AnalizSinema Yazıları

Nostaljik Yolculuğa Çıkaran Klasik Bir Yapıt: The Irishman (2019)

Teknolojinin getirdiği yeniliklerle birlikte sinemanın ve oyunculuğun yeni bir biçim alacağı düşünülse de The Irishman (2019) aslında bu konuda ne kadar da yanıldığımızı ortaya koyuyor. Her biri sinema tarihine geçmiş önemli isimleri dijital dünyanın imkanları ile birlikte yeniden yorumlayan filmde, büyük ustaların yeniliğin önünde bir engel değil aksine birer öncü olabileceklerinin altı çiziliyor.

Yönetmen koltuğunda Sıkı Dostlar (1990), Taksi Şoförü (1976), Kızgın Boğa (1980) ve daha sayamadığımız birçok efsanevi filmlere imza atan Martin Scorsese’in oturduğu, görüntü yönetmenliğini  Rodrigo Prieto’nın yaptığı film, Charles Brandt’ın I Heard You Paint Houses (2004) adlı kitabına dayanıyor. The Irishman klasik mafya, sendika ve Amerikan derin devleti arasındaki ilişki ağı üzerinde durmasının yanısıra, toplumun ahlaki değerler konusundaki ikiyüzlü ve çıkar odaklı tavrına da bir ayna tutuyor. Ve gözleri bu dünyanın içerisinde olan “büyük adamlara” çeviriyor.

The Irishman

YAZI BU NOKTADAN SONRA SÜRPRİZBOZAN GELİŞMELERİ ELE VERMEKTEDİR.

Hikâyenin merkezinde John F.Kennedy suikasti ve o yılların en büyük sendikası olan International Brotherhood of Teamsters’in ünlü başkanı Jimmy Hoffa’nın hayatı yer alıyor. Devletten kredi alamadığı için Hoffa’nın sendikasını banka amaçlı kullanan Teamsters, 2.3 milyon üye ve 8 milyar dolarlık emeklilik fonu ile Amerika’nın en büyük ve en zengin sendikası hâline gelir. Bu dönemde mafya ile yoğun bir ilişki içine giren, siyasetten yeraltı dünyasına kadar birçok kişiyi çıkarları için kullanan Hoffa; dolandırıcılık ve rüşvete teşebbüs suçlarından yargılanarak hapse girer. 1971’de ise Başkan Nixon’ın özel affı ile hapisten çıkar ancak işler tersine döner. Hoffa bu kez kendi kurduğu düzenin bir mağduru hâline gelir ve aslında hikâyenin sonunda dostluk duvarlarının, Sheeran’ın elinde gerçek bir sanat eserine dönüştüğünü söyleyebiliriz.

ÜÇ FARKLI ZAMAN VE ÜÇ ANA KARAKTER

irishman

Hikâyeyi üç farklı zamanda ve üç ana karakter üzerinden izleriz. Bu nedenle filmin ana karakterleri olan Frank Sheeran, Jimmy Hoffa ve Russell Bufalino’nın hikâyelerine ayrı ayrı bakmak gerekir.

Irishman, Sheeran (Robert De Niro) karakterinin dünyasına, zaman koridorlarından geçerek yavaş ama aslında sert giriş yapar. En başından beri acımasız ve soğukkanlılığına vurgu yapılan bir karakter, başkalarının emri altında cinayet işleyen, ailesiyle iletişim kurmakta güçlük çeken biri olarak çizilir. Adını bir kitaptan alan ve bir boyacı olduğu belirtilen Sheeran’ın hikâyenin akışında karakterin dönüşüm yolculuğu gösterilmese de savaşın ruh sağlığı üzerindeki yıkıcı etkisinin onu yıllar içinde acımasız bir katil hâline getirdiğini görüyoruz. Filmde bu karakter dönüşümünün hareket noktası ya da yarattığı çatışmaya yer verilmeden duygusal anlamda yarattığı boşlukları temele alır. Sheeran daha en başından sonunun nereye varacağını bildiği hâlde mafya dünyasına girmesiyle kendi yok oluşunun da kapılarını aralık bıraktığının altını çizer.

