik, gerçekliğin tek kıstası hâline gelmiştir. Pandora’nın kutusu böylelikle bir kez açıldıktan sonra maddeye, bedene, hayata dair her şey artık anlamını yitirir; geriye bir tek doğaya ve adanın sesine terk edilmiş ıssız bir kimlik kalır.

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.