Her yıl sinemaseverlerin heyecanla beklediği !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nin bu yıl 18.’si düzenleniyor. Dinamik altyapısıyla genç fikirlerin bağımsızlığı temelinde, evrensel bir kitleye hitap etmeyi ilke edinen festival, tüm kıtaların objektifini, Türkiye’nin kültür mozaiklerinde bir araya getiriyor. 19-22 Eylül arası Ankara’da, 13-22 Eylül arası İstanbul’da ve 19-22 Eylül arası İzmir’de gerçekleşecek olan festivalde öne çıkan Efsaneler temasının yanı sıra Türk seçkilerinden ve dünya gündemine paralel ilerleyen belgesel türünden de önemli yapımlar yer alıyor.

Tür ve coğrafya bakımından oldukça geniş bir yelpazeye sahip festivalde bu yıl biletlerinizi almadan önce ekibimizin sizler için hazırladığı öneri seçkisine göz atmadan geçmeyin! 

Rabia Elif Özcan

 

One Child Nation (Yön. Nanfu Wang/Jialing Zhang, 2019)- Belgesel

1979 yılı, tarihin en eski toplumu ve imparatorluklarından biri olan Çin devleti için, sonrasındaki onlarca yılı etkileyecek bir dönüm noktasıydı. Eski çağlardan bu yana, karşısına çıkan her toplum için tehlike arz edecek denli kalabalık bir nüfusa sahip olan Çin, artık bu yoğun popülasyonun beslenme, barınma, su gibi en temel ihtiyaçlarını dahi karşılamada zorlanır hâle gelmişti. Dolayısıyla komünist hükûmet, nüfus kontrolünde sıkı bir yapılanmaya yöneldi: tek çocuk uygulaması. Buna göre her ailenin ancak tek bir çocuğa sahip olma hakkı vardı. Bunun dışında dünyaya gelen çocuklar ya ailelerinden alınıyor ya da henüz doğmadan kürtajla kaderlerine son veriliyor, annelerse ilk doğumlarının ardından kısırlaştırılıyordu. Kırk yıl boyunca katı bir şekilde uygulanan bu yöntem, nüfus artışını doğrudan etkileyerek genç neslin kontrolsüz artışını engelledi. Ancak o zamanlar zaruri görülen böylesi sıra dışı uygulama, olumsuz sonuçlarını yeni yüzyılda gösterdi. 2010’lu yıllara gelindiğinde Çin, ciddi bir nüfus yaşlanması sorunuyla karşı karşıya kaldı. Bunun yanı sıra aile yapıları ve geleneksel sosyolojik anlayışlar değişmiş, kökleri yüzyıllar öncesine uzanan Çin toplumu, yepyeni bir neslin yüzünü taşımaya başlamıştı. Ta ki 2015 yılında kısmen düzenlemeye gidilerek değiştirilen yeni bir karar kadar…

Kendisi de böyle bir ailede yetişen ve tek çocuk uygulamasının, özellikle anneler üzerindeki sosyal ve psikolojik etkisini inceleyen film yapımcısı Nanfu Wang ile Jialing Zhang, Çin tarihine adeta bir darbe gibi inen, ne ki çoktan kanıksanmış durumdaki bu gerçekliği, One Child Nation adlı belgesellerinde mercek altına almaya karar verir. Tek çocuk uygulamasının yürürlüğe girmesiyle değişen aile yapıları, erkeklerin ve kadınların bu durum karşısındaki farklı yaklaşımları; uygulama fikrinin, çocuklara küçük yaşta eğitim kurumlarından sosyal medyaya kadar pek çok mecrada empoze edilmesi, belgeseldeki röportajlar ve sürece ait görsellerle ortaya konmuştur. Bugün Hindistan’ın geldiği kıtlık eşiğine bakıldığında bir noktada gerekli kabul edilen uygulama, maalesef göz yumulan perdenin arkasında derin psikolojik yaralara ve toplumun sosyolojik yapısında gelişimsel sorunlara neden olmuştur.

!f Festivali belgesel türünün çarpıcı yapımları arasına giren ve sosyolojik bir inceleme olduğu kadar dramatik bir üslup taşıyan yapım, hümanizm ile devletlerin sosyal politikalarının karşı karşıya geldiği cesur bir eleştiri niteliğindedir. Ve demografik bir uygulama örneği üzerinden yönetmen hepimize şu soruyu sorar aynı zamanda: İnsanlık için insan feda etmek ne kadar etiktir?