Bir diğer ana karakter olan ve aslında hikâyenin belkemiğini oluşturan Al Pacino’yu, Heat ve Devil’s Advocate filmlerinde canlandırdığı sert tavırları ve ani öfke patlamaları yaşayan karakterlerin aksine Jimmy Hoffa karakteriyle sakin bir üslupla görüyoruz. Her daim kendinden emin tavırları ve dostane yapısıyla hikâyenin ana merkezinde duran Hoffa, mafyanın yozlaştırdığı düzene karşı idealist bir duruş sergileyen ama açgözlülüğü arasında gidip gelen bir karakter olarak karşımıza çıkar. Sıkça ağzından dökülen; “Eğer birisi buluşmaya geç geliyorsa ya bir mesaj vermeye çalışıyordur ya da bir şeyler ters gidiyordur.” mottosunu dostluğun getirdiği hassasiyetle birlikte unutur ve bu da onun en büyük hatası olur.

Russel Bufalino (Joe Pesc) karakterine gelecek olursak; Scorsese suç epikleri niteliğinde olan Goodfellas ve Casino adlı filmlerinde Joe Pesci’yi hep şiddeti kullanan, fevri ve katil karakter olarak gösterirken, Irishman ’de yeri geldiğinde uzlaşmacı, babacan olmaya çalışan ancak aynı zamanda ölüm emri veren zeki mafya babası karakteriyle göstermeyi tercih eder. Bufalino, filmin içerisinde hikâyenin akışını bozan ve ona yön veren bir karakter olarak büyük bir önem arz eder.

irishman

Aslında Irishman ’e, Scorcese’in kendi dünyasındaki yolculuğu ve esinlendiği klasik yapıtlara (Baba filminde babayla kızı arasındaki ilişkinin Irishman’de de benzer nitelik taşıması) yaptığı göndermelerle karşı karşıya olduğumuz nostaljiyle harmanlanmış bir film diyebiliriz. Öyle ki takip odaklı plan sekanslarla birlikte daha ilk sahneden itibaren bizi koridorların içerisinden geçirirken Katolikliğe dair birçok gönderme yapması bu noktada bir dönem rahip olmayı da aklından geçirmiş olmasıyla ilişkilidir. Filmde dini hassasiyetlerine büyük bir yer veren yönetmen, cenaze, vaftiz törenleri gibi birçok sahnede anlatımını daha da yavaşlatır, gökyüzünü parıltılarla donatır gibi görünür ve bizi sevinç, üzüntü ve pişmanlık gibi ortak duyguların içerisine hapseder. Bu kutsal olana aşkın hislerinin yanında, mafyanın içerisinde sözde büyük bir önem arz eden sahte aile vurgularının ve ikiyüzlü dindarlık taslamalarını sert bir şekilde eleştirir. Öyle ki vaftiz töreni sahnesinde Sheeran’ın kızının, babasından ne kadar çok korktuğunu ve aslında ondan nefret ettiğini mutlu bir sermoninin içerisinde izliyoruz.

Filmin sinematografisi ve teknik akışına gelecek olursak; karakterlerin yüzlerine yaklaşıp, elektronik bir anlatım ve altyazıyla birlikte nasıl öldüklerinin gösterilmesi filmin dinamiğini ve mizahını besleyen bir anlatım oluşturur. Hikâyenin bir noktasından itibaren -yaklaşık olarak son kırk dakikasında- filmin temposu artık iyice yavaşlar, genel planların sayısı artar ve yönetmen arka fondaki müziği bilinçli bir anlatımla keserek sahneye durgunluk katarken aynı zamanda bir gerilim yaratır. Bunu karakterin içsel durgunluğuyla da ilişkilendirebiliriz. Cinayet sahnelerinde ironik bir biçimde güzelliği ve belki de barışı simgeleyen çiçeklere odaklanıp, sonrasında yerde boylu boyunca uzanmış adamların ölüm dinginliğine geçiş yapması nüktedan tavrına yakışan bilinçli bir sunum olarak göze çarpar.

Scorsese, tıpkı konusunu gerçek bir hikâyeden alan Once Upon A Time in Hollywood (2019)’da Tarantino’nun yaptığı gibi nostaljik sinemaya açılan kapıyı aralık bırakarak seyirciye Irishman’i miras bırakır.

Göksu Ertüren
1992 yılında Uşak’ta doğdu. Yazmaya olan merakı onu, yazdıklarını görselle buluşturabileceği sinema okumaya yönlendirdi. Uşak Üniversitesi'nde Radyo ve Televizyon Programcılığı bölümünde okuduktan sonra Eskişehir Anadolu Üniversitesi'nde Sinema ve Televizyon bölümünü bitirdi. Şimdilerde ufkunu, farklı dünyaları arayıp, bulduklarını kendi dünyasına katarak genişletmeye devam ediyor.

Yorum yaz