“Hiçbir şey yeterince iyi değil. Yeterince güzel, komik veya derin değil. Yeterince herhangi bir şey değil. Bir gül, mesela, o mükemmel. Tanrı’ya bakıp ‘Bunu nasıl yaptın? Ve bunu ben neden yapamıyorum?’ demek istiyorum.”

Koreograf, dansçı ve yönetmen Bob Fosse, yarı otobiyografik self portresi All That Jazz (1979) ile kendi muhtemel ölümünü kavramsallaştırarak ekrana taşır. Kendi ölümünü öngörüp üstüne bir film çekmenin aşırı narsisizmi ve kibri bir yana dursun, bu derece kişisel bir konuyu bu kadar seyirci ve performans odaklı, bu kadar da öznellikten uzak ve mesafeli verebilmek şüphesiz ki tamamen bu filme özgün olan bir duruştur. Broadway’de yeni bir müzikalin koreografisini yaparken aynı zamanda da bir stand-up komedyenin filmini kurgulamakla uğraşan Joe Gideon’un sağlığı gitgide kötüleşmekte, ailesi ve sevgilisiyle ilişkisi çıkmaza girmekte ve işiyle takıntısı hızlanarak artmaktadır.

Hayatı kurgu sanatıyla bu kadar iç içe olan yönetmenin kendi ölümü yaklaştıkça ölümünün de mükemmel bir kurguyla ve performans odaklı deneyimlenmesi kaçınılmaz olur. Joe’nun kendi ölümüyle ve işiyle ilgili takıntısı o kadar karmaşıklaşır ki anlatı içi ve anlatı dışı kurgu birbirinden ayrılamaz duruma gelerek filmin kendi yapımına geri döner ve tüm bu süreç metalaşır. Her şeyin performans, estetik ve kurgu üzerine kurulu olduğu bir dünyada ölüm bunlardan ibaret olmanın ötesine gidebilir mi? All That Jazz bu sorunun cevabını vermeye çalışırken ölümü aşırı dramatize ederek ve performans çokluğu yaratarak yine de tüm bu olguların altındaki öz duygulara bir şekilde ulaşır.

Joe’nun iş başı yapmadan her seferinde aynada “Gösteri Zamanı!” mantrasını tekrarlayarak gülümsemesini çalışması, filmin gerçek ve performans arasındaki çizgiyi sorgulayacağını baştan belirtir. Ayna insanı olduğu gibi yansıtsa da, gerçeklik ve gerçekliğin görüntüsü arasına mesafe koyarak insanı kendini deneyimlemekten uzaklaştırır— Joe’nun aynası da kurguladığı ve yönettiği oyunlardır. Fakat belki de Joe’nun en mükemmel kurgusu kendi ölümü olacaktır. Ölümü konusunda bile mükemmeliyetçi olan Joe, film boyunca kendisi için en estetik ölümü kurgulamaya çalışır ve ölümünün seyirciler (kendi ailesi ve arkadaşları) tarafından nasıl algılanacağını ve deneyimleneceğini sorgulayarak en iyi ölüm senaryosunu oluşturmaya çabalar.

Asıl anlatının içine kurgulanmış yarı-rüya yarı-oyun sahnelerinde Joe, Angelique adlı ölüm meleği ile kendi hayatı hakkında konuşur. Meleğin adı ve görünüşü bile son derece teatraldır ve Joe’nun kendi ölümünü tiyatrolaştırma ve estetikleştirme çabasını kanıtlar. Angelique’un çekici ve ulaşılamaz imajı aynı zamanda Joe için ölümün ta kendisini sembolize eder: Sanki tüm hayatı o ulaşılamaz mükemmeliyete, yani ölüme ulaşmaya adanmış deneyimler bütünüdür onun için. Aradığı asli gerçeklik ve mükemmeliyet belki de ölümdür— olduğu ve olmaya çalıştığı kişi arasındaki mesafenin kalkması. Fakat ölümü kabullenebilmiş de değildir. Üç kere kalp krizi geçirmesine rağmen ölmeyi reddeder; çünkü ölümünü çevreleyen mükemmel koşulları henüz sağlayamamıştır. Ölümünü kurgulamak zorundadır, aynı komedyenin filmini küçük değişikliklerle tekrar tekrar kurguladığı gibi. Seyircisi onun ölümünden etkilenmeli ve bunu bir performans olarak görmelidi çünkü Joe da ancak ölümünü performansa indirgeyerek kabullenebilecektir

