Fil’m Hafızası ekibi olarak bu ay sinema dünyasına yeni bir soluk ve yeni bir renk getirmiş olan milenyum sonrası yönetmenlerin ilk filmlerini inceledik. Böyle bir dosyayı daha güncel ve daha fazla keşif heyecanıyla doldurabilmek için sinema tarihinin geniş yelpazesinden ziyade yakın dönemde önemli bir çıkış yapan ve sinemasal yolculuklarının nereye varacağını merak içinde beklediğimiz genç yönetmenlerin ilk filmlerine odaklandık. Uzak Doğu’dan Avrupa’ya, Amerika’dan ülkemize birçok yönetmenin filmografisini titizlikle inceleyip aşağıdaki listeyi çıkardık.

Gerek dil, gerek stil, gerekse içerik bazında yenilik ve fark yaratan bu yönetmenlerin, listeye alınma sebepleri alışılmış kalıpların dışına çıkabilip işledikleri temalara dahice ve sıra dışı bir biçimde bakabilmeleri. Seçilen her bir filmin yönetmenin özgün duruşunu yansıttığına, bağlı olduğu türe ve bulunduğu ülkenin sinemasına katkıda bulunmuş olduğuna emin olmak istedik. Ve işte karşınızda ustalık yolunda ilerleyen yönetmenler ve onların ilk filmleri…
Chopper (Andrew Dominik, 2000)

Avustralya’nın en çok satanlar listesine giren yazarlarından biriyle tanışın. Suç hikayeleri yazıyor. Kendi suç hikayelerini…

Avustralya’da neredeyse efsane haline gelmiş bir suçlu olan Mark Brandon “Chopper” Read’in kendi suç hikayelerini anlattığı “From The Inside” adlı kitabından, yönetmen Andrew Dominik tarafından sinemaya uyarlananChopper (2000) başarılı bir biyografik film örneği olarak karşımıza çıkıyor.

Oldukça gerçekçi, kanlı ve aslında çokça da vahşet dolu olan film, anlatılanların şaka olmadığını seyirciye sürekli hatırlatan kurgusu, sağlam senaryosu, yerine oturmuş diyalogları ve başarılı görüntüsünün yanı sıra, başrol oyuncusu olan Eric Bana‘nın sıra dışı performansıyla da dikkat çekiyor.

Hem yönetmenine hem de oyuncularına çeşitli festivallerden birçok ödül ve adaylıklar getiren Chopper, başarılı bir ilk film olarak dimdik ayakta durmanın yanı sıra; suç ve biyografi dallarında çekilen başarılı filmlerle birlikte de anılabilecek kadar çarpıcı ve sapasağlam. (Nihan Ölmez)

***

East of Bucharest (Corneliu Porumboiu, 2006)

Romen yönetmen Corneliu Porumboiu‘nun Cannes Film Festivali‘nde Altın Kamera ile ödüllendirilmiş ilk filmi East of Bucharest’te (A fost sau n-a fost?), 1989 yılında Romanya devlet lideri Nicolae Ceauşescu‘nun iktidardan indirilerek Bükreş’ten kovulmasından tam on yedi yıl sonra, yalnızca Bükreş’ün doğusunda olduğunu bildiğimiz bir kasabada “devrim” kavramını sorgularken buluyoruz kendimizi. “Yıllar önce gerçekleştirdiğimizi sandığımız devrimi ne kadar anladık?” sorusundan yola çıkarak hazırlanan bir televizyon programında…

Porumboiu, senaryosunu da bizzat kendisinin yazdığı filmde, bir tartışma programına katılan karakterler üzerinden kendi ülkesinin sağlam bir özeleştirisini yapıyor. Komünizm, demokrasi, tarih, milliyetçilik kavramları; kabulleniş, bilgisizlik, şaşkınlık, öfke ve zaman zaman had safhaya ulaşan şuursuzlukla bütünleşerek kanlı canlı bir komedi filmi olarak karşımıza çıkıyor. Romen insanının halleri öylesine tanıdık geliyor ki, kendi ülkemizin halini düşünmeden edemiyoruz.

Filmekimi 2006‘da ülkemizde de gösterilen film, sade anlatımı, abartıdan uzak görüntüleri ve durağan kamera hareketleriyle bütünleşen zengin mizanseninin yanında, samimi oyunculuğu ve yalnızca içinde bulunulan durum ve karakterlerden kaynaklanan trajikomik mizah unsuruyla da gönlümüzü fethediyor. (N.Ö)

***

Fuga (Pablo Larrain, 2006)

28. Uluslararası İstanbul Film Festivali‘nde Altın Lale ödülünü kazanan ikinci filmi Tony Manero‘dan (2008) sonra ülkemizde de sadık bir takipçi kitlesine ulaşan Şili’li yönetmen Pablo Larrain, hazmı zor filmografisine şekil veren kavramları, daha ilk filmi Fuga‘yla gözler önüne seriyor. Müzikte belli bir temanın kurallara göre çok sesli olarak geliştirilmesi anlamına gelen Fuga, ismiyle doğru orantılı olarak çok katmanlı ve inişli çıkışlı bir gidişatı benimsiyor, yer yer senfonik bir korku filmi çehresine bürünüyor.

