Eleştiri - İzlenimSinema YazılarıVizyon

Kurnaz, Cezbedici ve İsyankâr: Ema (2019)

*Dikkat! Bu yazı, bazı sürprizbozan (spoiler) gelişmeleri ele vermektedir. Ayrıca, yazım aşamasında queer aktivistlerden görüş alınmıştır.

Dünyada filmlerini dansla harmanlayan, dansın dinamizminden güç alan, dansın duygu dağıtımından faydalanan yönetmenler gittikçe artıyor. Her iki sanatı pastij şekilde buluşturan bu yönetmenler, müziği de işini bilenlere emanet edince ortaya muazzam filmler çıkıyor. Bunların yanına neon ışıkları da eklenince sinemanın büyülü kapıları bizi ‘Harikalar Diyarı’na çıkarıyor. Bahsettiğim filmlerden ilk akla gelen şüphesiz Gasper Noe’nin Climax’i (2018). Bu halkanın son harikalarından biri ise Pablo Larrain’in son filmi Ema (2019).

Neruda (2016) ve Jackie (2016) gibi biyografik filmlerden sonra büyük bir cesaretle Ema’yı çeken yönetmen, önceleri gezindiği sulara yeniden dönerek çıtasını daha da yükseğe taşıyor. The Club (2015), No (2012), Morg Görevlisi (2010) gibi kült olmaya aday filmlerden sonra yönetmenin yeni bir kültü sinemaya armağan ettiğini söyleyebiliriz.

Dünya prömiyerini, Venedik Film Festivali’nde yapan Ema, bir dans grubunda dans eden Ema’nın ve bu dans grubunun kareografi Gaston’un çocuk sahibi ol(a)ma(ma)sı üzerine bir film. Bu trajik konu, ses bandına mükemmel bir şekilde yerleşen enfes müziklerle filmin ilk yarısında  fazlasıyla duygu yüklü bir izlek sunuyor. Filmin ikinci yarısında, -ve bence Ema’yı Ema yapan bölümle birlikte- Ema’nın arayışlarına, deneyimlerine ve kurnazlıklarına şahitlik ediyoruz. Aykırı, sert ve isyankâr olan Ema’nın bu özellikleri filmin geneline nüfuz ediyor. Ema’nın peşine takılıp film boyunca onu takip ediyoruz. İstekleri ve arzuları konusunda sınır tanımayan Ema, farklı şeyler denemek ve isteklerine ulaşmak için elinden geleni yapıyor.

Eşinden nefret ediyor gibi görünüp birçok kişiyle birlikte olsa da eşi başkasıyla birlikte olunca çılgına dönüyor. Çünkü fazlasıyla yalnız. Dans ekibindeki diğer arkadaşları ile dayanışarak, çocuk sahibi olma ve düşlediği aileyi kurma süreci ise bu yalnızlığını zaman zaman giderip ona güç veriyor. Başta alışılagelmiş “aile kurumu” olmak üzere bildiğimiz tüm normları yakıp yıkan Ema, kendine, partnerlerine ve tabii ki evlat edindiği çocuğuna queer bir dünya inşa ediyor görünüyor. Bir yerden sonra ne yaptığı konusunda akıl sır erdiremeden ‘sadece’ izliyoruz; bazen tebessüm ederek bazense hüzünlenerek. Ema’nın içi içine sığmıyor; zaman zaman içinde yanan ateşin dışavurumunu eline aldığı alev püskürtücüyle birçok şeyi yakarak gösteriyor. İçinde yanan ateşin ve isyanın sönmesi veya ehlileşmesi ise sürpizlerle örülü kurnazlık manevralarıyla oluyor.

Filmin en farklı nüanslarının tepe noktası ise hiç şüphesiz, Ema ve Gaston’un evlat edinip, sonrasında iade ettikleri çocuğun ebeveynleriyle Ema’nın tutkulu bir birliktelik yaşayarak adamdan hamile kalması. Ema, bu yönüyle yukarıda da söylediğim gibi istekleri ve arzuları için her şeyi yapan, kural tanımaz, hatta bir nebze mesafe konulası bir karakter çiziyor gözümüzde. Aile kurumunun dinamiklerini ve toplumsal normları kendine göre eğip, büküp farklı formlara dönüştürüyor. Bu farklılık ve/veya dönüşüm, kimsenin film boyunca yemek yememesi ve psikoloğun Ema’dan ev resmi çizmesini istediğinde evde yemek olmamasını söylemesiyle mimleniyor olabilir. Ancak öyle bir zaman geliyor ki bu ritüel bozuluyor. Kalıplar yıkılmış, normlar başka bir forma kavuşmuşçasına Ema, finalde aynı evin içinde sevinçle ve bir o kadar da gururla yemek hazırlıyor; eşine, evlat edinip sonra iade ettikleri oğluna ve birlikte olduğu kadına ve erkeğe. Hepsini aynı odanın içinde görerek mutlu bir aile tablosuyla baş başa kalıyoruz.

Kendine bu denli farklı bir sinematografik kariyer çizen yönetmen, yukarda saydığım filmlerle daha nice iyi filmler yapacağının sinyallerini veriyor adeta.

Filmi geçtiğimiz günlerde Kadıköy Sineması’nda izlemiştim ancak ne yazık ki gösterimleri sonlamış durumda. Umarım henüz izlememiş olanlar başka bir yerde izleme şansı bulur.

Filmli günler…

 

 

Musa Bölükbaşı
1994’ün soğuk bir gününde dünyaya geldi. İlkokulda doktor, lisede subay olmak istese de Dostoyevski ile tanıştığında bu fikri değişti. Onu mutlu edecek şeyin yazı yazmak olduğunu anlamıştı. Mersin Üniversitesi sinema tv bölümünün yolunu tuttu. Okudukça, izledikçe yepyeni dünyalara kapılar araladı. Birçok kısa film ve öykü yazdı. Yazı yazma ve film izleme hevesi asla dinmeyecek gibi görünüyor.

Yorum yaz