 

Tehran: City of Love (Yön. Ali Jaberansari, 2018)- Keşif

Hüzün ve tebessüm, insanın en doğal hâlinde aynı anda bulunur. Katıksızdır bu hâl; aynada doğrudan gözlerin içine bakıldığındaki andır. Ve ister herkesten gizlenmeye çalışılsın, ister tüm açık seçikliğiyle ortaya konsun, gerçekliğin ta kendisidir. İranlı yönetmen Ali Jaberansari, senaryosunu Maryam Najafi ile kaleme aldığı Theran: City of Love’da gülümsemeyen yüzlerle gülümsetmeyi, bir o kadar da hüzünlendirmeyi başarır. Zira perdeye yansıttıkları yalnızca Tahran sokaklarında hayatları rastgele kesişmiş yüzler değil, hemen her gün aynaya baktığımızda gördüğümüz yüzün de öyküsüdür.

Eski bir vücut geliştirme şampiyonu olan Hessam (Amir Hessam Bakhtiari), kast ajansında kendine iş ararken bir yandan da yaşlılar için fizik tedavi uygulamaları yapan bir kurumda çalışır. Şehrin bir başka tarafında Mina ( Forough Ghajabagali), bir güzellik merkezinde çalışan, ancak tıbbî tedavi görmesine karşın bir türlü üstesinden gelemediği kilo problemi dolayısıyla kendini hiçbir zaman güzel hissetmeyen bir kadındır. Çalıştığı yere gelen diğer kadınlara özenirken içinde kalan, bastırmak zorunda kaldığı kadınlığını yaşamak için erkek müşterilerinin telefon numaralarını gizlice alarak onlara kendini farklı biri olarak tanıtır. Konuşmalar sırasında sesini değiştirir, çekici kadın fotoğrafları göndererek onlarla flört eder.  Etkilemeye çalıştığı erkeklerden biri de güzellik merkezine müşteri olarak gelen Hessam’dır. Fiziksel koşulları ve çalıştıkları işlerle hayatları bir ironi üzerine kurulu bu ikiliye, dinî müzik yapmaya ve düğünlerde şarkı söylemeye mecbur bırakılan sanatçı Vahid (Mehdi Saki) de eklenir.  İşleri ve özel hayatları arasındaki çelişkilerde mücadele veren bu üç yüzün en büyük ortak özelliğiyse hayatlarında sevgiye ve tebessüme neredeyse hiç yer olmamasıdır. Bu sıradanlığa, memnuniyetsizliğe, üstesinden gelemedikleri mecburiyetlere rağmen yaşadıkları ironi kurmaya çalıştıkları aşk köprüleri, izleyiciye tanıdık bir melodram olarak yansır. Böylelikle ortaya gülmeden güldüren, sevmeden sevdiren ve yavaş sayılabilecek temposuna rağmen hikâyenin içine katıp giden bir yapım ortaya çıkmıştır.

Göksu Ertüren

 

I Lost My Body (Jeremy Clapin, 2019)

Animasyon yapımı filmleri aykırı bir anlatıyla karşımıza çıkaran Fransız sanatçı Jeremy Clapin’in Skhizein gibi birçok başarılı animasyon filmlerinden sonra, yeni macerası ve ilk uzun metraj çalışması olan Fransız yapımı animasyon filmi I Lost My Body (2019) !f’in misafirperverliğiyle festival perdesine konuk oluyor, iyi ki de oluyor! Guillaume Laurant’ın Happy Hand kitabından yola çıkarak hazırlanan I Lost My Body’de yönetmen, yine alışılmışın dışına çıkarak ana karakteri el yapıyor ve elin duygularını izleyiciye yansıtmanın kendileri için en önemli meydan okuma olduğunu dile getiriyor. Laboratuvardan kaçıp, Paris sokaklarında vücudunu arayan bir el ne kadar özgür ya da mutlu olabilir? Clapin bu anlamda filmde karakterin geçmişinden, hatta çocukluğundan detaylar vermenin önemli bir rol oynadığını düşünüyor ve bunu düşündürürken aynı zamanda Naoufel ve Gabirelle isimli iki karakterin aşkını da konu ediyor.

