ListelerSinema Yazıları

Gişe Sinemasından Sanat Sinemasına Geçenler için “Nasıl Devam Edebilirim?” Listesi

Geçtiğimiz aylarda yazdığım “Gişe Sinemasından Sanat Sinemasına Geçmek İsteyenler İçin ‘Nereden Başlayabilirim’ Listesi?tahmin etmediğim ölçüde çok sevildi ve devamının gelmesi istendi.

Aslında o listeye başlarken temel motivasyonum, çevremdeki insanların sürekli film tavsiyesi istemesi ve listede sıraladıklarım gibi filmlerle onları sanat sinemasının birer ‘müridi’ yapmaktı.

Çevremdeki insanlara böylesi tavsiyelerde bulunurken, ‘Film Hafızası’nda neden böyle bir liste yapmıyorum’ diye düşündüm ve ortaya böyle bir liste çıktı. Devamını yazmayı aklımın ucundan dâhi geçirmezken aldığım olumlu geri dönüşlerle bu listeyi bir seriye dönüştürmeye karar verdim.

Şimdi okuyacağınız liste, serinin ikinci halkasını oluştururken, önümüzdeki aylarda gelecek bölüm ise, serinin üçüncü ve son halkasını oluşturacak. Beğeneceğinizi umuyor, sizi listeyle baş başa bırakıyorum.

1-Ran ( Japonya – 1985 )

Ran; her sinefilin listesinde olan, akıllara geldiğinde ensede bir ürperti hissettiren ve kalp çarpıntılarını beraberinde getiren bir film. Bu filmi, sinema üzerine yazılar yazan birçok kişi bile tanımlamakta güçlük çeker. Çünkü hangi dilde olursa olsun sözcükler, bu filmi anlatmakta kifayetsiz kalır. En nihayetinde filmin hikâyesi, çağının üstadı olan ve oyunları hâlâ dilden dile dolaşan Shakespeare’in Kral Lear oyununa dayanır. Shakespeare’in ustalığına Akira Kurosowa’nın da ustalığı eklenince sabahlara kadar konuşacak büyük bir film çıkarır ortaya Kurosawa.

Kral Hidetora, yaşlandığı için krallığını üç oğlu arasında paylaştırmak ister. İki büyük kardeş, babalarının bu kararını türlü güzel sözlerle desteklerken, küçük kardeş bu kararı reddedince, babası tarafından malsız mülksüz sürgün edilir. Kral Hidetora ise verdiği bu kararın bedelini çok ağır bir şekilde tecrübe eder.

İhanetle, güç savaşının ve türlü entrikalarla örülü olan bu Ran, İnsanın karanlık yönlerini açığa çıkaran ve insan davranışlarını anlamak üzerine ders niteliğinde olan bir şaheser. Hayatın bütün kirli hallerine şahit olduğumuz bu filmle birlikte, hayata ve insanlara daha temkinli bakmaya itiliyoruz. Bu filmin anlattıklarıyla hemhal olduktan sonra, sinemanın gücünü ve ne büyük bir sanat olduğunu daha net anlıyoruz.

2-Bir Zamanlar Anadolu’da ( Türkiye – 2011 )

Türkiye’den çok Fransa’da sevilen, bilinen ve Cannes Film Festivali’nin aranan ismi haline gelen Türkiye’nin ak yüzü Nuri Bilge Ceylan; bu filmi ile Cannes’dan yine eli boş dönmedi. Sanatçı, yıllardır kendine dert edindiği taşra meselesinde bu kez çıtasını en tepelere çıkardı. Sinematografisinin, hikâyesinin, oyunculuklarının, müziklerinin hepsinin başlı başına sanat eser olduğu filmde, var olanla değil var olanın size hissettirdikleriyle ilgileniyorsunuz. Bu yönüyle film nereye vardığınızı değil, oraya nasıl vardığınızla ilgileniyor. Her karakterin hayatına değinerek sabaha ulaştığımız filmde, iki buçuk saatlik süre sanki kırk beş dakikada bitiyor hissi veriyor.

Bir gece vakti bozkırın ortasında polis, jandarma, savcı ve doktordan oluşan bir grup, gece boyu katille birlikte ceset ararlar. Bu arama aslında filmin de tamamıdır. Gece boyunca her karakterin başka bir yönden iç dünyasını tanır; zamanla cesedin de gerçek katilin de kim olduğunu da unutturur.

