Yıllar yıllar önceydi. Sürekli klasik filmler gösteren bir kanalda daha ilk dakikasından itibaren beni cezbeden bir filme denk gelmiştim: Bir Mısır askeri yerde iki scrabbe (nam-ı diğer bok böceği) görüp geri ordunun yanına koşar, ordu hayli kalabalıktır ve asker tempolu bir şekilde doğruca kumandan çadırına ulaşmaya çalışır. Steady cam’le kesintisiz çekilen bu sahne, askerin kumandana ordunun ilerleyiş yönünü değiştirmeleri gerektiğini, güzergahlarında bir scrabbe yuvası gördüğünü belirtmesiyle sona erer.

Bu ilginç ve etkileyici açılış bende oturup filmi bir solukta izleme isteği uyandırmıştı. Ne var ki hesapta olmayan bir misafirin ev ziyaretiyle işler karman çorman bir hal aldı. Tekrar filme döndüğümde son yarım saati kalmıştı: Tahta çıkan genç firavun, devlet hazinesini halka dağıtma kararı alarak avam kamarasındaki işgüzar rahipleri sinirlendirmiştir… Derken başrahip yüksek bir taşın tepesine çıkıp güneş tanrısına seslenirken kum fırtınası ortalığı tarumar eder… Ve gizemli bir final ile de seyircisine veda eder film.

Işıklandırmalar, sahne planlamaları, kalabalık figürasyonu, titiz sanat yönetimi ve başarılı steady cam kullanımları beni resmen mest etmişti. Tam içimden bu filmin adı neydi, yönetmeni kimdi derken kanal ne yazık ki jeneriği göstermeksizin diğer filme geçerek beni sinir krizlerine sokmuştu.

Sonrası tam bir işkenceydi zaten. Forumlara girip filmin açılışını anlatıp bilen var mı diye sordum. Film arşivleme sitelerine girip girip çıktım. Krzysztof Kieslowski diye aklımda kalmıştı yönetmeni, açılış jeneriğinde sanki o isim yazıyordu. Elbette ki o değildi. Bir İtalyan filmi miydi acaba? Pier Paolo Pasolini’nin filmlerine baktım. Yoksa Federico Fellini, Satyricon’un haricinde böyle bir film mi çekmişti acaba? Caligola’nın adı oldukça çağrışımlıydı, Tinto Brass mı çekmişti yoksa o filmi? Tüm tarihi filmler listelerini araştırdım, eski Mısır’ı anlatan blogları inceledim. Yine de onu bulamadım. Hatta o filme rastladığım sinema kanalının sitesine girip arşivini taramayı bile denedim. Sonuç hep hüsran oldu. Beynime bir kıymık gibi batarak yıllarca sırra kadem bastı bu film.

Gel zaman git zaman, başka bir konuyu araştırırken umulmadık bir biçimde karşıma çıkıverdi. Nasıl mutlu olduğumu tahmin edersiniz. Adı Pharaon’du bu filmin. 1966 yapımıydı ve bir Polonyalı yönetmen tarafından çekilmişti. Bir solukta izledim ve tarifsiz bir huzura erdim. Neyse, filme değinecek olursak…

Eski Mısır’a mercek tutan ender filmlerden birisi Pharaon. Onu farklı kılan şey ise tarihin kadim sayfalarına gömülmüş siyasi bir çalkantıyı anlatırmış gibi görünürken oldukça güncel bir konuya parmak basması, güç. Hikâye günümüzden binlerce yıl öncesinde geçmektedir. Artık dünya sahnesinden silinip giden gizemli Eski Mısır’ın firavunları, hanedan rahipleri ve onların düşmanları arasında gerilimli bir çatışma yaşanmaktadır. Fakat bu çatışma ziyadesiyle tanıdıktır. İktidar için oynanan oyunlar, soykırımlar, etnik savaşlar, liderliği elinde tutmak isteyenler ve ‘araç devlet’ şablonunu oluşturmaya çabalayan tüccarlar halen varlığını sürdürmekte. Güç konusunu farklı farklı boyutlarda paralel biçimde işleyen film, izleyiciye çeşitli değerlendirmeler yapması için ipuçları verir.