Filmlerinin arka planında, darbenin yok edici sonuçlarında bocalayan 70’ler Şili’sini rahatsız edici bir sertlikle ele almayı adet edinen Larrain, felaketlerin sorumluğunu bu defa hasarlı bir ailenin karanlık geçmişine yüklüyor: Saplantılar, şiddet ve geçmişin açtığı onulmaz yaralar dahiliği delilikle sınanan yetenekli bir müzisyen üzerinden tezahür ediyor.

Yönetmen, başrollerinde Gael Garcia Bernal ve şu ana kadar çektiği bütün filmlerde rol alan Alfred Castro‘nun yer aldığı No (2012) isimli son filminde Şili’nin siyasi tarihiyle olan hesaplaşmalarını yeniden su yüzüne çıkartmaya hazırlanadursun, Pablo Larrain ismi yakın dönemde sıkça telaffuz edileceğe benziyor. (Soner Yıldırım)

***

Home (Ursula Meier, 2008)

Kısa film kökenli Ursula Meier‘in ilk uzun metrajlı çalışması Home, yuva kavramını aile ilişkilerine dair soyut bir kavramdan ziyade mekan üzerinden irdelemeye çalışan, sıra dışı ve zihin açıcı bir film.

Film kişileri, kullanılmayan bir otobanın hemen yanı başındaki evlerinde, otobanı bahçeleri ve oyun alanları gibi kullanan üç çocuklu bir aileden oluşmaktadır. Meier filmin başlarında, kendilerini dış çevreden olabildiğince soyutlamış bu ailenin yaşayışına, tüm çekişmelerine rağmen sahip oldukları enerjiye kamerasını çevirip bir süre seyirciye bu olağandışı yaşam mekanının potansiyellerini sunar. Bu uçsuz bucaklığı gönlünce kullanan ailenin düzeni, otobanın aniden faaliyete geçmesiyle tepe taklak olur. Düzenleri değişen, otobanın kullanımının artışıyla çekilmez hale gelen bir gürültü ve hava kirliliği ile boğuşan aile, adım adım çılgınca bir içe kapanma yaşar ve kendilerini imha etme noktasına ulaşırlar.

Home, karakterlerinin oldukça farklı kişisel özelliklerinden yararlanarak çok sesli bir yapı kazanırken, bu özelliklerin paranoya oluşumuna olan etkisini de gösterir. Özelleşmiş olana müdahalenin sonuçları, soyutlanmanın barındırdığı kırılganlığını da açık eder. Karakterlerin geçmişine dair bir şey sunmayan Meier, annenin neden evi terk edemediğine dair de pek bir şey söylemez. Fakat bu terk edememe meselesini yüzeyde tutarak düşündürmeye çalışır. Bir ev kurmak için neden böylesi bir mekan seçilir? Peki burası yeri geldiğinde neden terk edilemez? Fiziksel ve zihinsel anlamda izolasyon bir kurtuluş olabilir mi?

Meier‘in böylesi sorular peşinde olduğu iddia edilebilir. Yanıtlarını vermekten kaçınmasıysa filmin aynı anda hem zayıf hem de güçlü yönünü teşkil etmektedir. (Simon Sağlamoğlu)

***

Hukkle (Gyorgi Palfi, 2002)

Bu filmi tarif etmek pek de kolay bir iş değil. 78 dakika boyunca hiç diyalog kullanmadan Macaristan’ın bir kasabasında yaşanan günlük olayları kendisine konu edinen Hukkle, evinin önünde oturup yaşamı ve ölümü hıçkırıklarla izleyen yaşlı bir adamı anlatıyor.  Hayvanların ve insanların varoluş gayelerini zıtlıklar eşliğinde sunarak seyircinin damağında bambaşka bir tat bırakıyor. ‘Taşra’ imgesini ölçüp tartarken insan medeniyetinin doğaya saldığı korkuya da vurgu yapıyor.  Filmde izlediğimiz hayvanlar ne kadar ‘ölümden habersiz’ bir biçimde coşkulu, özgür ve yabanılsa kasabanın insanları da o kadar bezgin, umarsız ve adı söylenmeyen bir bekleyişin içinde. Yine de doğa ve insan, bu zıtlıkla bir bütünlük sağlıyor ve tek vücut olarak bir hıçkırmanın geçmesini bekliyor. Filmin adı da zaten insanın hıçkırırken çıkardığı ‘Hukkle’ sesinden ileri geliyor.