Nes9 Büyük Ödülü’nü kazanan 2019 Cannes Film Festivali’ndeki Uluslararası Eleştirmenler Haftası bölümünde, bu bölümün tarihinde yapılan ilk canlandırma filmi olarak kalıyor. Hem animasyon seviyor, hem de bireysel ve ruhsal kaygıların metaforlarla birleştiği bir dünyaya geçiş yapmak istiyorsanız, I Lost My Body festivalde kaçırılmaması gereken filmler arasında yer alıyor.

 

Pause (Tonia Mishiali, 2018)

İnsan olmanın zorlu bir mücadele gerektirdiği, kadın olarak yaşamak içinse çok daha fazla uğraş verilmesi gerektiği günümüzde sosyal ve kadın sorunları ile ilgilenen filmler çekmeyi seven Kıbrıslı senarist, yönetmen ve aynı zamanda yapımcı olan Tonia Mishiali’nin Pause (2018) adlı filmi, öneri listemizin arasında yer alıyor.

Kadın olmak ne değildir? Kadın olmak; eksik olmak, fazla olmak, karşılaştırma unsuru olmak, namus bekçisi olmak, kendimizden utanmak olmamakla birlikte, sahip olduğumuz özellikler için kendimizi sevmemek de değildir… Peki evliliğin içerisinde baskın olan bir erkeğin karşısında kadın olmak ne değildir? Pause, sorunlu bir evliliğin mutsuzluğuna hapsolan orta yaşlı bir kadının hikâyesini hali hazırda bu sorunlarla ilgilenen bir kadının dilinden konu ediniyor. Sosyal konulara ilgiliyseniz, gerçeklik ve fantezi arasındaki çizginin bulanıklaşmaya başladığı Pause ile kadınların dünyasına giriş yapıp, olayları onların bakış açısından değerlendireceksiniz.

60’dan fazla uluslararası film festivalinde yarışan başarılı sanatçının En iyi yönetmen ve En iyi film dalında çeşitli ödülleri bulunmakta. Festivalde baş köşede olacak olan bu filmi kaçırmamanızı öneririm.

 

Her Şey Yolunda (Yön. Metehan Şereflioğlu, 2018)

Yaşadığımız toplumun içerisinde atalarımızdan bu zamana kadar gelen, peşimizi bırakmayan ve bizlere dayatılmaya çalışan kültürün altında ezilebiliyoruz. Altında kaldığımız kurallar bizi biz yapan kimliğimizi, değerlerimizi ve ruhumuzu yerle bir edip, yok edebiliyor. Özellikle ataerkil bir toplumun içinde erkeklere ve erkekliğe dayatılan tutumlar bireyler üzerinde müthiş bir baskı hissettirebiliyor. Genç yönetmen Metehan Şereflioğlu da Her Şey Yolunda (2018) adlı kısa filminde, kısacık süresinde toplumsal gerçekçi bir bakış açısıyla aile, sosyal hayat ve ‘erkekleşme sancıları’nı mükemmel bir şekilde anlatıyor ve bunu birinci sınıf teknik işçiliğe eklenen, Arda Yeşillikçi‘nin umut veren oyunculuğuyla yapıyor. Adalet ve vicdan kavramları kafaları karıştırırken, Her Şeyin Yolunda olduğu ve hayatın bir şekilde devam ettiği düşüncesine sahipseniz bu filmi izlemek tezinizi desteklemek için şahane bir bahane! Öğrenci ve kısa filmlere destek verilirse “Her Şey Yolunda” olacak diyen genç yönetmen Metehan Şereflioğlu !f de ‘Türkiye’den Kısalar’ seçkisinde yer almayı başarıyor. Her Şey Yolunda’da (2018) Şereflioğlu’nun 16 dakikanın her saniyesini ayrı detayla doldurduğu filmi, ilk bakışta önyargılı olunsa da izledikten sonra tamamının hikâyeye hizmet eden sahnelerden oluştuğunu göreceksiniz.

