RöportajSinema Yazıları

Kangren Bakış Açılarını Neşterlemek: Bir Seren Yüce Röportajı

“Alttan gelen sinema izleyicisinin, arthouse sinemanın şimdiye dek dert edindikleriyle pek alâkaları yok.”

Çektiği ilk filmi Çoğunluk (2010) ile Türk sinemasında şimdiye kadar oynatılmamış taşları yerinden oynatan ve büyük ses getiren Seren Yüce’yle yaptığımız uzun sohbette, hem iki filmi Çoğunluk ve Rüzgârda Salınan Nilüfer’i (2016) hem Türkiye’nin ilk internet dizisi Masum’u (2017) hem de Türkiye’de son dönemde sinema ve dizi sektörünün geldiği noktayı konuştuk. Çok uzun süren bu sohbette yönetmen, filmlerinde anlattıklarının, şimdilerde daha da kronikleştiğinden ve karmaşık bir hâl aldığından söz etti. Lafı daha fazla uzatmadan, sizi bu keyifli sohbetle baş başa bırakmak istiyorum. Keyifli okumalar…

İlk filminiz Çoğunluk ile hem birçok ödül aldınız hem de büyük ses getirdiniz. Türkiye’nin yıllardan beri kronikleşen bir konusunu seçmeniz, “Evet, böyle bir film yapmalıyım.” demeniz, ilk fikrin ortaya çıkışı nasıl oldu?

 İlk fikrin oluşması seneler öncesine dayanıyor. Milliyetçilikle ilgili bir şey yapma düşüncem vardı. Ama o zamanlar her şey çok hamdı. Sonraları bana daha yakın olan Takva (2006) ve başka filmlerde çalışınca, film yapmayı, senaryo çalışmayı tecrübe ettikten sonra, “bir baba-oğul hikâyesini nasıl anlatırım?” sorusunu kafamda netleştirerek, o ham fikri geliştirmeye başladım.

Yani tanık olduğunuz tek bir olaydan değil de çok fazla birikmişlikten yola çıktınız? 

İlk aklıma gelen fikirden “Çoğunluk” senaryosunun çıkma süreci çok uzun bir zamandı. Ama temel mesele milliyetçiliği anlatabilmekti. Bunun üzerinden farklı bir durum gelişti; “Ezilen, işin mağduru değil de işin fâili kim?” sorusuna cevap aramaya başladım.

Zaman içinde farklı noktalardan bakma imkânı sağladı bu. Kendi babamla iletişimimi de düşününce bir baba-oğul hikâyesi o zaman için en kolay anlatılabilecek hikâyeydi benim için. Ama bunu direkt, moda mod yapmaktan bahsetmiyorum, sadece Çoğunluk’ta kendi hayatımdan da izler taşıdığını söylüyorum.

Filmi çektiğiniz dönemde alt-orta sınıf olan sınıfın, yani o dönemde yavaş yavaş palazlanan müteahhitlerin şimdilerde üst-orta sınıfa “terfi” ettiğini görüyoruz. O zamanki kangren bakış açısının sınıf atlayarak daha da sorunlu bir hâle geldiğini düşünüyor musunuz?

1980’lerle birlikte müteahhitlik kurumu kangren olmaya başlamıştı zaten. Sadece el değiştirdiğini gördük. Her gelen iktidarla da başka bir şekle büründü bu durum. Esas meseleyse iktidarın bir ‘baş müteahhit’ gibi davranması ki bunu 2005’lerden sonra daha net hissettirmeye başladı. Bu filmi yaparken de hissettiriyordu ama geldiğimiz noktada hapsolmuş vaziyetteyiz. O zamandan bu zamana bakıldığında fikrin değil, fikrin sahiplerinin genişlediğini ve fikrin geliştiğini görmüş olduk.

Aslında iktidarın veya iktidarların empoze ettiği bu fikirlerin ülkeyi ve insanları nasıl darboğaza soktuğunu merak ediyorum?

Bu durumu betonla ilişkilendirmek bana çok doğru geliyor. Tüm o betonlaşmayla birlikte, zihinsel dünyaların da betonlaştığını görüyoruz. Bu, kültürel yozlaşmayı da beraberinde getirdi. İktidarın hayata bakış açısı, ekonomik olarak hırsı, yaşamsal olan bazı şeyleri elimizden aldı. Hayatı kapattı ve bir nebze grileştirdi.

Çoğunluk ile süregelen tabiri caizse açık bir yarayı anlattınız. Üzerinden neredeyse 10 yıl geçtikten sonra bu yara hem daha derinleşti hem de faklı bir hâl aldı. O zamanki “çoğunluk”un içinde yer alan bazı kişiler Çözüm Süreci’nden sonra “Beyaz Türkler” diye anılan gruplara katıldılar. Bu durumu nasıl yorumlarsınız?