Gyrogi Palfi, ilk filmiyle oldukça sıra dışı ve cesaret isteyen bir yapıma imza atmış doğrusu. Minimalist ya da belgeselci anlatıma yeni bir soluk, yeni bir bakış açısı getirmiş; hatta minimalist sinemanın dingin anlatımını stilize ederek bir sentez yarattığı bile söylenebilir. Bir cinayetin detaylarını, yaşamın doğallığına yedirerek lirik ve gizemli bir dil yakalamış. Palfi, filmindeki her bir kareyi özenle tasarlayıp ses bandına ayrıca titizlik göstermiş. Hemşerisi ünlü yönetmen Bela Tarr gibi seste ve görüntüde belirgin bir ritim duygusu vererek ortaya oldukça başarılı bir ‘ilk film’ çıkarmış. (Emrah Öztürk)

***

Hunger (Steve McQueen, 2008)

Some Mother’s Son (1996),  H3 (2001), Il Silenzio dell’Allodola (The Silence of the Skylark, 2005)…  Bu filmlerin ortak bir özelliği var:  Üçü de IRA üyesi Bobby Sands’i anlatıyor.   Ancak 2008 yılında Steve McQueen’in çektiği Hunger, konusunun ağırlığının yanında anlatılışıyla da hafızalarımıza kazınıyor.

Maze hapishanesindeki mahkumların tek tip kıyafete karşı çıkmak ve siyasi statü kazanabilmek amacıyla başlattıkları battaniye giyme, yıkanmama eylemlerini ve açlık grevini anlatan Hunger, yalnızca mahkumların değil, gardiyanların psikolojisini ve yaşayış biçimlerini de anlatıyor.  Bunu yaparken şiddeti açık bir şekilde, yüzümüze vuracak sertlikte kullanmaktan kesinlikle kaçınmıyor.

Filmde fazla diyalog kullanmıyor, yoğun olarak kullanılan tek sekansta da insanlığa dair çok şey anlatmayı başarıyor. Yaşanmış bir hikayenin tüm acı veren detaylarını Bobby Sands’in vücudu üzerinden gözler önüne seriyor. Hunger, propagandanın hipnozuna kapılmadan bir davayı tüm çıplaklığıyla gözler önüne sererken, ölüm orucunun insanda yarattığı değişikliği de adım adım izleterek bizi düşüncelerimizin derinliklerine itiyor.

Steve McQueen, nefes kesen bir görsel dil kullanıyor.  İnsanın üstüne üstüne gelen ve dışkıyla sıvanmış beton duvarların,  mahkumların boğulurcasına dövülerek sokulduğu gri küvetlerin, soluk ve pis mavi-yeşil tonlarda sonsuza uzayıp giden hapishane koridorlarının görüntüsü estetize edilmekten çok sanatın, yaşanan insanlık dramını anlatmakta bir araç olarak kullanımının çarpıcı bir örneğini oluşturuyor.  (Nil Yüce)

***

I Killed My Mother (Xavier Dolan, 2009)

“Sandviçi yerken bile ağzının her tarafına bulaştırıyorsun, üstelik verdiğin hiçbir sözü tutmuyorsun, senden nefret ediyorum!”

Senaryosunu 16 yaşında yazan, yöneten ve filmde başrol oynayan Xavier  Dolan‘ın filmi, yarı-otobiyografik öğeler taşımakta.  Eşcinselliğini gizleyen, hem yöneliminin hem de ergenlik çağının yarattığı baskıların etkisindeki Huber’le, oğluna inanılmaz ölçüde sabır gösteren, küçüklüğünde en iyi dostu olan ve 17 yaşında geçirdiği ruhsal değişime anlam vermeye çalışan Chantal’ın yaşadığı histerik iniş çıkışlar üzerine kurulu bir hikayesi var.

Chantal,  gerektiğinde onunla ilgili radikal kararlar da alabilen bir anne aynı zamanda.  Oğlunun bitmek bilmez taleplerine yetişmeye çalışan yalnız bir anne.  Uçuk kaçık hayallerine mantıklı açıklamalar getiren Chantal, kendisine sürekli hakaret eden Huber’in dünyasına girmeye çabalıyor.

Birbiriyle yaşamaya dayanamayan ancak kesinlikle ayrılamayan bir anne-oğul hikayesi izliyoruz I Killed My Mother‘da.  Annesinden nefret ettiğini söylemek için günlerini ve saatlerini harcayan bir gencin ruhunun özgürleşmesinin de annesiyle olan bağını yeniden kurarak gerçekleşeceğini ortaya koyan yoğun ve sert duyguları içinde barındırıyor.

