Film, Margot Lee Shettery’nin aynı adlı romanından sinemaya uyarlanmıştır. Yönetmenliğini Theodore Melfi’nin üstlendiği Hidden Figures, 1961 senesinde NASA’da çalışan Katherine Johnson, Dorothy Vaughan ve Mary Jackson isimli üç siyahi kadının gerçek hayat hikayesini anlatır. Başrollerini Taraji P. Henson, Octavia Spencer ve Janelle Monae’nin paylaştığı yapımda Kevin Costner, Jim Parson ve Kristen Dunst da yer almaktadır.

Soğuk Savaş döneminde (1947-1991) yaşanan Kore Savaşı, Berlin Duvarı, Sputnik-1 Füzesi gibi olaylar birçok kez kitaplara ve beyazperdeye konu olmuştur. 1960’ların başında geçen bu film, süper güç olma yarışındaki ABD ve Sovyetler Birliği’nin uzay ve uzay bilimlerinde rekabetini arka planda anlatırken kadın-erkek eşitsizliği ve siyah-beyaz ayrımını ana eksene almaktadır. Irk ve cinsiyet eşitsizliğinin var olduğu düzende üç siyahi kadının hak mücadelesine tanık oluruz.

Filmde, Sovyetler Birliği’ne ait füzenin ulaştığı menzilin ABD hükümetinde tedirginlik yarattığını görürüz. Sovyetlerin, kendilerinden ileri teknolojiye sahip olmaları ve ABD’nin güvenliğini tehdit ettiği düşüncesi aralarındaki rekabeti arttırır. Rusların Sputnik-1 uydusunu uzaya göndermesi sonucu yarışta geri kalan NASA’nın yeni bir matematikçiye ihtiyaç duyması ile film başlar.

Ruslar, Ay’a bayrak dikmeden bana bir matematikçi bulun.

Filmin geçtiği 1960’lar Virginia’sında, siyahlar ile beyazlar henüz eşit haklara sahip değildir. Geçmişte siyahlar ile beyazların aynı tuvaletlere girmediği, aynı kahve makinesini kullanmadığı, aynı çeşmeden su içmediği, toplu taşıma araçlarında ve kamusal mekanlarda ayrı oturma alanlarının olduğu ve bu durumların olağan hayatın içinde ne tür toplumsal problemlere sebebiyet verdiğini film, seyircilere oldukça sade ve akıcı bir dille anlatmaktadır. Filmde gördüğümüz bu durum; ırk ayrımcılığının ideolojik boyutta kalmadığını, fiziksel olarak da mekâna yansıdığını izleyiciye gösterir. Dönemin Amerika’sında bu mekânsal ayrımın oluşmasındaki temel sebep aslında beyazların, siyahlarla minimum düzeyde karşılaşmak istemesi ve siyahları görmek istememesidir. Bu doğrultuda beyazlar lehine homojen mekânlar oluşturulmuştur.

Ne zaman bir adım ilerlesek bitiş çizgisini öne alıyorlar.

1960’lar Virginia’sında geçen film, aynı zamanda ataerkil bir sistemde kadınların ekonomik ve sosyal mücadelesini de anlatır. Üst düzey toplantılara kadınların alınmadığı, mühendislik eğitiminin erkeklere uygun olduğunun düşünüldüğü bir sistem karşısında kadınların mücadelesini izleriz. Amerikan toplumunun kadına biçtiği rolü görürken aynı zamanda kadınların bu rollerin üstüne çıkarak istediklerini elde ettiğine şahit oluruz. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin var olduğu düzende kadın olmanın ve çalışan bir anne olmanın zor olduğunu ama engel olmadığını film bizlere gösterir.

“Ya zirveye beraber çıkarız ya da hiç çıkmayız.”

ABD Başkanı John F. Kennedy’nin, tarihi konuşmasında söylediği “10 yıl içinde Ay’a gideceğiz.” vaadine NASA’nın ulaşabilmesi için toplum içerisinde kadın-erkek, siyah-beyaz eşitliğinin ve evrensel insan haklarının sağlanmasıyla mümkün olabildiğini görürüz.

Katherine Johnson, Dorothy Vaughan ve Mary Jackson’ın gerçek hikayesinin anlatıldığı filmde, Katherine’nin NASA’nın uzay görev ekibinin ilk siyahi kadın matematikçisi olduğuna; Dorothy’nin ilk siyahi kadın müdür olduğuna, Mary’nin ise NASA’da ilk siyahi kadın mühendis olmasına tanıklık ederiz. Finale doğru ise IBM kullanmaya başlayan NASA’nın artık matematikçiye ihtiyaç duymadığı için Katherine, uzay görev ekibinden uzaklaştırılır fakat filmde Hollywood klasiği tekrarlanarak son dakikada kahramanımıza ihtiyaç duyulur. Uzaya gönderilecek olan astronot, IBM’in koordinat hesaplarında hata yapmasıyla “Gözlerine bakamadığım birine güvenemem.” der ve koordinatlara Katherine’in bakmasını ister. Ardından Katherine, günü kurtarır.

Filmin mizah gücünün yanı sıra filmde kullanılan müzik, dekor, kostümler, geçmişteki gerçek görüntüler ve filmdeki oyunculuklar ile seyirci, filme bağlanmakta hiç zorlanmaz. Ayrıca son yıllarda Oscar törenlerinde tartışılan siyahi oyuncuların yan rollerde olması ve ödül alamaması meselesi 2016 yılında çekilen bu yapım ile Hollywood’un krizi fırsata çevirdiği örneklerdendir. Yapım, Amerika toplumunu geçmişindeki hatalarıyla beyazperdede yüzleştirirken kapital düzen bu durumdan da faydalanarak ticari bir kazanım sağlar. Sonuç olarak filmde, insanlığın yerçekimine karşı koyup fizik kurallarını yıktığını ve uzaya çıktığını ama önyargılarını yıkıp toplumda ekonomik, sosyal ve politik eşitlik sağlamakta zorlandığını görürüz.

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.