Çözüm Süreci’yle birlikte ‘Çoğunluk’un içinde yer alan bir kısım insan, olaylara nispeten vâkıf oldu. Evet, bununla da ‘Beyaz Türkler’ olarak anılmaya başladılar. Ama ben o kadar etkili olduğunu düşünmüyorum. Bazı şeyleri daha net görmeye başladılar ama hâla içlerindeki Kürt nefretinden vazgeçmediler. Bunlar şekil değiştirdi biraz. Ama mutlak bir değişimden söz edemem ben. ‘Beyaz Türkler’ Beyaz Türk olmaya devam ediyor nihayetinde. O yüzden de burada sert bir geçiş olduğunu düşünmüyorum.

Çoğunluk’ta yer alanlar ‘çoğunluk’ olmaya devam mı ediyorlar?

 Evet, hem de fazlasıyla devam ediyorlar.

Film, yurt dışındaki festivallerde de gösterildi. Filmin anlattığı şeylerin fazla yerel olduğunu ve yabancı seyirciye geçtiğini düşünüyor musunuz? Bkz. “Hepimiz elhamdülillâh Türküz, Müslümanız”.

 Fazlasıyla geçtiğini düşünüyorum aslında. Birtakım şovenist, milliyetçi düşüncelerin babadan oğula aktarımı meselesi, hikâyenin onlar için de geçerli olduğunu gösteriyor. Bundan dolayı fazlasıyla geçtiğini düşünüyorum. Bir ikincisi; filmde “Elhamdülillâh Müslümanız.” cümlesi, karşı tarafta yani onlar için de “Elhamdülillâh Hıristiyanız.” gibi bir durumu karşılıyor. Onlarda da orta sınıfın içerisinde, -biz onlara ne kadar “Avrupalı” desek de- aynı statüko yaşanan bir şey.

O zaman çok net hatırladığım bir şeydi bu; “Evet, aynı şey bizde de oluyor.” diyorlardı. Almanya’nın orta sınıfında da, İtalya’nın orta sınıfında da çok bildiğimiz bir hikâye bu. O yüzden de filmi izlenebilir, evrensel kılan bunun anlatılabilmiş olmasıydı. O anlamda karşılığını bulduğunu düşünüyorum.

İkinci filminiz Rüzgârda Salınan Nilüfer de yine sınıfsal bir konuyu anlatıyor. Bu kez; sitelerde yaşayan, seküler bir üst-orta sınıf var karşımızda. Filmde Hândan’ın en iyi bilgisayarı alıp, çok iyi yazar olabileceğini düşünmesi bana biraz Molliere’i hatırlattı. Bu filmi yaparken kendi gerçekliğinize mi döndünüz yoksa, böylesi referanslarınız oldu mu?

 Her yaptığım işte kendimden bir şeyler mutlaka oluyor. Kendimin de o, üst-orta sınıftan bir şeyler barındırdığını söyleyebilirim. Üst-orta sınıfın davranış biçimlerinde tüketime dayalı bir gündelik hayat aktığı için, biraz da insanlar ruhlarını bu tüketimle beslemeye çalıştıkları için, genelde bunlar çok fazla yaşanıyor.

Meselâ, iyi fotoğrafın iyi makinayla çekilme gibi bir zorunluğu yoktur, önemli olan, o anı iyi yakalamaktır. Ama hep iyi fotoğraf makinasının peşinden koşulur. İyi makinayla iyi fotoğraf çekileceğine inanılır, fotoğraf değil, onu çeken şeyin önemi vurgulanır. Günün sonunda, o makinanın içinden iyi fotoğraf çıkmaz ne yazık ki. Bende de bu vardı. İşte bu davranış biçimi, birtakım aksesuarlarla en iyi ‘şey’ yapılacağı fikri,  kapitalizmin bize çok güzel ‘yedirdiği’ bir şey.

Aslında ihtiyacımız olmayan, saçma masraflar içindeyiz ve bu bize sanki mecburmuşuz gibi sunuluyor. Burada da anlatmaya çalıştığım, buna benzer bir durumdu. Etrafımda zaman zaman gördüğüm, hatta kendimi de gördüğüm bir gözlemdi bu. Hândan’ın kitap yazmasının bununla alakası yoktu, orda işin cazibesi direkt bilgisayarın kendisiydi.

