Masmavi, az bulutlu, umut verici bir gökyüzü… Gençlerin kendi aralarında günlük, neşeli konuşmaları… Sıradan bir okul günü… Okul koridorlarında gezinen ergenler, dedikodular, sataşmalar, şakalaşmalar… Bir gençlik filmi mi izlemek üzereyiz? Yoksa çok daha farklı şeylere mi şahit olacağız birazdan?

Bazı şeylere objektif bir açıdan bakmaya zorlanacağız önümüzdeki 80 dakika boyunca. İzlemeye alışkın olduğumuz filmlerin aksine, bu kez karakterlerle kendimizi özdeşleştirmede sıkıntılar yaşayacağız belki. Çünkü yönetmenimizin bize bu kez söylediği şey: “Sadece uzaktan bakın! Ve anlamaya, görmeye çalışın!”

Gus Van Sant’a 2003 Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye ve En İyi Yönetmen ödüllerini getiren Elephant filminden bahsediyorum. DVD’deki tanıtımında yazdığı üzere: “…bizi sıradan, sakin bir gün geçirirken bir anda trajedi yaşayan herhangi bir Amerikan lisesine götürüyor” yönetmen. Amerikan gençliğinin bir gününün nelere gebe olabileceğini vurguluyor. Bunu yaparken de izleyiciyi olaydan elinden geldiğince uzak tutmaya çalışıyor. Film hakkında yapılan “belgesel” yorumlarını bu nedenle haklı kabul edebiliriz. Ancak ve ancak aslında izlediğimiz film, ne kurbanın, ne katilin gözünden anlatılıyor. Filmden anlayacaklarımız sadece kendi gördüklerimizden, kendi bakış açımızdan ibaret. Ancak yönetmen böylesine bir trajediyi o kadar çarpıcı bir sadelik ve sakinlik içinde gözler önüne seriyor ki, görüntülere, ışığa, müziklere bir anda kendinizi kaptırıp bazı ayrıntıları kaçırabiliyorsunuz. Bu yüzden uzun sekanslar sırasında başka şeylerle ilgilenmek izleyicinin zararına olabilir. Lütfen gözünüzü ekrandan ayırmayın!

“Amerikan Rüyası” dediğimiz şeyin, popüler kültürün dayatmalarına maruz kalmış, dışarıdan bakıldığında sıradan ya da olağan görünümlü ancak kendi içinde bir sürü sıkıntısı olan ergenler boy gösteriyor filmde. Yeme bozuklukları, sosyal sıkıntılar, bilgisayar oyunu bağımlıları… Filmdeki gençleri hemen arkalarında bulunan bir kamera sayesinde sürekli olarak takip ediyor olmamız da, Für Elise eşliğinde bir bilgisayar oyunu içinde sırtlarından vurularak gerçek anlamda “nalları diken” adamların gösterildiği sahne de aslında şiddet içerikli bilgisayar oyunlarının gençlerin üzerindeki etkisini gözler önüne seriyor (Burada şunu da eklemeden geçemeyeceğim ki, film boyunca müziklerin kullanımı oldukça başarılı, hatta şairane bile denebilir!). Bu bağlamda aslında filmin ilk sahnesinde (mavi gökyüzünden hemen sonra) bir otoyolda yalpalaya yalpalaya giden, yine arkasından (tıpkı bilgisayar oyunlarındaki gibi) takip etmekte olduğumuz araç da bu çağrışımı getirebilir akıllara. Ancak yönetmenimiz bize daha ilk sahneden güzel bir sürpriz yapıyor, arabayı durduruyor ve film boyunca izleyeceğimiz gençlerden biri olan John’un bu duruma el koymasını sağlıyor.

Film boyunca farklı açılardan ve farklı zaman sıralamasıyla devam eden sekanslar boyunca, gençleri hazırlanmakta olan trajediye götürecek olayları izliyoruz. İzlediğimiz sahnelerin eş zamanlı bir kurguyla aktarıldığını görmek benim damağımda kahveyle karışık bir tarçın tadı bırakıyor doğrusu. Film aslında bir kurgu kaygısı gütmüyor. Görüntüler tamamen amaca hizmet eder nitelikte. Salt gözün gördüğü, süslemeden ve efektlerden arınmış, gerçeğin ta kendisini çağrıştıran başarılı sahneler izliyoruz. Öyle ki, örneğin Eli’ın okul koridorunda John’ın fotoğrafını çektiği ve arkalarından Michelle’in koşarak geçtiği sahneyi film içinde üç farklı açıdan izlememize ve bu sahnelerin üç farklı zamanda çekilmiş olmasına rağmen sahne inandırıcılığını yitirmiyor, eğreti durmuyor.

Filmde bize tanıtılan gençlerden bazıları bu katliam sırasında saldırıyı gerçekleştirmekte olan karakterlerle karşılaşıyorlar. Ancak biz bu gençlerden hiçbirinin ölümünü izleyemiyoruz. Bu durum da yönetmenimizin, bu gençlerin yaşamlarındaki bir günden bizler için açtığı bir pencereden içeri sızmış olduğumuzun kanıtı aslında. Film boyunca onların yaşadıklarını, onların yaşadıkları haliyle izledikten sonra onların ölümüne nasıl tanık olabiliriz ki? Nasıl ki bir insan kendi ölümünü dışardan bir gözden göremezse, biz de göremiyoruz onların son anlarını.

Filmi kısa bir süre için bir yana bırakıp gençlerin şiddet eğiliminden bahsedelim. Yapılan bir araştırmaya göre 1940 yılında okullarda en önemli disiplin problemleri “söz almadan konuşma, sakız çiğneme, gürültü yapma, koridorlarda koşma, uygun olmayan giysilerle okula gelme” şeklinde sıralanırken, 1994 yılına gelindiğinde bu liste “okula silah getirme, çetelere üye olma, alkol ve uyuşturucu madde kullanma, okuldan kaçma, vandalizm” gibi bir hal alıyor. Ergenlik döneminin getirdiği bir takım hormonal değişimleri göze alırsak, bu değişimlerin 1940 ve 1994 yılları arasında farklılık göstermesi çok beklendik olmasa gerek. Peki sıkıntı nerede? Acaba günümüz yetişkin toplumunun diline pelesenk ettiği “Gençlik nereye gidiyor?” sorusunu evirip, “Gençlik nereye gönderiliyor?” diye mi sormalıyız?

Gus Van Sant’ın Elephant filmi de fazla sayıda çapraşık uyarana maruz bırakılmış bir neslin içinde barındırdığı katliam potansiyelini yansıtmaktan çok, aslında gençlere değil de bu gençleri yetiştirmekte olan yetişkinlere çekmeli bence dikkati.

Kararan gökyüzü acaba bunun işareti mi?

Son bir soru: Fil nerede? Görenler parmak kaldırsın…

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.