“Çünkü yaşayanlar öleceğini biliyor.” Vaiz 9:5, Eski Ahit
 
‘’Hayattaki tek gerçek nedir?’’ sorusunun klişe cevabıdır ölüm. Bu soruya bu cevabın verilmesinin sebebi gerçekten ölümden başka hiçbir şeyin kıymet-i harbiyesinin olmamasından mıdır? Yoksa olsa bile bunun yine ölüm denen canavarın kollarında yok olacak olmasından mı? Kimilerine göre bu olgu insanı var eder, yaşama tutunmasını sağlar. Oysa onu yok edecek bir gerçeğin varlığıyla barışık olması ironik değil midir? Celladına mı aşıktır insan, yoksa celladı var olduğu için hayatına mı? Zaten öleceğini bilmek en büyük cezası değil midir Homo Sapiens’in?
 
Modern insanın altmış bin yıllık tarihi boyunca kafasını kurcalayan ölüm üzerine düşünceleri sanat tarihinde de çoğu zaman karşımıza çıkar. Bunlar, tarih öncesine dayanan mezar mimarilerinde de 2020 yılında çekilen bir sinema filminde de karşımıza çıkabilir. Böyle geniş bir spektrumda varlığını sürdüren bu motif, kullanıldığı döneme, kullanılma biçimine veya kullanan kişinin ölüme dair düşüncelerine kadar birçok farklı değişken sebebiyle farklı eserlerde farklı şekiller alır. Ölüm, dindar bir sanatçının kurtuluşa giden kapısıyken başka bir sanatçının hayattaki en büyük korkusu olarak göze çarpar. Fakat ikisinin de eserini ortaya çıkarırken altlarında yatan sebepler aynıdır: Sonsuzluğu yakalamak. Bu eserler zanaat değil de sanat olduğu sürece tüm bu estetik üretimleri ölümsüzlük denilen gizli motivasyon var eder. Belki de gerçekten yok olma fikri doğurmuştur sanatı. Anlamsız gelen dünyamıza anlam katma çabamız sonucu ürettiğimiz daha birçok şey gibi.
 
Sinemada ise ölüm olgusuyla karşılaşmadığımız filmler oldukça az. Hatta genellikle karakterler arası çatışmalar bir tarafın yok olması ya da öyle bir ihtimalinin olması üzerine kuruludur. Fakat ölümün sinemasal araç yerine daha varoluşsal bir mesele olarak sorgulandığı, karakterlerin birbirlerinden ziyade doğrudan ölümün kendisiyle cebelleştiği filmlere günümüz sinemasında oldukça az rastlarız. She Dies Tomorrow (2020), bu mücevherlerden biridir. Amy Seimetz’in yönetmenliğini yaptığı film, düşük bütçeli festival filmi seviyesinde diyebileceğimiz bir prodüksiyona sahip olsa da ele aldığı fikre bakış açısından yaratıcı filtrelere kadar birçok yönden özgün ve etkileyici olmayı başarır.

Filmin merkezine aldığı olay, insanların birbirlerine yarın öleceği fikrini bulaştırmasıdır. Yani bir şekilde bu fikri benimseyen her insan, yarın öleceğinden emin bir duruma geçiş yapar. Bu durum kelimenin tam anlamıyla bir salgın teması üzerinden ilerler. Film, bulaşma şekli ile ilgili bize ipucu vermekten kaçınsa da aynı ortamda bulunan insanların tamamı bu “hastalık”a kapılmaktadır. Belki de bu bulaşmanın nedeni hastaların ağzından çıkan “Ben yarın olmayacağım,” tarzı cümlelerin etkili olmasıdır. Bizler ise seyirci olarak bu bulaşıcı hastalıkla beraber hareket eder, karakterleri onunla beraber tanırız. Hastalığı kapan her karakterle vakit geçirir; ama çoğunun sonunu görmeden yolculuğumuza devam ederiz. Bu gidişat sırasında da ana karakterin aslında ölümün kendisi olduğunu fark ederiz.
 