Birçok kişinin listesinin zirvesinde olan Bir Zamanlar Anadolu’da ülke sinemamız için de elmas gibi parlayan bir eser. Karakterlerin ayrı ayrı nefis bir şekilde işlenmesi, zekâ dolu muazzam diyaloglar, büyük kadrosu yetmezmiş gibi bir de doğanın türlü şekilde casta katıldığı filmde, her şey olması gerektiği gibi; ne bir eksik ne bir fazla… N. Bilge Ceylan’ın kimilerine göre en iyi filmi olan Bir Zamanlar Anadolu’da, Ran (1983) gibi insan davranışlarının giriftlerinin röntgenini çekiyor. Bu filmin dinamizmine yakalanan ve anlatmak istediğinde yok olan birisi, zaten artık sanat sinemasının mürididir ve illet gişe sinemasından kurtulmuştur.

 3-This Is Not A Film ( İran – 2011 )

İran’da yıllardan beri sansürle başı belada olan ve bu kadar yaratıcı bir yönetmen olmasına rağmen, İran gibi bir yerde kalıplarda boğulan Jafar Panahi, This Is Not A Film (2011) ile sansüre âdeta başkaldırarak, biraz da hicvederek, sinemanın nasıl geniş bir huzme barındırdığına bizim de tanıklık etmemizi istiyor. Sansür kılıcının tepesinden asla inmediği yönetmen, bu filmi pastanın içine sakladığı flash disk sayesinde yurt dışına çıkarmış; bu sayede de onlarca ödül kazanmıştır.

Ofsayt (2006) filminden sonra yirmi yıl boyunca film yapması yasaklanan Panahi, This Is Not A Film’de arkadaşıyla birlikte bir senaryo okuma provasını belgeselvari bir üslupla bir ev içinde kayda alıyor.

Sinemanın nasıl ve ne derece etkili bir sanat dalı olduğunun tüm çıplaklığı ile izlendiği filmde, sadelik, sıradanlık ve durağanlık sinemayı sevmek için yetiyor da artıyor.

 4-Tokyo Story ( Japonya – 1953 )

 Tokyo Story, Japon sinemasının en büyük isimlerinden -belki de en büyük ismi- Yasujiro Ozu’nun birbirinden değerli sinematografisinden çıkan çok nadide bir yapım. Akira Kurosawa’nın “Ozu öldükten sonra sinemaya gidesim gelmiyor” dediği Ozu, sinemanın, sadelikle de çok büyük kelimelerle konuşabileceğini kanıtladı. Onun sinemasında, insanlar çok büyük problemleri olsa da bunu kırarak dökerek veya dövüne dövüne ağlayarak dışarıya yansıtmaz; daha az konuşup daha sakin bir mizaca kapılır.

Kasabadan çocuklarını ziyaret etmek için başkent Tokyo’ya gelen yaşlı çift, dönüşen ve batılılaşma yolunda hızla ilerleyen şehirde çocuklarının sürekli yoğun olmasından dolayı onların ilgisizlikleriyle karşılaşırlar. Onlarla ilgilenen tek kişi ise savaşta kaybettikleri oğullarının eşi olur. Çift, büyük hayal kırıklıklarıyla evlerine geri döner.

Sinema özünde nasıl bir şey?” sorusunun cevabı Ozu filmlerinde saklı diye düşünüyorum. Sanatını, hikâyesiyle, çerçeveleriyle, oyunculuklarıyla ilmek ilmek işleyen yönetmen, âdeta ders niteliğinde, sinemaya muazzam armağanlar bıraktı. Saygı ve sevgiyle.

 5-Dogtooth ( Yunanistan – 2009 )

Yunan sineması, krizle birlikte en iyi sinema yapıtlarını ortaya çıkarmaya devam ederken Teodoros Angelopulos’u aratmayacak eserlerle dünya sinemasını şahlandırmaya devam ediyor. Yunan Yeni Dalgası bunun en güzel örneklerinden diyebiliriz.

Yunan Yeni Dalgası’nın başını çekense 2017 itibariyle dikkatleri iyice üzerine çeken Yorgos Lanthimos. Sinemasının merkezine tekinsizlik, rahatsız edicilik, gariplik gibi unsurları yerleştiren yönetmen, her filmiyle artık fazlasıyla adından söz ettiriyor. Onun en garip ve anlaşılması muğlak olan filmi Dogtooth, Lanthimos’un âdeta sinemasının genel bir özeti gibi. Aile kurumunun gücüne, etkisine mercek uzattığı filminde, çocuklarının özelinde ailenin toplumu şekillendirebileceğini gözler önüne seriyor. Hâl böyle olunca, bireyin ailede öğrendiği öğretilerin, hayatı boyunca öğrendiklerinden kat be kat daha etkili olduğu anlatılıyor.