Xavier Dolan‘ın bir anneyle oğlunun yaşayabileceklerini, birbirlerini sevmeyi öğrenmekte gösterdikleri gayreti/başarısızlığı samimi bir dille aktarıyor.  (N.Y)  

***

In the Bedroom (Todd Field, 2001)

Bağımsız Amerikan sinemasının son yıllardaki en kayda değer dramlarından birisi In The Bedroom. Müzik öğretmeni Ruth (Sissy Spacek) ve kocası Dr. Matt (Tom Wilkinson), oğulları Frank’in (Nick Stahl) iki çocuklu dul bir kadın olan Natalie ile ilişkisini yadırgasalar da onun mutluluğu için düşüncelerini dile getirmezler. Bir müddet sonra Natalie’nin eski kocasının sinir bozucu ziyaretleri git gide artar ve bu ziyaretlerin sonuncusu, sadece Frank’e değil aynı zamanda Ruth ile Matt’e de büyük bir yıkım getirir.

Todd Field’in yalın bir dille anlattığı In The Bedroom, erkeğin yatak odasındaki iktidarı ile aile huzuru arasında kurduğu paralellikle dikkat çekici bir öykü sunuyor izleyiciye. Evlat acısı ve katilin affedilişi gibi kavramlar üzerinden giden sıkı senaryo, bir çekirdek ailenin sarsılışını safha safha betimler. Yengeçleri bir sembol olarak kullanan Field, sırtını güçlü oyunculuklara yaslayarak günlük hayatta rastlanabilecek bir aile travmasını başarıyla beyaz perdeye aktarır. Duygusal istismara gitmeden bir aile iç hesaplaşmasına dönüşen ve usul usul karanlıklaşan In the Bedroom, özellikle Sissy Spacek ve Tom Wilkinson’ın göz dolduran performanslarıyla ve de Todd Field‘in şapka çıkarttıran yönetmenliğiyle sinema tarihindeki yerini alır. (E.Ö)

***

Les Triplettes de Belleville (SylvainChomet, 2003)

Küçüklüğünden beri en büyük tutkusu bisiklet yarışçısı olmak olan bir çocuk ve ona hem anne hem de baba olmuş, torununun hayalini gerçekleştirmek için ilerleyen yaşını umursamayan topal bir büyükanne.

Sylvain Chomet, toprak tonlarının iç içe geçtiği animasyonunda, nostaljinin değişen dünyaya tutunmasını ve onun geçmişten gelen ışıltılarını yansıtıyor.  Bu yansımanın en güzel hali, Belleville’de yaşayan üçüz kızkardeşler: Zamanında dinleyicilerinin ortalığı çılgınca inlettiği Rendez Vous şarkılarını kah televizyonlara, kah kendi aralarında keyifle söylüyorlar.   Buzdolabı, elektrik süpürgesi ve gazete onlar için çok önemli bir yere sahip, her gördüklerinde sevip öpüyorlar onları.

Les Triplettes de Belleville’de en çok dikkat çeken, gençlerle yaşlıların yer değiştirmiş olması.  Kaybolan torununu bulmak isteyen büyükanne ve ona yardım eden üçüzler, bisiklet yarışçısı gençlerin aksine çok daha canlı ve hareketliler.  Gençlerse onlara göre çok yılgın ve yorgun kalıyor.  Bu belki de Chomet’in zaman ve değişim üzerine kurduğu dengede yorulan genç ruhlara yapılan bir gönderme olarak da değerlendirilebilir.  Les Triplettes de Belleville, Chomet’in daha sonra bize L’illusionist ile sunacağı, naif ve ince ruhların duru ve büyülü dünyasının kapılarını aralıyor. (N.Y.)

***

Made in Europe (İnan Temelkuran, 2007)

Altın Koza Film Festivali’nde 18 başrol oyuncusuna birden ödül kazandıran Made in Europe, gelecek vaat eden bir yönetmenin de habercisiydi. Bağımsız bir ruhla ve minimalist bir sinema anlayışıyla yola çıkan İnan Temelkuran, Avrupa’ya göç etmiş Türklerin sıkıntılarını dile getirir filminde. Konsept olarak Jim Jarmush’un Night on Earth (1991) adlı filmini çağrıştıran Made in Europe, tek bir gecede Berlin, Paris ve Roma’da yaşayan üç farklı grup Türk mültecinin hikayesini anlatır. Kültür çatışmaları, işveren – işçi ilişkileri, toplumla yaşanan uyumsuzluklar, kültürel anlamda değişenlerle kendi öz kültürüne sıkı sıkıya sarılanlar, memleket özlemi, çaresizlik, tutsaklık gibi kavramlar ışığında ilerleyen senaryo, Temelkuran’ın gerçekçi, içten üslubuyla dikkate değer bir yapıma dönüşür.

