AnalizSinema Yazıları

Maskeler, Aynalar ve Yüzler: Au revoir là-haut

“Savaşta son ölen ilk ölenden daha talihsiz olurdu!”

20. yüzyıla kadar bir sömürge devleti kimliğine sahip olan Fransa, dünyanın dört bir yanında işgal ettiği topraklarla -İngiltere’den sonra- tarihin ikinci büyük emperyalist devletini kurdu. Ulusal çıkarları nedeniyle iki dünya savaşında da yer alan ülke, ne büyük tezattır ki 1789’da halk ihtilalini başlatarak hürriyet, adalet, milliyetçilik, kardeşlik, demokrasi ve eşitlik gibi fikirler ile çağdaşı birçok ulusun değişimini tetikleyen büyük bir dönüşümün başlangıç noktası da oldu. Au revoir là-haut (2017), işte bütün bu çelişkileri geçmişinde barındıran Fransa’nın, kibirli maskelerin arkasına gizlediği karanlık sistemine bir kibrit çakıyor.

Auteur bir yönetmen olan Albert Dupontel’in, Pierre Lemaitre’in aynı adlı romanından medyalararası bir üslupla sinemaya aktardığı filmin başrolünü, genç kuşağın yıldızı parlayan isimlerinden biri olan Nahuel Perez Biscayart üstleniyor. Biscayart; savaşta yüzünü kaybeden ve metaforik maskelerle yaralarını saklamaya çalışan ressam Edward rolünde, ulusal değerleri metalaştıran Fransız burjuvazisinin ve savaş fırsatçılarının maskesini düşüren biri olarak izleyicinin karşısına çıkıyor.

“Gördüğümüz tüm yüzeyler içinde en az tanıdığımız kendi yüzümüzdür.”
Sabine Melchior-Bonnet

Tanrısallığın saf imgesini sunan aynalar, aynı zamanda şeytanın suç ortaklığını yapar. Bazıları için bakanın kendini gördüğü bir araç, bazıları içinse bir yansımadan daha fazlasıdır aynalar. Tüm bu tezatların içinde harikulade zenginlikler barındıran bir nesne olarak karşımıza çıkarlar. Taklit eder, büyüler, gizler ve imgeler sunarlar. Hem tam hem de eksik bir şekilde özgünlüğe göndermeler yaparlar. Bize görüntümüzün kaba bir ambalajını sunar, ışığı toplar ve bizi öznelerden dışsallaşmış nesnelere çevirirler.

Gerçekliği zapt eden aynalar, kibirli ruhumuzu besleyen, gördüklerimizin perspektifini değiştirerek algımızı çarpıtan nesnelerdir. Mitolojideki Narkissos’un sudaki yansımasına âşık olup açlıktan ölümüne neden olması gibi bizi büyülerler. Bize gösterdiği gerçeğin kendisi değil, tam aksimiz olan suretimizdir. Dürüstü, ikiyüzlüsü, ahlaksızı, aydını ya da muhafazakârı fark etmez, insanoğlu kendini aynalarda seyretmekten vazgeçemez.

Aynalar her yerdedir. Onların arasında insanın kendi öz benliği bile maskeli bir muammaya dönüşüverir. İşte bu aynaları kıran ve maskelerimizi yüzümüzden sıyırıp bizi gerçeklerle yüzleştiren bir film Au revoir là-haut.

Film, birçok noktasında, sinemanın çerçeve alanı içinde yeni bir çerçeve yaratan aynalarla yansıtır görüntüleri bize. Olayları bakmadığımız bir perspektiften sunarak imgelerle şaşırtır. Yani hem bir taraf hem de yargıç olarak buluruz kendimizi. Yüzünün yarısını kaybeden, yalnızca kendi olmak isteyen bir genci ve zamanla taktığı maskelere dönüşen insanların aynalarla bağını keşfeder; gözümüzle gördüklerimizin mi yoksa bize yansıyanların mı daha gerçek olduğu konusunda şüphelerimizin de yavaş yavaş arttığını hissederiz filmi izlerken.

Filmde görsel bir anlatım unsuru olarak sıkça kullanılan maskeler, Edward’ın hislerine ve düşüncelerine tercüman olan yan anlamlı birer nesne olarak karşımıza çıkar. Gülmek, ağlamak, kibir, sanata bakış, bireysellik, feminite, düşler ve değişimi çağrıştırır maskelerle Edward karakteri. Kafkavari bir şekilde tavus kuşuna dönüşümünü tamamlar. Aynı zamanda ölümü ve dirilişi temsil eden bir metafor olan bu maske; pek çok efsanede, güzellik dâhil, hiçbir şeyin çok ciddiye alınmaması gerektiğini ve aslolanın yürek güzelliği olduğunu ifade eder ezoterik bir biçimde.

Fransızlar için anlamlı bir gün olan Bastille Günü’nde[1] hayali satışlarla kazandıkları paraları Edward’ın narsist bir Aslan maskesine dönüştürmesi hem ulusal değerlerin sorgulanması hem de politik imgelemenin göstergesi olması açısından önemli bir an olarak karşımıza çıkar.