Aslında böyle bir fikirden yola çıkarak film yapmanın riskli olduğu söylenebilir. Çünkü fikir ne kadar yaratıcı olursa olsun hikâyenin sonunda elinize geçen şey, “fikir sineması” diye tabir edebileceğimiz, anlatmaya çalıştığı şeyin altını dolduramayan, hatta bu fikri gülünç duruma düşüren bir hâl alabilir. Fakat Amy Seimetz’in asıl derdi, bu fikir ile korku-gerilim unsurlarını bir araya getirip seyircide dürtüsel bir etki yaratma olmadığından başarılı yönetmenin, ortaya seyirciyi düşündürerek korkutmak gibi oldukça sıradışı bir psikolojik gerilim çıkarttığını görürüz.
Birkaç yerde kullanılan flashback’ler dışında oldukça klasik bir anlatı yapısını kullanan filmin en etkileyici yönü ise karakterlerin bu fikre kapıldıktan sonra yaşadıklarını, geçirdikleri dönüşümleri neredeyse fantastik veya absürd diyebileceğimiz bu salgına karşı oldukça gerçek ve varoluşsal noktalardan ele almasıdır. Fimi izlerken kendimize yönelttiğimiz; “Yarın öleceğimi öğrensem ne yaparım?” sorusunu cevabını izlediğimiz karakterlerde görmemiz o kadar vurucudur ki filmi izlerken ister istemez kendimizi bulaş zincirine eklenmiş kişilerden biri gibi hissederiz. Bunun altında yatan en önemli etken olarak zaten bu durumun içinde olduğumuz gerçeğini gösterebiliriz. Hayatın keşmekeşliği arasında durup ölümü düşünmemiz, bir taraftan ona doğru hiç de yavaş olmayan adımlarla koştuğumuzu farketmemiz filmin beslendiği noktadır.Bir gün ya da elli yıl sonra ölecek olmamız arasında ciddi bir fark olmadığını yüzümüze çarpan film, aslında bizim filmdeki karakterlerden tek farkımızın o son nefesin ne zaman verileceğini bilmediğimizi; fakat bizim de onlar gibi sonumuzu beklerken birtakım şeylerle oyalandığımızı vurgulamaktadır.
 Ölümün kendisini ele alıp bunun bilincine varan insanları gösterirken karakterlerin içine girdikleri melankolik unsurlar barındıran depresyonların ve vazgeçmişlik duygularının rahatsız ediciliği, filmin gücünü artıran başka bir faktördür. İlk tanıdığımız karakter olan Amy’nin halet-i ruhiyesiyle başlayan film, bizi karakterin garip davranışlarına tanık ederken neredeyse bu hareketleri neden yaptığını bile sormamıza izin vermez. Çünkü yakında yok olacağını bilme hissi insana her şeyi yaptırır gibi kesin ve karşı konulamaz bir cevap verir. Sonun gelmişliğini hissetmek olayın salgın boyutunda olması sebebiyle her türlü sosyokültürel grupta karşılığını bulur. Bu durum yeri gelir öldükten sonra da faydalı olmak isteyen bir karaktere derisinden ceket yapma isteği uyandırır, yeri gelir bütün boşvermişliklerin gölgesindeki bir başka karaktere babasını öldürtür. Hayatı boyunca alkol kullanmamış karakterin bulaşı alınca alkol krizlerine girmesi de gördüğümüz başka bir psikolojik etkidir.
 
Filmin başka bir alt okuması da daha sosyo-ekonomik yönden yapılabilir. Filmin bize gösterdiği karakterlerin hepsi belli bir seviyenin üstünde hayatlarını sürdürmektedir. Hatta çoğunu elit-zengin sınıfına koyabiliriz. Bu tarz insanların ölüm fikrinden uzak, kendi kozalarında sürdürdüğü yaşamlara da bir eleştiri mahiyetinde olan film, bu karakterlerin de değişimini bütün çıplaklığıyla yansıtır. Henüz normal hayatını yaşarken arkadaş grubuyla beraber yunus balıklarının cinselliği gibi absürde kaçan konuları oldukça alaycı ve boşboğaz tavırlarla konuşan, öleceğini öğrendikten sonra bu durumun etkisi altında kalarak başka bir karakteri ezen ve onun ruh hâliyle dalga geçen Susan’ın gündoğumunun mükemmelliğine hayran kalışı da yönetmenin bu sınıfla bir derdi olduğunu gösteren başka bir detaydır.
 
Depresyonu, içeriği kadar biçimiyle de hissettiren, gerilimi ve korku unsurlarını oldukça yerinde kullanan Amy Seimetz, filmin sonuyla da şapka çıkartılacak bir konuma gelir. Klişelerden uzak, “hayat güzeldir” batağına saplanmayan film, başından itibaren ele aldığı olgunun etkisini sonunda da tüm gerçekliğiyle çarptırarak aslında senaryosunun da ne kadar doğru kurulduğunu gösterir. Bütün karakterlerin tramvatik süreçlerine odaklanan film, bize hiçbirinin ölümünü yansıtmayarak yönetmenin derdinin bu olmadığını, böyle pandemik bir durumda sonuçtan ziyade bu durumun insanlara ve psikolojilerine etkisiyle ilgilendiğini kanıtlar niteliktedir. Yetersiz bütçeye rağmen oldukça iyi kurtarılmış sahneler bulunduran film, yer yer ışık kullanımındaki sıradanlıkla inandırıcılığını kaybetse de canlı hücre videoları gibi yaratıcılık gösterisine dönüşen kısımlarıyla seyircisini tekrar yakalar.
 
Kendi janrasının son yıllardaki en iyi örneklerinden biri olmasının yanı sıra gösterime girdiği yıl olan 2020’nin de pandemik unsurlarıyla beraber film versiyonu diye nitelendirebileceğimiz bir yapıt olan She Dies Tomorrow, çivi çiviyi söker mi bilinmez ama halihazırda depresyonda olanların uzak durmasında fayda olan, güllük gülistanlık hayatların da izlerken mesafesini koruması gereken bir kıyamet tasviridir. “Ölüm fikri insanı nasıl olur da çıldırtmaz?” diye düşünmemize vesile olan film, kuşkusuz bu yılın en etkileyici işlerinden biri. Biz izleyicilere düşen de böyle filmler izleyip ardından Montaigne gibi kendimizi avutacak sarkastik cümleler söylemek gibi duruyor: “Ölümden niye korkacağım ki? Ben varken o yok, o gelince de ben olmayacağım.”
Civan Serhat Çevik

Yazar Hakkında

Civan Serhat Çevik

2001 Nisan doğumlu. ODTÜ'de Elektronik Mühendisliği'ni okumakta. Birtakım şeyleri tartışmaktan zevk alır. Sinema, onu mutlu eden ender şeylerden biri. Etnik müzikleri tercih eder. Film Noir ile Alevi türküleri arasında sıkışmıştır, ölmemeye çalışır.

Yazarın Diğer Yazıları

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.