Genç Firavunun İktidar İmtihanı

Ergenlikten yetişkinliğe uzanma bağlamındaki güç unsurunu ilk etapta masaya yatırabiliriz. 13. Ramses, gözü kara bir delikanlıdır. En ön saflarda savaşa katılan genç prens, yeri geldiğinde kılıcını çekip düşmanına tereddüt etmeden saldıracak kadar ateşli ve hırçındır. Film ilerledikçe görürüz ki bu afili gencin tek niyeti kendini ispat etmek, dünyadan ve ebeveynlerinden hesap sormaktır. Ebeveyn diyoruz çünkü prensin babası 12. Ramses hayli yaşlı ve pasif bir lider / baba olduğundan kendisiyle ilgilenme görevi başrahip Herhor’a kalmıştır. Herhor, 12. Ramses’ten daha çok babalık etmektedir prense. Belki de bu yüzden prens en çok Herhor’dan nefret etmekte, onun sözlerinin tam zıttını yapmaya niyetlenmektedir. Babası öldüğünde 13. Ramses resmen tahta çıkar ve ilk işi Herhor’u aşağılamak, onun elindeki yetkileri almak olur. Böylece yılların biriken intikamını yaşlı rahipten alır. Yine de ilerleyen süreçte görülür ki bu çekişmeyi kazanan Ramses değil Herhor olur.

Ancak önemli bir detay da gözden kaçmaz. 13. Ramses bir prens olarak askerlerine savaş direktifleri verirken Herhor kendisine bir prensin askerlerle bire bir muhatap olmaması gerektiğini söyler. Prens tahta çıkıp firavun olduğunda baş düşmanları Asurluların elçisine kendisine direkt olarak hitap ettiğini belirterek onu aşağılar. Dolayısıyla prens, Herhor’dan her ne kadar nefret etse de aslında onun izinde yürüdüğü ortadadır.

Baba – oğul çatışmasının yanı sıra 12. Ramses’in güç istenci farklı yönlerde de kendisini gösterir. Gaza Piramidi’ni ziyaret ettiğinde kendisinin daha heybetli bir piramidi olması gerektiğini belirtir. Şüphesiz 13. Ramses de diğer firavunlar gibi kendisini Khufu’yla karşılaştırmakta ve tarihe ondan daha üstün bir biçimde geçmeyi hedeflemektedir. Tüccarlarla iş birliğine girmek istemesinin, geleneksel olan her şeyi reddetme isteğinin, gizli hazineyi bölüp halka dağıtma düşüncesinin, sonuçlarını öngörmeksizin savaşma arzusunun ve asırlık törelere sürekli meydan okumasının sebebi de içinde duyduğu bu ölümsüz olma arzusudur. Hatta İsis Tapınağı’nın rahibesiyle gizli bir aşk yaşamasını bile onun tanrılara daha yakın durma isteğiyle açıklamak mümkün.

Çölde rastladığı ve cariyesi olarak kabul ettiği bir Yahudi kızından oğlu olduğunda ise farklı bir gücün etkisi altında olduğu ortadadır. Yahudi kızın doğan erkek çocuğuna İsaac (İshak) adı verilmiştir. Herhor ve majeste annesinin kışkırtmalarıyla böyle bir ismin mümkün olamayacağını düşünür. Bir firavunun Yahudi bir çocuğu olamaz, diyerek kadını ve oğlunu zindana attırır. Açıkça görülmektedir ki 13. Ramses ataerkil bir toplumun içinde kolayca yönlendirilebilen bir kurbandır ve oldukça saftır, her ne kadar gücü kendi elinde bulundurduğunu iddia etse de aslında kontrol başka ellerdedir.

Kendi yansımasıyla kavga ettiği ve bizzat kendi yansıması tarafından bıçaklandığı sahne ise firavunun sürekli kendisiyle bir savaşım içinde olduğunu gösterir. Sarayın karanlık dehlizlerinde kendisiyle boğuşan firavun kendisine yenilerek savaşın galibini gözler önüne serer.

Dağınık Bir Güç Olarak İktidar

Jerry Kawalerowicz, gücün dağınık şemasını göstermek için açılış sekansında oldukça etkili bir yöntem kullanır. Scrabbe’leri görüp telaşla kumandan çadırına gelen asker hemen yere kapaklanarak prense selam verir. Ancak 13. Ramses, yaveri, Herhor ve onun yardımcı rahibi yan yana durmakta ve askerin esasında kime hitap ettiği anlaşılmamaktadır. 13. Ramses, askerle konuşur ve karar bir verir. Ancak şemsiyenin altında duran Herhor’un söylediği karar gerçekleşir. Yönetim mekanizmasının yapısını göstermek açısından bu tablo gayet açıklayıcıdır.