Cécile Kretschmar tarafından tasarlanan ve film için yeniden düzenlenen maskelerle yönetmen Dupontel, “Dadaist[2]” bakış açısına uygun olarak, hem eleştirel hem de tiyatral bir anlatım biçimi yakalar. Ayrıca bu maskeler kanalıyla Dada sanat akımının en bilinen isimlerinden biri olan “anti sanat” ve “hazır nesne” kavramlarını ilk kullanan sanatçı Marcel Duschamp’a (1887-1968) bir saygı duruşunda bulunur.

Sıradan, çirkin ve pahalı olana övgüler dizen popüler kültürü ve onun dayattığı sanat anlayışını kullanarak savaşı fırsata çeviren vurguncuları ve milli değerleri metalaştırmaya çalışan sahtekârı dolandıran Edward’ın, bu iş için hazırladığı kataloglardaki resimlere yüklenen mesajlar da yan anlam içeren unsurlar olarak filmde yerini alır. “Savaşmaya!”, “Minnettar Ulus”, “Savaşta Neşe!”, “Ölmekten Duyulan Gurur”, “Her Şey İçin Teşekkürler”, “Yetimler Fedakârlığı Düşünüyor” bunlardan bazılarıdır.

Zamanla aynadaki ters yansımasına dönüşen, yaşadığı dönüşümün yarattığı acıyı bedenini uyuşturarak dahi dindiremeyen Edward’ın, uğruna savaştığı değerlerin yıkılışını ve asla barışamadığı babasına dönüşümünü izlediğimiz filmde; hikâyenin yalnızca sanat ya da milli değerlerden ibaret olmadığını da anlarız. Bağlarını reddeden baba ve oğulun hikâyesi üzerinden onların birer yansıma kadar birbirine benzediğini de keşfederiz. Sağ ya da sol, ne kadar farklı görünse de aynanın düz perspektifinde aslında aynıdır hayatın çok boyutlu gerçekliği.

Bir sinema filmi olarak klasik anlatı dili, akıcı kurgusu, kamera geçişlerindeki ustalıkları ve sürpriz sonuyla bizi büyülemeyi başaran bir yapım Au revoir là-haut. Saf iyilik ve saf kötülüğün olmadığı gerçek dünyayı aynaları da kullanarak perdeye yansıtan filmi, oyunculuğunu büyük mavi gözleri ile “sessizce” sunan Nahuel Perez Biscayart’ın performansı ve taktığı dışavurumcu maskeleri bir hayli zenginleştirir. İnsani değerleri çıkarlarına alet ederek kazanca dönüştürenlerin deşifresi, sanata ve savaşa dair eleştirisi, kötülüğün kılıktan kılığa giren maskelerini düşürmesiyle;  tüm bunların da ötesinde barındırdığı baba, oğul ve Tanrı yansıması olan insan ruhunun özüne dair bizde uyandırdıklarıyla film, izlenmesi gereken önemli yapıtlar arasında yerini çoktan aldı bile.

[1]Fransız Devrimi’ne zemin hazırlayan önemli gelişmelerden olan, 14 Temmuz 1789’da gerçekleşen Bastille Baskını’nı kutlamak adına gerçekleştirilen törensel gündür. Kutlamalarda askeri geçit törenleri, havai fişek gösterileri yer almaktadır.(Vikipedi, 2018)

[2]1. Dünya Savaşı yıllarında, dönemin yıkıcı koşullarına, barbarlığa ve burjuva sanat görüşlerine tepki olarak doğmuş kültür ve sanat akımıdır.(KILIÇ, 2008)

Kaynakça

KILIÇ, Levent, Fotoğraf ve Sinemanın Toplumsal Tarihi, Dost Yaynları, Ankara,2008.
KAYAOĞLU, Ersel, Edebiyat ve Film, Hiperlink Yayınları, İstanbul, 2016.
Melchior-Bonnet, Aynanın Tarihi, Dost Yayınları, Ankara, 2007.
Vikipedi. (2018, 6 12). Vikipedi: http://www.wiki-zero.net/index.php?q=aHR0cHM6Ly90ci53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvQmFzdGlsbGVfR8O8bsO8
http://www.telerama.fr/cinema/cecile-kretschmar,-lorfevre-des-masques-de-au-revoir-la-haut,n5465238.php
https://www.imdb.com/name/nm3438808/
https://www.hollywoodreporter.com/review/see-you-up-au-revoir-la-haut-review-1051904

 

 

        

Mehmet Neşet Turgut
1982 İzmir doğumlu. İlk elektiriği televizyondan aldıktan sonra 6 yaşından itibaren sinemaya gitmeye başladı. Büyük bir aşkla film izleyerek büyüdü. Dokuz Eylül Üniversitesini bitirdi; öğretmen olarak atandı. Fotoğrafçılık ve sinema üzerine akademik düzeyde eğitim aldı. Profesyonel olarak fotoğrafçılıkla uğraştı. 2016 yılından beri sinema ile ilgili yazılar yazmakta ve film okumaları yapmaktadır.

Yorum yaz