Sinema sanatında belgesel türü, gösterme gücünün yanında bir de gerçeği ortaya çıkarma ve çarpıcı şekilde sunma işlevine sahip. Dolayısıyla belgesellerden beyazperdeye yansıyanlar, çoğunlukla “hoşa giden şeyler”den ziyade yüzleşmeye cesaret isteyen gerçekler olabilir. Ancak insanlık tarihinin başlangıcından bu yana merdiven altından yürütülerek gizli tutulan her gerçeğin kaderinde günün birinde bir objektife yakalanmak vardır muhakkak. Bu, ister basın/yayın organlarının objektifi ister sinema alanından yönetmenlerin objektifi yoluyla olsun; merdivenlerin altlarının karanlığından gün yüzüne çıkarılan gerçekler, bugün insanlık tarihini etkileyebilecek denli öneme sahip bilgilerle dünya kamuoyuna sunuluyor.

Ne ki çoğu hükûmetin, hatta medya organlarının ve bizlerin dahi görmemeyi “tercih ettiği” yahut daha hafif bir tabirle gözden kaçırdığı” bu gerçekler, merdiven altlarına ışık tutulmadığı takdirde ne yazık ki insanlık tarihini felaketin kaderinden kurtaramaz. Dolayısıyla artık gözlerimizdeki bağları çıkarmanın ve gerçeğe çıplak gözlerle bakmanın vakti geldi –kendimize gelmek için daha da geç kalmadan.

Bu listemizde sizler için merdiven altı sırlarına ışık tutan objektiflere göz attık, bu belgeselleri gündeme getirerek karartılmak istenenleri gün yüzüne çıkarmaya çalıştık. İzleyecekleriniz pek hoşa gitmeyeceği  için “keyifli seyirler” demek çok uygun olmayabilir; ancak sağlıktan ekonomiye, siyasetten tarihe geçmişimizi tüm yönleriyle bilmek ve gelecek günlerin devamı için buna göre adım atmak istiyorsak, önce kendi karanlıklarımızla yüzleşmeliyiz.

 

Children for Sale: The Fight to End Human Trafficking (2014)

Yaşları yirmi değil, on sekiz değil, on altı bile değil… Ancak bu çocuklar, sokaklarda oynarken kendilerini bir anda “yerden yüksekte” buluyor ve henüz çocukluğun ne olduğunu anlayamadan yetişkinlerin alışveriş nesnesi hâline geliyor. Bugün yalnızca Amerika’nın değil, tüm dünyanın kanayan yarası hâline gelmiş bir durum, Children for Sale belgeseli ile koyu renkli perdelerin arkasından çıkarılmaya çalışılıyor. Türkçeye Satılık Çocuklar olarak geçen belgesel, özellikle Amerika’da seks işçisi olmaya zorlanan çocukların öyküsünü dile getiriyor. İnsan tacirlerinin eline düşen ve önce onların güvenini kazanan çocuklar, ne yazık ki uyuşturucu ve tehditlerle bu kaçakçılara bağımlı hâle getiriliyor. Ardından striptizden uyuşturucu kaçakçılığına pek çok suçu işlemeye, ahlak dışı davranışlarda bulunmaya ve fiziksel şiddete mecbur bırakılıyor. Çocuklarla yapılan röportajlar ve polis birimlerinden elde edilen raporlarla hazırlanan belgesel, başta Amerika olmak üzere çoğu ülkenin ve kültürün görmezden gelmeyi “tercih ettiği” insanlık suçu niteliğindeki gerçekleri tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor.

 

Food Inc. (2008)

Ağzınıza koyduğunuz her lokmada nasıl tüyler ürpertici bir süreci yediğinizi, içselleştirdiğinizi ve onun bir parçası olduğunuzu bilseniz, yemeye hâlâ devam eder miydiniz? Dahası, bu lokmaların dünyadan da parçalar kopardığını ve geleceğimizi hızla tükettiğini bizzat görseniz, bildiğiniz alışkanlıkla beslenmeyi sürdürür müydünüz? 2000’li yılların en çarpıcı belgesellerinden Food Inc., beslenme işinin “mutfağına girerek” gizli tutulan ocaklar üstünde neler piştiğini, bu ürünlerin hangi süreçlerle market raflarına, oradan da evlerimize ve tabaklarımıza kadar geldiğini gösteriyor. Özellikle Amerika’nın gıda endüstrisi ardındaki korkunç gerçekler, insan sağlığının kapitalist kaygılar uğruna nasıl hiçe sayıldığını ortaya koyarken hayvan haklarının da görmezden gelindiğini gösteriyor.