Pharaon’un, temelde bize göstermek istediği şey monarşik, totaliter rejimlerdeki yönetimin tek elden gerçekleşmesinin tamamen bir illüzyon olduğudur. Çünkü iktidar, aslında firavun tarafından sağlanmamaktadır. Aynı şekilde firavunları çekip çeviren, yönlendiren rahipler sınıfının da mutlak bir hâkimiyeti olduğu söylenemez. Hiçbir siyasi vasfı olmasa da tüccarların hükümetin politikaları üzerinde söz sahibi olduğu ise yadsınamaz. Bu üçgen içinde güç, baskın tarafa doğru yaklaşır ve uzaklaşır. Filmin esas başarısı da bu güç dengesini başarıyla resmetmesidir diyebiliriz. Zira bu tablo sadece 13. Ramses’in dönemine ilişkin değildir. Günümüzde de, hemen her siyasi yapılanmada söz konusu olan bir durumdur.

Halk isyan edip ayaklandığında rahiplerin şansı yaver gider ve güneş tutulması gerçekleşir. Herkes Tanrı Amon’un öfkelendiğini düşünüp rahiplere itaat etmeye karar verir. Böylece Herhor kazanır, 13. Ramses kaybeder. Ancak filmin fantastik boyutu ve açıklanamayan tek noktası da yine bu sahnede açığa çıkar: Pharaon, gizemli Eski Mısır’ı oldukça gerçekçi bir dille anlatırken bu söz konusu sahnede Tanrı Amon’un konuşmasına yer vererek hem Herhor’un tarafını destekleyen bir pozisyona geçer hem de realist tutumuna ters bir biçimde doğaüstü bir yapıya bürünür ve seyirciyi kelimenin tam manasıyla şaşırtır.

Jerry Kawalerowicz’in filmini 60’lar sinemasında bir meydan okuma olarak değerlendirebiliriz. Cleopatra’nın başarısından sonra Polonya’dan böyle bir filmin çıkması oldukça ilginçtir. İlginçtir çünkü ilk anda akıllara gelen soru Polonya ile Eski Mısır arasındaki bağ nedir ki böyle bir yapıma imza atılmıştır? Çok inceden verilen Yahudi soykırımı altmetni ve faşizan rejimin eleştirisi bir bağlantı kurmamıza yardımcı olmaktadır. Diğer bir bağlantıysa Pharaon adlı kitabın yazarı – ki aynı zamanda filmin senaristlerinden de birisi olan – Boleslaw Prus’un da bir Polonyalı olması.

Eski Mısır konusunda bir otorite sayılan ve birkaç yıl önce Cleopatra’ya da danışmanlık yapan Kazimierz Michalowski, Pharaon’a da destek vermiştir. Bu destek sonucunda ortaya o dönemi bire bir yansıtabilen bir sanat yönetimi çıkmıştır. Kullanılan aksesuarlardan, kostümlere, oturma biçimlerinden gerçekleştirilen ritüellere birçok detay filmin içerdiği dönemi gerçekçi bir hissiyatla vücuda bürünmesini sağlamıştır. Ayrıca kalabalık bir figürasyona sahip olan film, çöl sahnelerinde negatif değiştirme konusunda ve 500 dereceye yakın kızgın sıcaklar sebebiyle oldukça zor bir çekim süreci yaşamıştır. Dev bütçeli tarihi-epik filmlerin genelde Hollywood’dan çıktığına dair kurulan algıda, bu film vesilesiyle olumlu bir kırılma gerçekleşmiştir.

Hem Cannes Film Festivali’nde hem de yabancı film dalında Oscar ödülüne aday gösterilen Pharaon eleştirmenlerce de desteklenmiştir. Yine de güç üzerine sunduğu çeşitleme, insanın ve hükümetlerin iktidar savaşı, titiz sanat yönetmenliği ve Jerry Kawalerowicz’in tatmin edici, sıra dışı yönetmenlik performansı hak ettiği ilgiyi pek görememiştir. Gerçekçi bakışı, kuvvetli entrika bağları ve etkileyici savaş sahneleriyle tarihi – epik filmler içinde kendisine ayrıksı bir yer edinen Pharaon, hatırlanmalı, izlenmeli ve layık olduğu değere kavuşturulmalı.

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.