Efsane Karayılanoğlu Toka

 

The Dead Don’t Die (Jim Jarmusch, 2019)- Gala

Amerikan bağımsız sinemasının auteur film yapımcısı olarak bilinen Jim Jarmusch’un son filmi olan, Bill Murray ve Adam Driver’ın başrolü paylaştıkları The Dead Don’t Die (2019), komedi ve korku elementlerini bir arada barındırıyor. Günümüzde popülerleşen ve birçok film ve diziye konu olan zombi tehdidini hafife alarak esprili bir dille işliyor.

Dünya kendi ekseninden çıkınca yeryüzünde doğa üstü olaylar gerçekleşmeye başlıyor. Bu sebeple Centerville adındaki huzurlu kasaba da yürüyen ölülerin istilasına uğruyor. Kasaba halkını kurtarmak ise şerif (Bill Murray) ve yardımcısına (Adam Driver) düşüyor. Şerif zombilerin kendi kendilerine yok olacaklarına inanırken, yardımcısı ise her şeyin daha da kötüye gideceğini savunuyor. Kasaba halkı da çok geçmeden basit hayatlarını tehdit eden bu istilaya karşı savaşmaya ve önlem almaya başlıyor. Kimisi kendisini çiftliğine kapatıyor, kimisi de hırdavat dükkanına kilitliyor. Filmin en dikkat çekici ismi Zelda Winston (Tilda Swinton) adında bir cenaze evi çalışanı ise diğerlerinin aksine korku saçan zombilerden kaçmak yerine, bu yok edicilerin arasına atılarak katanasıyla onları mümkün olduğunca etkisiz hâle getiriyor.

Film, nevi şahsına münhasır karakterleri ve eleştirel üslubuyla izleyiciyi eğlendiren bir yüz dakikanın içine sokuyor. Jarmusch alışılmışın dışında bir anlatım yolu izleyerek zamanımızın dolduğunu anlamayan bizlere yok oluşumuzun yakın olduğunu ve bu yok oluşu aslında cahilliğimiz ve açgözlülüğümüz yüzünden yine bizlerin hızlandırdığını hatırlatıyor. The Dead Don’t Die, Jarmusch’un en iyi filmi olmayabilir, fakat hepimize özeleştiri yaptıracağı kesin.

 

Being Impossible (Patricia Ortega, 2018)- Gökkuşağı

SXSW Film Festivali’nde Kuzey Amerika prömiyerini yapan Being Impossible (2018), Patricia Ortega’nın yazıp yönettiği Venezüella – Kolombiya ortak yapımı dram filmidir. Gündüzleri bir terzihanede çalışan Ariel, geceleri de arasının gergin olduğu kanser hastası annesine bakmaktadır. Bu gerginlik o zamana kadar kendisinin annesinin ‘kadın’ tanımına uygun davranma yükümlülüğünden kaynaklanmaktadır. Zaman geçtikçe genç kadın iş yerinden bir hemcinsine ilgi duymaya başlar. Zaten erkeklerle ilişkiye girdiğinde de neden dayanılmaz acılar hissettiğini sorgulamaktadır. Kısa süre sonra erdişi olarak doğduğu için daha bebekken annesinin zoruyla birkaç defa cinsiyet ameliyatı geçirdiğini ve kadın vücuduna hapsedildiğini öğrenir. Bunun üzerine mutaassıp bir çevrede büyümesine rağmen cinsiyet kalıplarını yıkarak kendisini keşfedeceği, hayatına kadın olarak devam edip etmek istemediğine karar vereceği duygusal bir yolculuğa çıkar.

Cesur sahneleri ve rahatsız edici gerçekleri açıkça ekrana yansıtmasıyla dikkat çeken film, cinsiyetin yalnızca görünen bir araç olduğuna ve bunun hiçbir şart ve koşulda bahane gösterilerek kimsenin duygu ve düşüncelerini kısıtlamaması gerektiğine değiniyor. Filmin yapımcısı Ortega, çift cinsiyetli insanların yaşantılarını tecrübe etmek istese de toplumun beklentilerine ayak uydurulmaya çalışılan bir kadın olarak, cinsiyet özgürlüğünün derinlemesine incelenmesine ve duyulmasına karar verdiği için ikinci uzun metraj filmi olan Being Impossible’ı çektiğini söylüyor. Birçok eleştirmen tarafından olumlu yorumlanan film, !f  İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nde izleyici karşısına çıkacak.