Film, Türk sineması için de oldukça yenilikçi, farklı bir dilin ve yapının örneğiydi. Sinemamızda daha önce örneğine pek rastlanmayan el kamerası estetiğiyle kendine has bir doku ve gerçeklik oluşturmuştu. Siyasi ideolojilere ya da yapay duygusallıklara sığınmadan karakterlerinin öyküsünü içten bir dille anlatan genç yönetmen, başarısının rast gele olmadığını sonraki filmi Bornova Bornova (2009) ile de göstermişti. (E.Ö)

***

Moon (Duncan Jones, 2009)

Ay’da bir enerji üretim santralinde yalnız başına çalışmakta olan Sam Bell’in hikayesinin anlatıldığı 2010 yılında en iyi çıkış filmi olarak BAFTA’ya layık görülen Moon, yönetmeni ve hikaye yazarı Duncan Jones’un yeteneğine sahne olurken; başrol oyuncusu Sam Rockwell’in sıra dışı performansına,  Kevin Spacey’nin başarılı seslendirmesi ve Clint Mansell’in  olağanüstü müziklerine de dikkat çekiyor.

İnsan hayatının yaşanış sebebini, umudun bir insana neler yaptırabileceğini ve o umut yok olduğunda bir insanın nasıl duygulara sürüklenebileceğini gözler önüne seren; yalnızlığın kaynağını oldukça minimalist şekilde işlerken, ele aldığı klonlanma konusuyla bilimkurgu türüne de hakikatli bir selam göndermekten geri durmayan Moon, “yeni nesil” bir bilimkurgudan ziyade, “insan nedir?” sorusu üzerine eğilen çarpıcı bir film.

Bu filmin yakaladığı prestijin ardından yönetmenin 2011 yılında çektiği ikinci filmi olan Source Code‘un da kurgudan sapmayan, mantık, heyecan ve merakı eşit düzeyde harmanlamayı başaran dikkat çekici senaryosu, David Bowie’nin oğlu olan Duncan Jones’un gelecek vaat ettiğine dair önemli ipuçlarından yalnızca bir tanesi. (N.Ö)

***

Occident (Cristian Mungiu, 2002)

Güç sahibi olmanın beraberinde gaddar olma gerekliliğini getirdiğinin ve güçlü olduğumuz sürece insan statüsünde değerlendirildiğimizin altına çizen Altın Palmiye‘li filmi 4 Months, 3 Weeks and 2 Days (2007) ile dikkat çeken Cristian Mungiu bir anlamda Romen sinemasının 2000’lerdeki yükselişini resmileştirmişti. Sinemaseverlerin daha çok dram yönü ağır basan filmleriyle bildiği yönetmenin ilk filmiyse evlere şenlik bir ülke portresi çizen komedi filmi Occident idi.

Son on yılın ”pek moda” kesişen hayat hikayelerini alışık olduğumuzun aksine mizahi bir tabloda sıralayan yönetmen; varlıklı yabancı damat bulma derdindeki genç kızların, elini attığı dalı kurutan çocuk ruhlu erkeklerin ve ailesini yönetmekten aciz bir Albay’ın başını çektiği karakter skalasıyla 7’den 70’e bir kültür ve sosyal yaşam depresyonu geçiren vatandaşlarını konu etmeyi tercih etmişti. Haliyle türü ne olursa olsun Occident‘in, Mungui‘nin diğer filmlerinden farkı olmayan tek yönü Romanya halkına dayatılan içi boş rejime yönelik esaslı eleştirilerdi. Elimize tutuşturulan teselli ise ekonomik koşulların bu insan buhranında ne derece hafifletici bir neden olabileceği konusundaki paradokslar…

Her yeni filmiyle başarısını biraz daha perçinleyen Christian Mungiu‘nun bu ilk filmine damga vuran sahnenin yine bir yemek masasında cereyan ettiğine de ayrı bir parantez açalım. (S.Y)

***

Plan B (Marco Berger, 2008)

Arjantin’li yönetmen Marco Berger’in ilk uzun metraj deneyimi olan Plan B, adından da anlaşılacağı üzere ikinci çare olarak düşünülen hınzır bir planın amacını aşarak hiç beklenmedik bir yöne nasıl evrilebileceğini gösteriyor.