Atmosfer tercihinizi sormak istiyorum. Çoğunluk ne kadar karanlıksa, Rüzgârda Salınan Nilüfer de bir o kadar aydınlık. Bu tonları seçmenizin temel sebepleri neydi? Özellikle Rüzgârda Salınan Nilüfer o kadar pırıl pırıl ki…

 Birincisi mevsimdi, ikincisi ise o dünyaya ait bir görünüm yaratmaktı. Mutsuzluğun ve yabancılaşmanın iklim tanımadığı, tüketimin ve kendine yalan söyleyebilmenin pek de mevsimle alakası olmağını, buna dayanarak da üst-orta sınıfın pek de mevsiminin olmadığını, her dünyada yaşıyor olabilmelerinin özetini yapmaya çalıştım.  Her ne kadar farklı olsa da iki filmin duygusu birbirine eş gibi geliyor bana.

Peki, üst-orta sınıfın -Türkiye için soruyorum- bu filme sırtını dönüp görmezden gelmesi, taşlanmayı kabul etmeyip, bunları yok sayma olarak görüyor musunuz?

 Festivaller adına neden görmezden gelindiğini anlamış değilim. Adana’ya (Altın Koza Film Festivali) alınmadı bile. Bana göre birincisi –Çoğunluk’a göre kıyaslayacak olursak- içinde oryantalist bir bakış açısının bulunmaması. Birtakım seyirciye sıradan ve yavan geldi. Filmde hiçbir şey olmama hâli, seyirciyi rahatsız etti.

Hikâyeyi kültürel motiflerle beslemediğin zaman -en azından bu seyirci için- cazibesini yitirmiş oluyor.  Bunun sebebi olarak bunu düşünüyorum, ne kadar doğru bilemem. Bir başka sebebi de -muhtemel olarak- yurt dışındaki festivallere seçilmediği için festival seyircisine reklamını yapamadı.

Filmi, bir veya bir buçuk yıl daha geç yapsaydınız farklı bir sonuç olabileceğini düşünüyor musunuz? Çünkü teknoloji ve tüketim çılgınlığı filmden bir, bir buçuk yıl sonra daha çılgın bir hâl aldı.

 Farklı olacağını düşünmüyorum. Tam tersi, bu filmi şimdi çeksek daha çok göze batar. Kimse bunu dert etmiyor geldiğimiz noktada. O zaman “Bu ne ya herkes telefonla uğraşıyor.” gibi bir hâldeydik. Ama şu an o eşik aşıldı. Artık herkes telefonla uğraşıyor ve bu normalleşti. Hatta telefon uzuvlaştı. Bu, eskimiş durumda artık ve hiçbir gariplik yok.

Sınıflar üzerine filmler yapan bir yönetmen olarak; sınıfları, sınıf ayrımını konuşmuşken 2019’a damga vuran ve sınıf eleştirisi Parasite (2019) filmini nasıl buldunuz?

 Selden sonrasını fazlalık buldum. Oraya kadar güzel bir sınıf eleştirisi gözüküyordu. Dinamizmi, kurgusu, dramatik yapısı ve hikâye akışı çok profesyonel ve çok iyi işliyordu. Ama selden sonra filmden koptum diyebilirim. Son anlara doğru da katman katman her şeyi üst üste dizmesi gerçekçi yapısını bozdu. Spor salonu sahnesi muhteşemdi. O hâliyle bitseydi çok güzel bir sınıf eleştirisi filmi olabilirdi.

Türkiye’nin ilk internet dizisi Masum’u yönettiniz. Masum da konusu itibariyle iki filminizin hissettirdiklerini hissettiriyor. Seren Yüce sinemasının alemetifarikasının bunlar olduğunu söyleyebilir miyiz?

Benim açımdan söyleyemeyiz. Çünkü Masum’un senaryosunu Berkun Oya yazdı, ben sadece yönetmenliğini yaptım. İlk farklılık burada başlıyor. Yakınlığı şöyle olabilir; ben hikâyeleri sade anlatmayı, hem seviyorum hem biliyorum. O hissettirme, muhtemelen bu sebepten kaynaklanıyor.

Çoğunluk’ta olduğu gibi burada da bir baba-oğul ilişkisi var. Ayrıca dizi Türk aile yapısının panoramasını çıkarıyor. Bu damardan beslenen bir yakınlıktan bahsediyorum…

 Aile hikâyesi olması hoşuma gidiyor, farklı bir yapısı var. Ama benim şimdiye kadar kullanmadığım, belki kullanmayacağım motifler barındırıyor. Nihayetinde polisiyeydi, gizemli bir havası vardı. Cinayet var, şifozreni var. Bunlar pek sinemamda kullanabileceğim motifler değil. Masum’u daha çok kendime mücadele alanı olarak gördüm. “Böyle bir şeyi nasıl kotabilirim?” gibi düşüncelere girdim. Aile hikâyesi olması bakımından benziyor ama iki filmimi Masum’dan ayrı tutuyorum.