 

For a Happy Life (Dimitri Linder/ Salima Glamine, 2018)- Jenerasyon

Belçikalı film yapımcıları Dimitri Linder ve Salima Glamine’in yönetmen olarak kamera arkasına geçtikleri ilk uzun metraj film olan For a Happy Life (2018) kadrosunda Sofia Lesaffre ve Christopher Zeerak gibi oyuncuları bulunduruyor.

Film, Amel ve Mashir adında birbirine aşık iki genci konu alıyor. Adetlerine sıkı sıkıya bağlı Pakistan’lı bir aileden gelen Mashir, kız kardeşinin arkadaşı Cezayir’li Amel’e âşık oluyor ve ailesine söyleyip olay yaratmak yerine ilişkisini gizli sürdürmeyi tercih ediyor. Aşklarını geleneklerine kurban etmemek için çabalayan çift, Mashir ailesi tarafından Amel’in yakın arkadaşı, kendisinin de kuzeni olan Noor ile evlendirilmeye zorlanınca, imkânsız birlikteliklerinin yalnızca kendilerine değil, çevrelerine de zarar verdiği yorucu bir sınavdan geçiyor.

Birçok festivalden toplamda altı ödül, dokuz da adaylıkla dönen film, aşk ve aile temalarını işleyen romantik drama olarak izleyici karşısına çıkıyor ve bir yandan geleneklere körü körüne bağlı olmanın yarattığı yıkıcı sonuçları eleştirirken, bir yandan da toplum baskısının insanlar üzerindeki etkilerine dikkat çekiyor. Film, kuşaklar arasındaki uçurumun ne kadar büyük olduğuna değinirken, geçmişlerinde sıkışıp kalan ebeveynlerinin yanında büyümeye çalışan çocukların yaşadığı sorunları da tüm gerilimiyle aktarıyor.

Yağmur Baki

 

I Lost My Body (Jeremy Clapin, 2019)- Gala

!f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali’nde gösterime hazırlanan I Lost My Body (2019), tahlil laboratuvarından kaçarak vücudunu arayan kesik bir elin Paris sokaklarındaki yolculuğunu konu alıyor. Yönetmen Jérémy Clapin’in ilk uzun metrajı olan animasyon, Cannes Film Festivali Eleştirmenler Haftası’nda “Büyük Ödülü” almaya hak kazandı ve ayrıca Annecy Uluslararası Animasyon Film Festivali‘nde “En İyi Film” ve “En İyi İzleyici Ödülü”ne layık görüldü.

Konusu itibariyle çoğu kişinin dikkatini çekmeyi başarabilecek potansiyele sahip olan film, el ve beden arasındaki bağlantıyı ve birleşme arayışını Naoufel ve Gabrielle adlı iki karakterin aşk hikâyesiyle birlikte yürüterek enteresan bir benzerlik hikâyesi sunuyor. !f Galalar seçkisinde yer alan I Lost My Body; Guillaume Laurant’ın Happy Hand romanından esinlenilerek Jérémy Clapin ve Guillaume Laurant tarafından yazıldı, Hakim Faris, Victoire Du Bois, Patrick d’Assumçao tarafından da seslendirildi. Fantastik kurgusunu drama ve kara mizahla birleştiren Fransız animasyonu, kesik el imgesiyle 90’ların Amerikan sitcom’larından “Addams Family” serisinin kurmaca karakteri The Thing’i hatırlatıyor.

 

Tehran: City of Love (Ali Jaberansari, 2018)- Keşif

Birbirinden farklı üç karakterin, özgürlüğün sınırlı tutulduğu Tahran şehrinde, sevgi ve tutku arayışını anlatan Tehran: City of Love (2018) sinemada yaşam öykülerine konuk olmayı sevenler için birebir. Eski bir vücut geliştirme şampiyonunu, kilolu bir güzellik salonu sekreterini ve kafası karışık bir müzisyeni konu alan filmin başrollerinde Forough Ghajabagli, Mehdi Saki ve Amir Hessam Bakhtiari var.