Genç bir adam olan Bruno, eski kız arkadaşı ile barışmayı istese de Anna’nın başka bir sevgilisi vardır. Anna’yı kolayca elde edemeyeceğini fark edince sevgililerin arasına girmeye çalışır. Ondan habersiz şekilde Pablo’ya yakınlaşmaya başlar, kısa sürede arkadaşı olur. Fakat bununla başarıya ulaşamama ihtimali Bruno için bir b planını gündeme getirir. Erkeklere karşı da ilgisi olduğunu öğrendiği Pablo’yu kendi cinselliği ile etkilemeye çalışacaktır. Bundan sonrası ise kendi hislerini sorguladığı çetin bir sürece dönüşür. Pablo’yu kendine bağlamaya çalışırken beklenmedik şekilde kendi de ona bağlanacaktır.

Plan B konusunun ve karakterlerinin etkileyiciliğini, yönetmenin hikayeyi ele alış şekliyle arttırıyor. Bruno ve Pablo haricinde gördüğümüz karakterler filme dahil oldukları kısıtlı anlarda sadece başkarakterler için var oluyorlar. Özellikle Bruno’nun kurguladığı planı için gerekli bilgileri veren bu insanlar odak dağıtıcı herhangi bir yan hikayeciğe sebebiyet vermiyor. Bruno ve Pablo arasındaki başlayan ve beklenmedik ölçüde gelişen ilişki de bir yerden sonra çevre faktörlerden tamamen arınıyor. Cinsel gerilim yüklü, tedirgin ve karmaşık hisler barındıran bir yapıya dönüşüyor.

Son filmi Absent‘te de bastırılmış hislerin ve cinsellik yüklü tedirginliklerin izini süren Berger, ilgi çekici yönetmenlik biçimi ve usta işi senaryosuyla henüz ilk filminde kalıcı bir iz bırakarak ileriki yıllarda adından söz ettireceğini ispatlıyor. (S.S)

***

Red Road (Andrea Arnold, 2006)

İskoç yönetmen Andrea Arnold’dan buz gibi bir intikam filmi.  Güvenlik memuru olan Jackie, vardiyası boyunca kameralarını insanların hayatlarına çevirmekle görevlidir.  Tıpkı bir diziyi bölüm bölüm takip eder gibi, yüzünde hafif bir tebessüm ama derinde büyük bir şüphecilik ve merakla pencerelerin önünde ve sokaklarda olup bitenleri inceler.  Olayları kameraların açılarını ayarlayan kolla yakından izler.  Hareketleriyle bir adam dikkatini çeker.  Bu adam, Red Road denen eski mahkumların kaldığı bloklardan birinde oturmaktadır. Jackie onu takip etmeye başlar.

Hikayenin başında Hitchcock’un Rear Window (1954) filmini hatırlatan görüntüler içeren filmle, Arnold izleycisini aldatmayı çok iyi başarır.  Öyle ki RedRoad’da, Jackie’nin gözetlediği adamın eski bir mahkum olduğunu öğrenmemizle onun yeniden yoldan çıkacağına dair bir kuşku salar içimize.  Birini öldüremeden Jackie tarafından yakalanmasını bekleriz, ya da herhangi bir taşkınlık yapmasını.  Jackie, durumu aydınlığa kavuşturmak için adamın partilerine rahatça girer.

Seyirci olarak Jackie kendini her tehlikeye attığında onun cesaretine ve soğukkanlılığına şaşırırız.  Ancak o soğukkanlılığın kaynağını Arnold bize öyle bir anda gösterir ki, gözümüz olan kameralarla en mahrem alanına kadar girdiğimiz Jackie’yi hiç tanımadığımızı fark ediveririz.  Soğuk yenen intikamı gri bir iklimle aktaran yönetmen, filmografisindeki diğer filmlerini de merakla beklenir kılar.  Red Road, Andrea Arnold’ın karanlık karakterlerini keşfe çıkmamız için bizi çağıran filmidir. (N.Y.)

***

Reprise (Joachim Trier, 2006)

Ünlü yönetmen Lars von Trier‘le akrabalık bağı bulunan Joachim Trier geçtiğimiz sene izlediğimiz Oslo, August 31 ile sinema çevrelerini uzun süre meşgul etmişti. Ancak adından bolca söz ettiren bu film bile genç yönetmenin birçok saygın festivalde, ödüllere ambargo koyan ilk filmi Reprise‘ın etkilerini eskitemedi.

Oslo’nun zengin kesiminde yaşayan yazar olma sevdalısı bir grup gencin hikayesini anlatan Reprise odağını daha çok Erik ve Phillip karakterleri üzerinde tutuyor; ancak çok sayıdaki karakterlerinin her birini ayrı bir ehemmiyetle ve işlevsel bir bilinçle resmediyordu. Genç ve yetenekli iki yazarın hayallerini erişme aşamasını olabildiğince realist ve kombinasyonel dönemeçlerden geçirerek edebiyatı, idealizmi ve şehirle insan evreleri arasında şeffaf ilişkiyi benzersiz bir anlatı noktasına vardıran Trier‘in asıl mahareti, bu özgün senaryoya modern bir klasik yolunu açan teknik varyasyonlarında yatıyordu. Ses kullanımının ve görüntü yönetmenliğinin taptaze bir stil verdiği film özellikle muntazam kurgusu sayesinde sağlam temelinin üzerinde yükselebiliyordu.