Tarım, çiftçilik, hayvan hakları, endüstri etiği üzerine objektiflerle tutulan ışık, bugün şeker hastalığından obeziteye, nedenini bilmediğimiz daha pek çok hastalığın, hatta gelecek nesillere aktarılacak olan tehlikelerin kaynağına da eğiliyor. Dolayısıyla Food Inc.’le beraber kaşığı doldurmadan önce bir kez daha düşünmeliyiz; zira yediğimiz şey, kendi geleceğimiz olabilir.

The Truth About Cancer: a Global Quest

Bugün dünyanın neresine gidersek gidelim ortak bir hastalık olarak karşımıza çıkan kanser, toplamda aldığı can sayısına bakıldığında aslında pandemi düzeyinde küresel bir boyuta sahip. Peki, bulaşıcı olmayan kanserin bu denli yaygın hâle gelmesi ve adeta bir salgına dönüşmesi, bizlere yanlış gösterilen veriler, yanlış uygulanan tedaviler ve merdiven altında tutulan uygulamaların bir sonucu olabilir mi? Şüphesiz ilaç sektörünün ekonomik kaygılarının bununla yakından bir ilgisi var. 1910 yılında kimyasal ilaç sektörüne hâkim isimler, tüm dünya ekonomisine kolu uzanan Rockefeller ile bağlantılı. Dahası bu bağlantı; Almanya’daki Nazi kamplarına, onkoloji üzerine yapılan merdiven altı deneylere, tıbbın ekonomik kaygılar için insan sağlığını ne ölçüde hiçe sayabileceğine kadar uzanıyor.

Alandaki yüzlerce kişiyle görüşme yaparak küresel kanser olgusunun tarihini, tüm yönleri ve uygulamadaki etik sorgularıyla birlikte masaya yatıran belgesel, ilaç endüstrisinin belki de sağlığımız için en tehlikeli sayılabilecek alanlardan birini teşkil ettiğini bilimsel kanıtlarıyla beraber gösteriyor. Öğrendiğimiz gerçeklerden sonra ise atacağımız adım bize kalıyor; belki kanseri yenmek, ilaçlardan önce tükettiğimiz tarihte, ekonomide ve siyasette gizlidir, ne dersiniz?

 

Wild Wild Country (2018)

Batı’nın merdiven altı sırları popüler medya için uzun soluklu malzemeler oluştururken Doğu’da yaşananlar, çoğunlukla peçeler, tüller ve çarşaflar ardında gizleniyor. Bu örtüler altında yaşanan her şey, yine bu coğrafyaların dilinde kalıyor. Ancak unutmamalı ki en karmaşık ve karanlık işlerin yürütüldüğü örgütler için böylesi bir bağlam, varlıklarını sürdürmek için en uygun yerdir. Buradan hareketle Doğu’nun çok tartışmalı isimlerinden Hint gurusu Bhagwan Shree Rajneesh ve cemaati, Wild Wild Country’de ilk defa dünya gündeminde yer alıyor.

Kimine göre dini bir lider, kimine göre azılı bir suçlu, kimi içinse ruhani bir güç olan Rajneesh, şüphesiz ki bu sıfatların her birine yönelik faaliyetlerde bulunmuş ve bunların başlığı altında gizli örgüt işlerini yürütmüştür. Daha derinlere inildiğinde cemaatin, uyuşturucu kaçakçılığından biyolojik savaşa, pek çok kirli işte parmağının olduğu ortaya çıkmaktadır. Belgesel, altı bölümlük sezonuyla bu gerçeklere eğilerek sistemli bir örgütün geniş bir coğrafyada nasıl etkili olabileceğini tarihi belgelere dayanarak anlatır.