Üç kere kalp krizi geçirse bile ölümün onu almasına izin vermez, ta ki ölümünün performansının koreografisini kafasında bitirene dek. The Stand-Up’ın kurgusunun önemli bir kritik tarafından beğenilmemesi başka bir kalp krizine neden olur ve anlatı Joe’nun ölümüyle sonuçlanacak bir rüya sekansına girer. Joe, kafasında müzikaller yönetir ve The Stand-Up’tan kendi hayatını ve ölüm sürecini anlatan alıntılar yankılanır; o filmle ulaşamadığı mükemmeliyeti kendi ölümünde ve sadece kendi kafasında yakalaması mümkün olacaktır. Belki de All That Jazz’ın bütünü, Joe Gideon’ın ve dolaylı olarak da Bob Fosse’un tiyatroda yakalayamadığı kusursuzluğu ilk olarak kavramsal, sonra da sinematik olarak neredeyse yakalamasıdır. Yarattıklarını tek başına sunduğunda değil, hayatının içine kurguladığı zaman Joe gerçek mükemmeliyete ulaşır— ölüm korkusu ve arzusu, müzikalleri ve filmi, ailesi ve seyircisi, her şey birbirinin içine girdiği ve karıştığı zaman Joe’nun kurgusu tamamlanır.

En son sekansta Joe rüyasında kendi ölümüne adanmış bir gösteri yönetir—  “Bye Bye Love” şarkısı eşliğinde hayatına bir ağıt ve veda olabilecek bir şovun ardından ölümle sonunda yüzleşir. Bu mükemmel şov, Joe’nun tüm çabalarının doruk ve bitiş noktasıdır. Ölümünü sırf performans, hatta gelmiş geçmiş en iyi performansı hâline getirerek gerçekliğinden uzaklaşır ve onu kabullenir. Rüyasındaki performans dinamik ve alkışlarla doludur ve tamamen seyircinin hazzına göre tasarlanmış, özünden uzaktır. Fakat Joe’nun tüm hayatı alkış almak ve performans ortaya koymak olduğu için bu durum son derece karmaşıktır. Bu ölüm tiyatrosunun gerçekten uzak mı yoksa Joe için gerçeğin tam da kendisi mi olduğu belirsizdir.

Şarkı biter, Joe ölür ve sessizlik hüküm sürer. Joe’nun cansız bedenini morga kaldırırlar ve kısa bir süre için izleyici gerçeği görür; Joe edimsel olarak değil, gerçekten ölmüştür. Kafasında seyirciye mükemmel bir ölüm sahnesi verdikten sonra yalnız başına ve sessizlikte ölmüştür. Film, o kadar performansın içinden gerçeği alıp tüm dayanılmazlığıyla gözler önüne sererek karmaşık ve metinlerarası kurgudan anlamı bir şekilde çıkarıp şekillendirmeyi başarır.

 

Yazar Hakkında

İpek Ömercikli

Aralık 1997’de İstanbul’da doğdu. Robert Kolej’den sonra Boğaziçi Üniversitesi’nde Batı Dilleri ve Edebiyatları’na başladı, aynı zamanda da Sinefil’de yazıyor. Sinemayı Almodóvar filmlerini altyazısız anlayabilmek için İspanyolca öğrenmeye başlayacak kadar seviyor. Lise yıllarında kamera arkası daha çok ilgisini çekse de yavaşça filmin teorik ve eleştirel kısmına yöneldi, böyle de devam edecek gibi duruyor.

Yazarın Diğer Yazıları

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.