Şehirde ama aynı zamanda şehir yaşamından izole bir yerde yaşayan anne, baba ile bir kız ve bir erkek çocuktan oluşan ailede, ebeveynler, çocuklarını dış dünya ile asla tanıştırmaz. Bahçe kapısı açık olsa dâhi sanki bir ip varmış gibi parmaklarını bile dışarı uzatamaz çocuklar. Baba, evin içinde müthiş bir iktidar kurmuştur. Ailesi de onun söylediklerinden dışarı asla çıkmamaktadır. Ebeveynler, çocuklara, küçüklüklerinden itibaren dış dünyanın korkunç olduğunu öğretmiştir. Dış dünyayla tanışmaları ise ancak köpek dişleri (dogtooth) çıktığında mümkün olacaktır.

Yorgos Lanthimos’un ailenin toplumdaki en önemli kurum olduğunu anlatmaya çalıştığı filminde; bütün tekinsizlikler, rahatsız edicilikler, hiçbir şey olmama durumu bizi gerdikçe gerer. Dünya sinemasında benzerlerine daha önce tanık olduğumuz bu tür filmlerin bayrak taşıyanı şu an için Yorgos Lanhtimos. Sinemaya başka bir yerden ‘başkalaşmak’ isteyenler için birer ‘devam’ menüsü.

 6-Laviathan ( Rusya – 2014 )

Rus sineması, dünya sinemasında öylesine önemli bir yerde ki, bu sinema için hangi cümleyi kursak eksik kalır. Öyle ki, Amerikalıların icat ettiği sinema, Rusların elinde geliştikçe gelişir ve kalıplarına sığmaz olur. Rus sinemasının gelişimine öncülük eden Eisenstein, Pudovkin, Vertov, Tarkovski gibi birçok yönetmen, çağlarının ilerisinde filmler yaparak sinemanın ‘yedinci sanat’ olmasında temel rolü oynadı. Şimdiler ise, onların miraslarını devam ettiren sinemacılar çıkmaya devam etmektedir. Bu yolda emin adımlarla ilerleyenlerin başını çekense hiç kuşkusuz Andrey Zvyagintsev’dir. Yönetmenin 2014’te çektiği Laviathan, şimdilik kariyerinin zirvesi olabilir.

Rusya’da küçük bir kasabasında kendi halince yaşayan Kolya, dişiyle tırnağıyla kazandığı arazisine gözü gibi bakmaktadır; ancak, belediye başkanı arazisine göz diker. Türlü emellerle araziyi almaya çalışan başkana karşı Kolya, Moskova’dan asker arkadaşı Dimitry’yi çağırır. Fakat olaylar daha da karmaşıklaşır.

 Laviathan, devletin karşı konulması zor, zehirli eline karşı mücadele etmeye çalışan ve bu mücadele sonucunda hayatı darmadağın olan Kolya’nın yaşadıklarına, geniş bir pencereden bakarak birçok şeyi anlatılmaya çalışıyor. Bu nedenle Laviathan’ın kurduğu dünya, sinema tarihi açısından olduğu kadar, insanlık için de önemli doneler barındırıyor. Belki tüm liste içinde izlenebilirliği en zor film olsa da, açılışı ve kapanışı başlı başına sinemanın ne denli büyük bir sanat olduğunun ispatıdır.

 7-Dogville ( Danimarka – 2003 )

Kuzey Avrupa sinemasının iklimiyle paralel atmosferde filmleri izlemekten her sinefil muhtemel olarak övgüyle bahseder. Sanki dünyanın en izole yerinde, her yerden farklı şeyler yaşanıyor hissi verir bize o coğrafyadan çıkan filmler. Lars Von Trier’i sevmeyenler tarafından ‘en aklı başında çektiği film’ olarak tanımladığı Dogville de atmosferinin yanı sıra, hikâyesiyle de kuzey Avrupa iklimini hissettiren bir film. Trier’in üretken kimliğinin nüshası olan Dogville, bir kasabada geçen ve tüm mekânların bir tiyatro sahnesi gibi dekore edildiği, dünyada örneği pek olmayan farklı bir yapım.