İki filminiz de sınıfsal bir meseleyi anlatıyor. Sinemanızı, sınıfsal olarak tanımlar mısınız veya sinemanızı nasıl tanımlarsınız?

 Yola böyle çıkmadım açıkçası “sınıfları anlatayım, deşifre edeyim” gibisinden. Geldiğimiz noktada benim dert edindiğim mesele sınıf meselesi olmuş oldu. Ama bundan sonra da sınıfsal filmler yapacağım gibi kuralım yok. Hatta son dönemde daha çok ‘kendilik’ meselesine kafa yoruyorum.

Özne olarak insanın kendiyle kurduğu ilişkiyi anlatmak gibi düşüncem var. Ama her zaman kendi hayatım içerisinde sınıf farklılıklarını dert ediyorum. Bu düzen içinde hep bir sınıf farkının olacağına inanıyorum. Soruya yeniden dönecek olursak; baştan aşağı tüm filmlerimin sınıf filmi olacağını söyleyemem ama bu dert edinme hep devam edecek.

Film, dizi izleme kültürünün internete taşınmasını ve gelişimini nasıl görüyorsunuz? Masum, Türkiye’de sektöre yeni bir soluk getirme çabasıyla hayata geçmişti. Üzerinden üç yıl geçtikten sonra bu çaba bir işlerlik kazandı mı sizce?

 Masum bir soluk getirdi evet, ama Masum olsa da olmasa da gelecekti böyle bir şey. Dizilerinse bu süreçle sinemanın yerini alacağını düşünüyorum. Popülizmin zirve yaptığı şu dönemde, diziler bu ortama çok elverişli. Çok kolay tüketilebiliyor. Sinemaya gitme ‘derdi’ yok. Nasıl bir dertse artık böylesi bir ‘dert’ var artık…

Mecra şekil değiştiriyor gibi geliyor bana. İlerleyen zamanlarda, sinema daha çok müzelere dönüşecek gibi geliyor. Çok pahalı ve gidilmesi zor bir şey olacak.  Bu şekliyle üretimi de değişecek sanırım. Bu iş o tarafa doğru evriliyor. İstesek de istemesek de. Bu nereye kadar devem edecek bilmiyorum. Sonuçta, sürekli, durmadan bir içerik üretiliyor. Herkesin tek amacı sırf içerik üretmek. Çok da büyük bir öngörüm yok ama sinema için çok da iyi olmayacak gibi duruyor.

Türk sinemasının şu anki durumunu ve seyirci perspektifini nasıl buluyorsunuz? Arthouse filmler de gişe de yolunu kaybetti gibi…

Bu dönüşümle alakalı aslında. Gencecik, alttan gelen sinema izleyicisinin, büyük bir oranını oluşturanların, arthouse sinemanın şimdiye dek dert edindikleriyle pek alâkaları yok.  Ben böyle görüyorum bu durumu.  Son yıllarda fazla revaçta olan ‘taşra meselesi’ gibi konular bu seyirciden kopuk. Zamanında orta veya üst yaş bunun iyilerini yeteri kadar gördü. Gençlerin de böylesi meselelerle çok bir ilişkisi yok.

Bu yüzden de iki tarafın da birbirine yaklaşması gerekiyor. Sinemanın üretiminde rol alan bütün kişilerin daha evrensel konulara bakıyor olmaları gerekiyor. Bir başka mesele; sinemayı değerli kılan dert edindiğimiz mesele için film yapabilme hâli bence. Bu noktada konuları içselleştiren yönetmen veya senarist konuyu içselleştirdiği ölçüde onu satabilir, insanlara gösterebilir.

Son olarak yeni bir projeniz var mı?

 Bir dizi var ama şuan senaryosu yazılmaya devam ettiği için konuşmak çok erken olur. Bir de film var ama onun için daha da erken. (gülüyor).

2019’un son günlerini yaşıyoruz. 2010’lar bitiyor ve herkes son on yılın ‘en iyi filmleri’ listesi yapıyor. Sizin son on yılda izlediğiniz en iyi film neydi?

 Dünyada, Joachim Trier’in Thelma’sını (2017), Türkiye’de ise, Deniz Akçay Katıksız’ın Köksüz’ünü (2014) söyleyebilirim.

Musa Bölükbaşı
1994’ün soğuk bir gününde dünyaya geldi. İlkokulda doktor, lisede subay olmak istese de Dostoyevski ile tanıştığında bu fikri değişti. Onu mutlu edecek şeyin yazı yazmak olduğunu anlamıştı. Mersin Üniversitesi sinema tv bölümünün yolunu tuttu. Okudukça, izledikçe yepyeni dünyalara kapılar araladı. Birçok kısa film ve öykü yazdı. Yazı yazma ve film izleme hevesi asla dinmeyecek gibi görünüyor.

Yorum yaz