Zıtlıklarla güçlendirilen hikâye; güzellik merkezinde çalışan ve fazla kilo problemi nedeniyle özgüven eksikliği yaşayan Mina (Forough Ghajabagli), vücut geliştirme döneminin ardından kendine kamera önünde iş bulmak isteyen ama para kazanmak için bir tedavi merkezinde çalışan Hessam (Amir Hessam Bakhtiari) ve sanatını düğünlerde icra etmek durumunda bırakılan müzisyen Vahid (Mehdi Saki) etrafında dönerken her birimizin gündelik ve geleceğe yönelik kaygılarına atıfta bulunuyor. İş, aşk, yalnızlık ve hayat mücadelesi eksenlerinde yaşamaya çalışan üçlünün Tahran sokaklarında yolunu gözlediği esas şey sevgi ve umut. Ali Jaberansari’nin yönetmen koltuğunda olduğu Tehran: City of Love, Sofya Film Festivali’nde “En İyi Film” ödülünü almaya hak kazandı. Şimdiyse !f Keşif seçkisinde yer alarak İstanbul, Ankara ve İzmir’de gösterime girmeye hazırlanıyor.

 

Too Late To Die Young (Dominga Sotomayor Castillo, 2018)- Gala

1990 yazında Şili’ye gelen demokrasinin ardından üç gencin yetişkinlik yolunda içinde bulundukları keşif dönemini perdeye yansıtan Too Late To Die Young (2018), Gijón Uluslararası Film Festivali gibi çeşitli uluslararası film festivallerinden 5 ödül topladı. Too Late To Die Young ile Locarno Film Festivali’nden “Altın Leopar Ödülü” alan ilk kadın yönetmen olmaya hak kazanan Dominga Sotomayor Castillo, film boyunca empati ve kaygı duygularının üzerinde durarak tarihin yansımasına farklı ve samimi bir noktadan bakabilmeyi mümkün kılıyor.

İzole bir komün içerisinde kendisini ve çevresini deneyimleyen bu üç gencin ve özellikle de Sofia’nın hikâyesi, mekan ve kültür farkı olsa bile izleyiciye tanıdık duygular hissettirmeyi başarıyor. Şehrin karmaşasından ve tehlikelerinden uzak kalabilmek için sakin bir alana yerleşerek bir komünite oluşturan birkaç insanın, yeni bir yıla ve yılbaşı kutlamalarına hazırlığını konu alan filmde on altı yaşlarındaki Sofia (Demian Hernández), Lucas (Antar Machado) ve yaşça daha küçük olan Clara’nın (Magdalena Tótoro) ilk aşkları, heyecanları, korkuları, endişeleri ve isyanları konu alınıyor. Too Late To Die Young 13 Eylül itibariyle !f Galalar seçkisinde!

Okan OSKAY

 

Lysis (Rick Ostermann, 2018)- Deneysel

2013 yılında Wolfskinder filmiyle annelerini kaybeden iki küçük kardeşin, savaşın içinde ve doğada hayatta kalma mücadelesini anlatan ve 2017 yılında Krieg filmiyle ailesiyle çatışan bir babanın doğada girdiği esrarengiz savaşa ve hayat mücadelesine ışık tutan Rick Ostermann, Lysis filminde yine aile dramının içine giri, yeniden bağ kurmayı deneyen bir baba oğulun hikâyesini anlatıyor.

Birbirlerini yıllardır görmeyen ve uzun zaman sonra annenin cenazesinde karşılaşan bu iki erkek, ormanlar ve nehirler aşarak ilişkilerini tamir etmeye çalışıyor. Böylece Ostermann da doğada yaşam savaşı temasını sürdürmüş oluyor. Daha önce sinema perdesinde baba ve oğul ilişkisi üzerine sıkça gördüğümüz filmler arasında Lysis’ı özel yapan, bu hikâyeyi sadece üç GoPro kamera ve çoğunlukla doğaçlama ilerleyen bir senaryo ile anlatıyor olması. Ostermann’ın büyük riski göze alarak uyguladığı bu strateji, oyuncuların performansında ve filmin belgesel etkisi yaratmasında işe yaramış görünüyor. Deneysel kategorisinde yer alan ama izleyicinin yeni medya ile görsel estetiğine alışık olduğu Lysis filmi izlenmesi gereken bir yapım.