İkinci uzun metrajı ile geçici bir yetenek olmadığını kanıtlayan Trier‘in izleyici karşısına 2013’te çıkması planlanan Louder Than Bombs isimli filmi daha şimdiden sinefillerin çekimlerinin bitmesini sabırsızlıkla beklediği filmlerin başını çekiyor. (S.Y)

***

The Fast Runner (Zacharias Kunuk, 2001)

Çok uzaklardan bir hikaye, bize bilmediğimiz, görmediğimiz bir yaşam biçimini anlatıyor.  Ama  bu yaşam biçimini uzaktan anlatmıyor.  Nanook gibi değil, senaryosu, yapımı, yönetimi, oyuncularına kadar Kanadalı İnuitlerin elinden çıkmış bir filmle karşı karşıyayız.

Kabileler arasında geçmişten gelen bir savaşın, aşkın ve kötü bir ruhun yakalanışını anlatan film, orijinal ismini de filmdeki karakterlerin birinden alıyor.

Uçsuz bucaksız beyazın hakim olduğu, zorlu iklim koşullarında, rüzgar dışında her türlü gürültüden, modern hayatın ağırlığından uzak bambaşka bir dünyadayız The Fast Runner’da.  Buna rağmen film, kullandığı evrensel duygularla ve kendi hayatımızda karşılaşabileceğimiz karakterlerle örüyor hikayesini.  İhanet, rekabet, sadakat üzerine kurulu dengeler, İnuit efsanesinin yeniden canlandırılışıyla sinemaya aktarılmış.

Yönetmenliğini Zacharias Kunuk’un üstlendiği The Fast Runner’daki masalsı hikaye, karların içinde hayatta kalmaya çalışan, teknolojinin etkilerinden uzak olduğu için de insani yönlerini daha yoğun ve başarılı bir şekilde sunuyor. (N.Y)

***

The Return (Andrei Zvyaginstyev, 2003)

Andrei Tarkovsky’nin günümüzdeki temsilcisi olarak gösterilen Andrev Zvyaginstyev, son derece olgun bir ilk filmle kariyerine başlar. İki kardeş, bir gün karşılarında daha önce hiç görmedikleri babalarını bulurlar. Üstelik ertesi gün babalarıyla birlikte balığa gideceklerdir. Bu, baba ve iki kardeş arasındaki bağların da kurulacağı ya da tamamen kopacağı uzun bir yolculuk olacaktır.

Izgnanie (2007) ve Elena (2011)’dan önce çektiği Vozvrashchenie (The Return) ile adını duyuran Zvyaginstyev, bol katmanlı bir baba – oğul hikayesi anlatır izleyiciye. Son dönemlerini durağan geçiren Rus sineması için de tam bir sıçrama noktası olur. Hayatın acımasızlığını, büyümenin sancısını ve baba imgesinin zihinde çağrıştırdıklarını sorgulayarak bir iç yolculuğa çıkan film, gösterime girdiği yıl eleştirmenlerden büyük övgüler toplar. Bir ilk film olmasına karşın gerek karakter tahlilleriyle, gerek kurgusuyla, gerekse etkileyici oyunculuklarıyla göz dolduran Vozvrashchenie, büyük sükse yaparak Zvyaginstyev’in bir anda gelecek vaat eden yönetmenler arasında anılmasını sağlar. (E.Ö)

***

The Swamp (Lucrecia Martel, 2001)

Dosyamızın bir diğer Arjantin yapımı filmi, 2000’lerin kuşkusuz en ilgi çekici kadın yönetmenlerinden olan Lucrecia Martel’in ilk filmi The Swamp. Martel’in klasik bir hikaye izleği oluşturmaktan özenle kaçınan yaklaşımı ile kotardığı The Swamp, yaşamın içinin nasıl boşaltıldığı ve çürümenin ne menem bir şey olduğu üzerine, kalabalık ve curcunalı aileler eşliğinde anlatılmış etkileyici bir film.

Birbiriyle akrabalığı olan iki aileyi mercek altına alan The Swamp, alkolik anne Mecha’nın evin içinde geçirdiği yaralanma ve filmde sürekli bahsi geçip hazırlık yapılan, fakat bir türlü gerçekleşmeyen Bolivya’ya gitme meselesi dışında hikayeye dair bir şey barındırmıyor. Alkolik ebeveynlerin çökmüşlüğü ve yaşamın içine sıkışıp kalmış işlevsiz halleri ile çocukların meraklı ve gürültülü, ergenlerinse cinsel arzuyla dolu ve başıboş hallerini karşı karşıya getiren Martel’in bu karmaşa içerisinden gösterdikleri enfes bir duyarlılığa sahip.