 

Icarus (2017)

Spor, doğru ve etik yollarla yapıldığında insan hayatını düzenleyen başlıca unsurlardandır. Bryan Fogel de çok sevdiği bisiklet sporunu hayatının merkezine alır ve hem keyif hem de spor için pedal çevirmeye başlar. O zamanlar en büyük idolü, yedi Fransa Turu Şampiyonluğu elde etmiş ünlü bisikletçi Lance Armstrong’tur. Ancak Armstrong’un bu şampiyonlukları dopingle aldığı iddiası ortaya çıkınca Fogel de suçlamaların peşinde düşerek doping gerçeğinin dünya çapındaki sırlarını açığa çıkarmaya koyulur. Bu süreçte Rus bilim insanı Grigory Rodchenkov ile çalışmalar yürüterek Icarus’un senaryosunu yazmaya başlar. Yıllar süren araştırmalar ve kapsamlı verilerin ardından Fogel, ucu Rus başbakanı Vladimir Putin’e dokunan merdiven altı sırlarını ortaya çıkarır. Ne var ki durum derinleştikçe iki araştırmacının can tehlikesi söz konusu olmaya başlar. Bu nedenle Rodchenkov, hem çalışmalarını genişletmek hem de güvenliklerini sağlamak amacıyla Amerika’ya gitmeyi önererek harekete geçer. İkili, buldukları gerçeklerle yalnızca spor dünyasında değil, siyaset arenasında da çarpıcı iddialarla gündeme gelir.

Sundance Film Festivali’nde yer alan Icarus, doping skandalının siyasetle ilişkisini gözler önüne sererek belgesel dünyasında da cesur bir adım atmıştır.

 

The Keepers (2017)

Tarihler 7 Kasım 1969’u gösterdiğinde Baltimore sınırları, adından yıllarca söz ettirecek çarpıcı gerçeklerle dolu bir sırra tanık olur. Katolik okulunda rahibe olan Cathy Cesnik’in bir anda ortadan kaybolmasıyla birlikte elli yıllık bir gizemler zinciri, ilk halkasını iki ay sonra başlatır: Yine Baltimore sınırları içinde rahibenin cesedine ulaşılmıştır. Cesnik’in eski öğrencilerinden biri, nedeni bulunamayan cinayet davası için yıllar sonra tanıklık yapar ve böylelikle kilisenin merdiven altında tutulan çirkin sırları bir bir ortaya çıkar. Zira rahibenin cesedi, henüz bulunmadan önce tanığa gösterilmiş ve bu konuda hiçbir şey söylememesi için tanık, din üzerinden tehdit edilmiştir. Bunun yanı sıra kilisede yaşanan cinsel istismarlar da aynı şekilde yıllarca gizli tutulmuş, ancak Cesnik davasıyla beraber medya ve pek çok yetkili, objektifini bu gerçeklere yöneltmiştir. Ardından tüm sorgular, yaşananlara göz yuman hükûmet ve din kurumlarını hedef alır. Baltimore merdivenlerinin altında susturulmuş birçok ses tekrar çıkmaya başlar; haksızlığa ve istismara uğramış pek çok rahibe için bu adım, yıllarca süren karanlığa bir son olur.

Seri hâlinde yayınlanan The Keepers’ın adıyla yaptığı ironiye bakacak olursak hiçbir gerçeğin sonsuza kadar sır olarak “tutulamayacağı” ortadadır.

 

The War You Dont See (2010)

Günümüzde dumanı hâlâ Ortadoğu topraklarında tüten Irak, Afganistan ve Filistin savaşları, dünya kamuoyunun neyi görüp neye karşı kör olduğunun maalesef ağır bedelli birer örneği. Yaşananlar alenen insanlık suçu olmasına rağmen yapılan müdahaleler; üstelik tüm bunların medyada yansıyan kısmı, aslında her şeyin ne denli taraflı görüldüğünün de bir kanıtı. Ne var ki İngiliz belgeselci John Pilger, özellikle medyanın bu körlüğüne karşı daha fazla duyarsız kalmamayı tercih ederek savaşın bir de görünmeyen yüzünü herkese duyurmaya çalışır. The War You Dont See, bu anlamda görünürdeki savaşın ardında, karartılmaya çalışılmış bir psikolojik ve duygusal savaşın; dahası, gerçeklerin çatıştığı bir insanlık savaşının belgeselidir. Ortadoğu topraklarına batıdan tutulan bir ayna olması dolayısıyla doğu coğrafyasının anlayışlarını tam olarak kavrayamasa da belgesel, “görmemeyi tercih edilenlere” odaklanmasıyla güçlü bir amaç taşır. Ayrıca bu süreçte kimi gerçeklerin, bakıp yüzleşmeye cesareti olmayanlar tarafından “uydurulmuş” olduğu da görülmektedir. Söz konusu tarihe mâl edilmiş insanlık gerçekleri olduğunda bakış açısının, yansıtmadaki bu derece önemi nitekim belgeselin adıyla da vurgulanmıştır.

