Bir filmin ilk izleyişte anlaşılmaz, karışık ve kendini beğenmiş olarak algılanması o filmi sevmenin önünde engel midir? Yoksa sorgulanması gereken filmi anlamayı ön plana koyan ve seyirci ile arasında üretici-tüketici odaklı bir ilişki kuran görüş müdür? Bir filmden zevk almak için yönetmenin en derin sırlarına kadar inmek, tüm filmlerini izlemek ve onu gerçekten anlamak gerektiği düşüncesi son derece elitist görünse de yönetmenlerin filmlerinin külliyatları içinde değerlendirdiğinde meselelerinin daha kolay kavranıldığı yalan olmasa gerek. Bu anlatıda bir mesaj, konu bütünlüğü veya neden-sonuç ilişkisini çözmekten çok yönetmenin ekrana koyduğu şeyi nasıl kendi bakış açısıyla harmanlayıp evrenselleştirdiğini anlamaktır— yani filmi bir bulmacaymışçasına çözüp basitleştirmek değil, kendi içindeki ve yönetmenin bakışıyla bağlantılı olarak seyirciye nasıl yansıdığını görmek, hissetmektir.                                                                                                                                                                                Yönetmenliğe başlamadan önce senaryo yazarlığı yapan Charlie Kaufman, ancak yıllar boyu süren yapımcı arayışı sonunda Francis Ford Coppola’nın yönlendirmesiyle Spike Jonze yönetmenliğinde Being John Malkovich‘i (1999) ekranlara taşıyabilir. Son derece başarılı olan bu film, aynı zamanda da alışılagelenin dışında ve fazlasıyla sürrealisttir. Filmin metafiziksel temaları Kaufman’ın gelecekte yönettiği filmleri de tanımlayacak, ve yönetmenin kendi hayatına ve kaygılarına da ışık tutarcasına şekillenecektir. Bir kitaptan uyarlanan I’m Thinking of Ending Things (2020), Kaufman’n 4 Eylül’de Netflix’te yayınlanan son filmi, bazı mecralarca 20. yüzyılın en iyi filmi olarak değerlendirilirken bazıları tarafından da amaçsız bir karmaşa olarak göz ardı ediliyor. İki tarafın da kendince haklı sebepleri olsa da Kaufman’ın absürt bir varoluş sorgulama komedisi yapmak dışında anlaşılmak gibi bir meselesi olmadığı ihtimalini de göz onunda bulundurmak gerekir. Varoluşun ve insanın zihninin labirentvari karmaşıklığını ve içinden çıkılamazlığını ekrana bir nevi dökmek amacı olduğu tartışılırsa, Kaufman’ın doğrusal olmayan ve her şeyin aynı anda (veya hiç) yaşandığı anlatısı çok daha mantıklı duruma gelir.Tüm filmin aslında Jake’in (Jesse Plemons) düşüncelerinden ve deneyimlerinden oluştuğunu söylenebilir: Tüm göndermelerin Jake’in çocukluk odasındaki kitaplardan ve nesnelerden çıktığı göz önünde bulundurulursa, aslında Jake’in olduğu, olamadığı, ve olabileceği tüm gelecek ve şimdiki zaman versiyonları ve gerçekteki durumu, yani bir lisede hademe olduğu hâli, birbiriyle çelişki içindedir. Aile evinden, yani büyük umutlarla ve gelecek planlarıyla çıkılan o çocukluk odası ve bu iki katlı hapishaneden, çıkma fikri, doğal olarak her normal çocuğun hayalidir. O an her şey mümkündür— Jake fizikçi de olabilir, ressam da kayakçı da başka bir şey de— ve öyledir de. Film olduğu ve olabileceği şeyler arasında ayrım yapmaz, hepsini seyircinin önüne koyar.  Bu kadar çok şeyi topu topu birkaç ortamda yapması da şaşırtıcıdır. Filmin yaklaşık yarısı Jake’in aile evinde, diğer yarısı da arabada geçer. Diğer iki yer— dondurmacı ve okul— filmin belki yirmi dakikasını alır. Bu boğucu, kapalı ortamlar, anlatı olay değil soyut ve sürreal düşünceler, deneyimlerden ilerlediği için mantıklıdır. Kaufman ise seyircinin ilgisini tutmayı ustalıkla başarır.Peki, filmin sürekli adı değişen baş karakteri Lucy (Jesse Buckley) kimdir? Kendi kontrolü ile var oluşunu yönlendiren bir kadın mı, yoksa Jake’in bir hayal ürünü mü? Arabada kendi yazdığını söylediği şiiri Jake’le paylaşır; fakat daha sonra Jake’in odasında aynı şiirin bulunduğu kitabı görürüz. Film Lucy’nin bakış açısındanmış gibi gözükürken, aslında anlatının tümünün Jake’in zihni içinde yer aldığını anlarız, ki bu büyük bir şoktur. Çünkü filmde Lucy’nin söylediği hiçbir şey kendisinden çıkmaz, farklı şiir kitaplarından ve makalelerden türer— o sanki sadece Jake’in olabileceği, olmak istediği veya birlikte olmak istediği bir kişinin genelleştirilmiş bir imgesidir. Yine de film onun üzerinden gider ve etrafında olan şeylere gerginlikle ve anlamamazlıkla baktığında sanki seyircinin bir yansımasıdır. İzleyici gibi o da bu karmaşık halkanın bir tutsağıdır ve anlatının en derinindeyken aynı zamanda da en dışındadır, bizim için olduğu gibi onun için de her şey bir noktadan bakınca yerine otursa da diğer noktaya geçtiğinde bir anda sökülür.Renklerinin ve kurgusunun ustalığı bir yana dursun, Kaufman tüm varoluşu bir hademenin birkaç saatlik düşüncelerine, hayallerine ve hayal kırıklıklarına sığdırmayı başarır. Varoluşun belirsizliğini bu derece absürt ve metafiziksel bir şekilde yansıtabilmesi filmin aşırı gülünç veya derinlemesine anlamlı olmasına ve izleyen kişinin görüşüne, deneyimlerine göre filmi bu spektrumda herhangi bir yere yerleştirebilmesine neden olur. Her ne kadar filmi “anlamak” ön planda olmasa da Kaufman’ın genelde takıntılı derecede kullandığı kimlik ve fanilik temalarının farkında olmak, filmi belli bir perspektife oturtmayı az da olsa kolaylaştırır. Filmin içinden çıkarılacak onlarca, hatta belki yüzlerce, gönderme olsa da filmi hissetmek için bunların hepsini görmek ne mantıklı ne de gereklidir; hayatında varoluşsal kriz geçirmiş ve hayatın anlamını sorgulamış herkes— ki bu dünya üzerindeki herkes olmalı— bu filmde bir şey bulacaktır.

 

Yazar Hakkında

İpek Ömercikli

Aralık 1997’de İstanbul’da doğdu. Robert Kolej’den sonra Boğaziçi Üniversitesi’nde Batı Dilleri ve Edebiyatları’na başladı, aynı zamanda da Sinefil’de yazıyor. Sinemayı Almodóvar filmlerini altyazısız anlayabilmek için İspanyolca öğrenmeye başlayacak kadar seviyor. Lise yıllarında kamera arkası daha çok ilgisini çekse de yavaşça filmin teorik ve eleştirel kısmına yöneldi, böyle de devam edecek gibi duruyor.

Yazarın Diğer Yazıları

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.