Uyarı: İtiraf etmeliyim ki bu yazı, La La Land (2016) neden çok güzel bir film ve neden izlemeliyiz sorularına yanıt ararken yazıldı ve ne yazık ki pek objektif olamıyor. Ama objektif olması da gerekmiyor sanırım, öyle değil mi?

 

“Ben aslında müzikalleri hiç sevmem” demiştim film başladığında. Şüphesiz bu, Mia’nın “Ben cazdan nefret ederim.” demesinden farksızdı. Ancak La La Land, müzikallerin gerçekdışı ve hayalperest atmosferinin aksine; sıkışık trafikte, bir gece yürüyüşünde veya bir sinema salonunda şarkı söyleyip dans eden insanlarıyla fantastik bir gezegenin üzerinde değil, her gün nefes alıp verdiğim sokaklarda yaşanıyordu. Tıpkı hayatın içinde olduğu gibi La La Land’de müzik; öyküsünü anlattığı karakterlerin sevgi dolu gözlerinden, yorgun tebessümlerinden ve heyecanla birbirine karışan sözcüklerinden fışkırıyordu. Onların dünyasını dolduran şarkılar, gerçek yaşamın kuru akılcılığına öykünmüyor, ama yaşamın görünmez tarafından uzattığı elleriyle seyredenleri de kendi içine çekmeyi başarıyordu.

La La Land’i böylesine güzel bir film yapan en temel özellik, yaşamın en basit ama en güzel iki eyleminden besleniyor olması: hayallerinin peşinden koşmak ve âşık olmak. Bu ikiliyi anlatmak dünyanın en yaratıcı fikri değil elbette; ama bunları incelikli bir biçimde, izleyen ve yaşayan herkesin hissedebileceği bir gerçeklikte aktarmak da kolay iş değil. Güzel bir hatırayı anımsayıp gülümsemek, âşık olduğun insanın düş kırıklığına tanık olmak, pişmanlık içinde af dilemenin titreyen cümlelerine yansıması… Tüm bunlar yaşamın içinden öyle tuhaf ayrıntılar ki, bir sinema filminde tüm berraklığıyla karşınıza çıkıyor olması heyecan verici.

 

La La Land’in tüm bu gerçekliği, öyküsünün kaliteli ve orijinal yapısından çok samimiyetinde kendini göstermekte. Zira bir tür filmi olarak incelendiğinde, akılda kalıcı şarkılar ve nefes kesen dans gösterileri içeren bir müzikal değil bu film. Öyküsünün de benzeri filmlerdeki klişelerden fazlasıyla nasiplendiği açık. Buna rağmen filmin hedefi de ortaya özgün bir hikâye koymak veya göz alıcı şovlarla seyirciyi yakalamak değil. La La Land, yaşamın tüm zorluklarına karşın naif ve içten bir mücadele vermenin tadını bırakmak istiyor izleyicinin zihninde. Bunu da seyircisiyle dertleşir veya ona başından geçen eğlenceli bir olayı anlatır gibi yaparak başarıyor zaten.

Bülent Ortaçgil “Aşk bir dengesizlik işi” diyordu bir şarkısında, tıpkı yaşamanın kendisi gibi. La La Land bu dengesizliği hoş bir ahenge büründürüyor. Hayatımız boyunca peşinden koştuğumuz ama kimi zaman bizi uçurumdan aşağı iten hayallerin, ümidimizi yitirmişken bizi çocuksu bir sevinçle yakalayan şarkıların, hep uzaklarda ararken bir anda karşımıza çıkan mutluluğun ve ne kadar kaçarsanız kaçın sizi eninde sonunda bulan aşkın hikâyesi. Son olarak filmi izlemek isteyenler için benden küçük ama önemli bir tavsiye: Eğer sizin de âşık olduğunuz biri varsa, sinemaya giderken mutlaka onu da alın yanınıza, çünkü bazı güzellikleri yaşamadan anlamak pek mümkün olmuyor.

 

Yazar Hakkında

Deniz Sayınhan

Mart 1995’te İstanbul’da doğdu. Çocuk yaşlardan beri karmakarışık bulduğu dünyayı anlamak için kendine hep bir yol aradı. Mavi önlük giydiği zamanlarda tanıştığı sinema, bu yolda en büyük tutkusu oluverdi. Sinemanın gizemli evrenine duyduğu merak ile dünyayı anlama isteğini bir araya getirebilmek için 2013’te İstanbul Üniversitesi Sosyoloji bölümüne girdi. Yazarak ve hayal kurarak en büyük tutkusuna doğru kendi yolunu çizmeye devam ediyor.

Yazarın Diğer Yazıları

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.