Bir gün, bir kadın peşinde belalı kişiler olduğu için bir kasabaya sığınır. Kasabadakiler başta kadına karşı iyi davransalar da zamanla ona her türlü işlerine yaptırmaya ve merhametsizce davranmaya başlar. Kadın kasabadan kurtulmaya çalışsa da bu pek mümkün olmaz. Elinde güç olan kasabalılar, her türlü kötülüğü yapar. Güç kadının eline geçtiğinde ise bambaşka olaylar gelişir.

Lars Von Trier’in kariyerinde her zaman farklı bir yer alacak olan Dogville, insan davranışlarının kökenine inen; insanın, nankörlüğünü, vefasızlığını gözler önüne seren bir film. Gücü eline alanların nasıl da gaddarlaştığının ve mazlumken yakınanların, ellerine güç geçtiğinde nasıl şikâyet ettikleri kişilere dönüştüklerinin birer kanıtıdır Dogville.

Bu filmle birlikte size kafası karışık, kimilerine göre deli olan bir yönetmenin sinemasına girmeyi, sanat sinemasına ise devam etmeyi tavsiye ediyorum.

 8-Manchester by the Sea ( ABD – 2017 )

Amerikan bağımsız sineması kendini yıllardır yenileyen ve her zaman kendini dünyada farklı bir noktaya yerleştiren bir yapıya sahip. Öyle ki daha önce anlatılmış öyküleri, klişelerden kurtararak yeniden çekmek, yaptığı en iyi işlerin başında geliyor.

Kenneth Lonergan’ın 2017 yılında hem yazıp hem de yönettiği Manchester by the Sea de daha önce anlatılmış bir konuyu anlatsa da Lonergan, hikâyeyi özgünleştirmeyi bilmiş. Yönetmenin sürekli farklı sularda gezinen sineması, Manchester by the Sea ile daha ayakları yere basan bir tarafı olmasının yanı sıra Casey Affleck’in etkileyici ve yaralayıcı performansıyla bu listeye girmeyi hak eden bir yapım.

Ağabeyinin ölümünden sonra yeğeninin vekâletini alması için Manchester’a davet edilen Lee, yıllardır kendine acıyan, hayata küsmüş birisidir. Geçmişte ailesini hatası yüzünden kaybetmesi ve kendini bu yüzden affetmemesi, bu sorumluğu almasına engel olur.

Hiç şüphe yok ki sinema tarihi boyunca kaybın acısı yüzünden hayata küsmüş, depresif olan hatta intihar etmeyi düşünen insanlarla karşılaşmışızdır. Bu hikâye çoğu zaman çalışsa ve izleyiciyi kendine bağlasa da bir nebze klişe olduğu için uzak durulur. Ancak Kenneth Lonergan, Casey Effleck ile Lee rolünü o kadar bütünleştirmiş ve senaryoyu o kadar iyi yazmış ki bu filmi izlerken klişe bir konunun içinde gezindiğinizi hissetmiyorsunuz. Lee’nin acısına öylesine ortak oluyorsunuz ki ‘Ne olur artık kendine bu kötülüğü yapmayı bırak’ diyorsunuz.

Manchester by the Sea öylesine kıymetli bir film ki, etkisinden uzun süre çıkamıyorsunuz. Filmin müziklerine de söyleyecek bir şey bulamıyorum. Müziklerin filmin yüzde kırkını oluşturduğunu söylesem abartmış olmam.

Özellikle filmin ortalarında Vivaldi’nin Four Season senfonisinden Summerın çalması mendil alarmı yapıyor adeta. Son olarak Manchester by the Sea, çok eski olmayan, sinemayı daha çok sevmenize hizmet edecek, muazzam bir film.

9- The Insult ( Lübnan – 2017 )

Kuzeyde sinema nasıl farklı bir atmosfere sahipse güneyde de sinema bir hayli garip, gizemli ve farklı. Özellikle son yıllarda İsrail, Mısır, Lübnan gibi ülkelerde, İran gibi olan ama ondan çok farklı bir Ortadoğu sineması peydah oldu.

Lübnan sinemasında bu büyüklük kendini 2017 yılında gösterdi. Yönetmenliğini Ziad Doueri’nin üstlendiği The Insult, edindiği birçok adaylık ve aldığı ödüllerle 2017 yılının akıllara kazınan filmi olmasının yanı sıra yıllarca hatırlanacak bir yapıt olarak sinema tarihinde yerini aldı.