Çok tartışmalı konularda, tabiri caizse medyanın mayın tarlasında dolaşan Pilger, hem televizyon hem de basının dünya objektifinde büyük ses ve eleştiri getirmiştir.

 

An Inconvenient Truth (2006)

Amerika ve dünya ekonomisinin çalkantılı bir dönem geçirdiği, bunun yanı sıra savaşların patlak verdiği bir dönemde zamanın son derece “rahatsız edici” gerçeklerine parmak basmak, büyük bir cesaret ister. Yönetmen David Guggenheim da bu cesareti göstererek tehlikeli bir dönemde tehlikeli bir belgesele imza atar ve ucu hem politik noktalara hem de daha ziyade çevresel sorunlara dokunan An Inconvenient Truth’u ortaya çıkarır.

Yayınlanmasının ardından pek çok eleştiri almasının yanında En İyi Belgesel ve En Orijinal Müzik gibi ödüllere değer görülen, ayrıca Sundance Film Festivali’nde yer alan belgesel, konusu itibariyle bugün hâlâ gündemin gerçeklerini gözler önüne sermektedir. Belgesel, kendini çevresel konulara adamış araştırmacı ve aktivist Al Gore’la yapılan söyleşiler üzerinden, adım adım ilerlediğimiz küresel ısınmanın öyküsünü ve gelecek senaryolarını ortaya koyar. Bu süreçte insanların politik ve ekonomik çıkarlar uğruna üstünü örtmeye çalıştıkları her yanlış adım, ağır sonuçlarıyla beraber gösterilir. Küresel ısınmanın özellikle genç neslin sağlığı üzerindeki etkisini anlatan belgeler, çevresel eylemlerde harekete geçme konusunda daha fazla geç kalmamamız gerektiğini çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır.

 

Fallen Angels (2016)

Filipinler’in Angeles kenti, adım başı karanlık bir merdiven altının yer aldığı, kimse tarafından alenen dile getirilmeyen acı bir gerçeğin yatağıdır. 1991 yılına kadar ABD Hava Kuvvetleri’ne ait olan bir üs, bu tarihten sonra, çoğu emekli olmak üzere pek çok farklı milletten erkeği buraya çekmeye başlamıştır. Bunun nedeniyse savaş sonrası aileleri parçalanmış çocukların seks işçisi olarak burada çalışmaya başlamasıdır. Ne var ki birkaç yıllık süreç içinde bu durumu kalıcı bir meslek edinen çocuklar, “babasız bir nesil” dünyaya getirerek hem mesleklerini çocuklarına aktarmış, hem de birkaç nesil içinde aile köklerini tümden silmiştir. Yeni doğan çocuklar ne babalarının kimliğinden ne de hangi millete ait olduklarından haberdardır. Böylelikle ortaya çıkan karışık ırk, beraberinde önü alınamayan çeşitli hastalıkları da getirmiştir. Günde yaklaşık 3 ila 6 dolara çalışan seks işçisi çocuklar, buna karşı gelmek yerine karınlarını doyurabilmek için razı olmak zorunda bırakılmıştır.

Yüzünde henüz çocuksu gülümsemesi silinmemiş nice seks işçisinin, bu durumu neredeyse bir oyun gibi görüşü, kabullenişi ve umutsuz suskunluğu, çarpıcı ve bir o kadar rahatsız edici belgesel Fallen Angels’la beyazperdeye taşınmıştır.

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.