Sıcak ve nemli, ya taşarcasına yağmurun yağdığı ya da bulutların her an yağmur bırakacakmışçasına tehditkar hallerini filmin atmosferiyle birlikte özenle kurgulayan Martel, her adımında, birlikte ama dağılmış bir ruhla yaşayan bu insanların arasındaki mesafeyi daha da arttırıyor ve filmin sonlarında her birine darbeler indiriyor. Bu bombardımandan kimine ayrılığın hüznü, kimine içinde patlayan büyük bir arzunun tortusu, kimineyse ölüm düşüyor.

Bakire Meryem imgesini de filminde fazlaca kullanan Martel’in, cinselliğin keşfine dair yaklaşımını daha da güçlendirdiği ikinci filmi The Holy Girl ve çoklu karakter yaklaşımını tek bir karaktere odakladığı, işlendiği bile meçhul bir suçun ağırlığıyla kendi kendini deyim yerindeyse yok eden bir kadını anlattığı son filmi The Headless Woman ile günümüzün en ilgi çekici yönetmenleri arasında olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. (S.S)

,

***

Shaun of the Dead (Edgar Wright, 2004)

George A. Romero’nun korku türüne yeni bir açılım getirdiği Night of The Living Dead (1968) filminden bu yana zombiler birçok defa beyaz perdede karşımıza çıkmış, zaman içinde başlı başına bir fenomene dönüşmüşlerdi. 2004 senesinde Edgar Wright, ilk filmi Shaun of the Dead ile bu zombi kültünü çok yönlü bir yapı içinde ele alıp meseleye farklı yönlerle bakarak dikkatleri üzerine çekmişti. Zira film, sadece bir korku filmi değil aynı zamanda romantik komedi türüyle harmanlanmış bir çeşniydi ve de saf kan bir zeka ürünüydü.

Shaun, eski sevgilisiyle ve annesiyle olan ilişkilerini düzeltmek üzere arkadaşı Ed ile atıldığı macera ürpertici bir gerilimden çok alışılmışın dışında olan bir komedidir. Buram buram İngiliz sineması kokan film, hem mizahi tarzıyla, hem de İngiliz kültürünü ti’ye alışıyla bildik zombi filmlerinden hemen ayrılır. Wright, sonraki filmleri Top Fuzz (2007) ve Scott Pilgrim vs The World (2010)’de de yapacağı üzere zeki diyaloglarla absürd mizahını kaynaştırıp dinamik bir kurgu ekseninde izleyiciye farklı bir seyir sunar.  Klişelerle dalga geçen, anlatım stiliyle sivrilen ve ele aldığı alt türü absürtleştirip bir kültür eleştirisine dönüştüren Shaun of the Dead, gelecek vaat eden bir yönetmenin de habercisi olur. (E.Ö)

***

Sonbahar (Özcan Alper, 2008)

Hapishanede geçirdiği 12 yılın ardından birkaç ay ömrü kaldığı için serbest bırakılan ve son günlerini geçirmek için Artvin’in ücra bir köyünde yaşayan annesinin yanına yerleşen siyasi bir suçlunun öyküsü anlatıyordu filmde. İlk bakışta ziyadesiyle tanıdık ve ajitasyona müsait bir senaryodan, politik bilincin, karakterlerin ve hikayenin önüne geçmesine izin vermeyen, kendi atmosferini ve anlatı çerçevesini şekillendirebilen bir ilk film çıkarmasını bilmişti Özcan Alper. Kimi tamamen amatör, kimi TV dizilerinden tanınan isimlerden oluşan oyuncu kadrosunu ustalıkla yönetip tek bir cümlenin sonsuz anlamlara açıldığı filminde bütün karakterlerden çok ölüme ağıt yakan doğayı konuşturmuştu. Filmin her sahnesine sinen ölümle kurduğu münasebetse eşine az rastlanır türden melankolik ritim barındırıyordu. Tulum sesine işleyen her bir nefes, ağaç dalına tüneyen her bir karga ölümü davet ediyor; her şey ve herkes adeta ağır ağır ölüyordu…

Sinemamızın en etkileyici final sahnelerinden birine ev sahipliği yapan Sonbahar’la geniş kitlelerin takdirini toplayan ve mesleğine aşılması zor bir başlangıç yapan yönetmenin, ikinci filmi Gelecek Uzun Sürer (2011) ile Türk sinemasında kalıcı izler bırakacağının işaretlerini verdiğini söylemek pekala mümkün. (S.Y)

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.