Sokaktaki altyapı çalışmalarını yürüten ve Tony’in balkonundaki boruyu dışardan tamir eden Yasser, Tony’nin sert mizacıyla karşılaşır. Bu küçük olay zamanla ikilinin birbirine hakaret ettiği ve tüm dünyanın takip ettiği bir dava haline gelir.

The Insult, küçük anlaşmazlıkların nasıl da bir anda büyüyeceğine, alevleneceğine ve inatçılığın sonu gelmez bir girdap olacağına dair özenli bir film. Tony’nin, Yasser için kullandığı ırkçılığa varan akla ziyan ithamları filmin ne denli kaliteli ve özenli olduğunu gözler önüne seriyor.

Bu haliyle The Insult, bu listenin olmazları arasına girmeye hak kazanırken, size de sinemayı farklı noktalardan bakacak doneler ve seyir zevki sunuyor. Umuyorum bu filmden sonra sanat sinemasına daha çok yaklaşacaksınız.

10-Two Days One Night ( Belçika – 2014 )

Kimsenin duymadığı, bilmediği, belki tenezzül bile etmediği Belçika sinemasında kimselere hissettirmeden filmler çeken Jean-Pierre Dardenne ve Luc Dardenne; yani namı diğer Dardenne Kardeşler, yaptıkları ‘sakin ve sıcak’ filmlerle sinemalarına devam ederken, kendilerini takip edenleri de mest etmeyi sürdürüyor.

Sinefillerin dâhi Belçika sinemasında onlardan başka isim sayamadığı sinema dünyasında öylesine kaliteli filmler yapmaya devam ediyorlar ki, Avrupa sineması sırf onlar için bile sevilebilir… 2014 yapımı Two Days One Night, Dardenne Kardeşler sinemasının özeti gibi. Hem duru hem sıcak hem de tıkır tıkır işleyen ve bu işleyiş, birer rahatlama seansına dönüşen bir yapım.

Küçük bir şirkette krizden dolayı bir kişi çalışanların oylarıyla işten çıkarılır. Oylama sonucu işten çıkarılan Sandra; haksızlık uğradığını ve bu yüzden oylamanın yeniden yapılmasını ister.

Bunun için oy kullanan herkesi lehine oy kullandırmak zorundadır. Dokuz kişiyi de ikna etmek içinse sadece iki gün ve bir gecesi vardır. Bu süre zarfında çoğunluğu yakalarda işine geri dönecek; borçlarını ödeyebilecektir.

Açıkçası fikrin güzelliği bile ‘play’ tuşunu aratırken filmi izleyip başından kalktığınızda içinizde bir sızlamayla karşı karşıya kalıyorsunuz. Kapitalizmin en çirkin yüzünün ilmek ilmek işlenmesine tanıklık ettiğimiz filmde, arkadaşların birbirine kırıldığı acımasız bir tabloya şahitlik ediyoruz.

Sandra rolünde Marion Cotillard, filmi o kadar güzel taşıyor, filmin ruhunu o kadar iyi yansıtıyor ki başka kim oynayabilirdi hiç tahmin edemiyorum. Sonuç olarak Two Days One Night, Sandra’nın çabasına ve mücadelesine bizi hayran bırakan, kapitalizmin en çirkin yüzlerinden biriyle bizi baş başa bırakan ender bir film. Bu filmle birlikte sanat sinemasını, yaz günü teninizde gezen bir su damlacığı gibi hissedecek, bu filmden sonra hep bunun gibi filmleri arayacaksınız.

Serimizde ikinci listemizin de sonuna gelirken, daha önceki listede de söylediğim gibi, böylesi listeler sonsuzdur ve eklendikçe eklenebilir. Ne var ki bir yerde durmalıyız. Şimdilik listeye dokuz ülkeden on farklı film aldım.

Sizler de yorumlarda ‘bu film de olsa fena olmazdı’ demekte özgürsünüz. Serimizin üçüncü ve son listesinde görüşmek üzere. Filmli günler.

Musa Bölükbaşı
1994’ün soğuk bir gününde dünyaya geldi. İlkokulda doktor, lisede subay olmak istese de Dostoyevski ile tanıştığında bu fikri değişti. Onu mutlu edecek şeyin yazı yazmak olduğunu anlamıştı. Mersin Üniversitesi sinema tv bölümünün yolunu tuttu. Okudukça, izledikçe yepyeni dünyalara kapılar araladı. Birçok kısa film ve öykü yazdı. Yazı yazma ve film izleme hevesi asla dinmeyecek gibi görünüyor.

Yorum yaz