 

Making Waves: The Art of Cinematic Sound (Midge Costin, 2019)- Belgesel

The Rock (1996), Crimson Tide (1995) gibi filmlerin ses editörlüğü, Armageddon (1998), Blue Sky (1994) gibi filmlerin ses efekti editörlüğü üstlenmiş olan Midge Costin, bu kez sinemanın işitsel yüzünü gösterebilmek için yönetmen koltuğuna oturuyor ve film yapım sürecinin arka planında kalan ‘ses’ üzerine öğretici bir belgesel sunuyor. Walter Murch, Ben Burtt ve Gary Rydstrom gibi kurgu ve ses dünyasının usta isimlerinin röportajlarını içinde barındıran ve ağırlıklı olarak konuşan kafa şekilde geçen film, Costin tarafından basit biçimsel ögelerle yapılandırılmış. Bu şekilde yapılandırılmış olması, film üretme sürecinde hayati unsur olarak görülmemiş sesin, öneminin ortaya çıkması ve anlaşılması için doğru bir strateji. Aynı zamanda ses ve görüntü teknolojisinin birlikte olan gelişimine değinerek tarihsel bir perspektif çizen Costin, filmlerin elde ettiği başarıda ses tasarımının vazgeçilmez bir unsur olduğu konusunda güçlü bir iddiaya sahip. Özellikle sinemanın mutfağına meraklı ve filmleri görmekle kalmayıp duymaya hevesli sinema severlerin bu filmi kaçırmamasını öneririm.

 

One Child Nation (Nanfu Wang- Jialing Zhang, 2019)- Belgesel

Çin Halk Cumhuriyeti 1979’dan 2015’e kadar evli çiftleri dünyaya tek çocuk getirmekle sınırlandırdığı bir nüfus politikası uyguladı. Dünyanın en büyük nüfuslu ülkesini, dünyayı ve dolayısıyla insanlığı etkileyen bu politikanın ağır sonuçlarını gördüğümüz One Child Nation, ortak yönetmenler Nanfu Wang ve Jialing Zhang tarafından kameraya alınıyor.

Film gazeteciler, doktorlar, insan kaçakçıları gibi kişilerle yaptığı röportajlarla bölümlere ayrılıyor. Bu bölümler yasa dışı kürtajları, yolsuzlukları ve aileler üzerindeki ortak travmaları açığa çıkartıyor. Ayrıca filmin, yönetmenlerin bu röportajlarda tek çocuk politikasının uygulanmasında rol almış kritik isimlere ulaşabilmesi bakımından kıymetli olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bununla birlikte özellikle tek çocuk politikasının ve insanlar üzerindeki sonuçlarının ne kadar ağır olduğunu izleyicilere yansıtabilmek için film maksimum etki üzerine yapılandırılmış. Çin’in köylerinden Amerika’da Asyalı çocuk evlat edinen ailelere ve Amerikan’ın kürtaj yasasına kadar uzanan bu hikâye, hem bizleri de etkileyen nüfus savaşını hem de tarihsel bir dram hikâyesini kısa ve öz şekilde anlatabilmesi açısından görülmeye değer.

Büşra Soylu

 

Tabutta Rövaşata (Derviş Zaim, 1996)- Efsane

Derviş Zaim’in senaristliğini ve yönetmeliğini yaptığı ilk uzun metraj filmi olan Tabutta Rövaşata (1996), kendi zamanında yerli sinemaya yeni bir anlatım dili kazandırmıştır. Film, düşük bütçe ve kısıtlı imkânlarla yirmi dört günde çekilmiş olup Antalya Altın Portakal Film Festivali gibi yerli festivallerin yanı sıra Montpellier, Torino ve San Fransisco gibi birçok yabancı festivalde ödül almıştır.

Derviş Zaim’in, gerçek bir hayat hikâyesinden esinlenerek yazdığı Tabutta Rövaşata, Rumelihisarı’nda yaşayan Mahsun’un hikâyesini anlatır. Mahsun’un bir evi veya işi yoktur. Kendisi, yaşadığı topluma ayak uyduramayan ve dışarıda kalmış biridir. Gidecek bir evi olmayan Mahsun, sabahlara kadar direksiyon sallayarak çaldığı arabalar ile İstanbul’un soğuk gecelerini unutmaya çalışır. Fakat sabah oldu mu polisler tarafından yakalanır. Her gece ısınmak için araba çalan Mahsun, gündüzleri bu sebepten dayak yer. Mahsun’un bu döngüsü aslında bir sistem eleştirisidir, bir başkaldırıştır. Ama Mahsun’un bu haykırış hikâyesi aslında bir kaybetme hikâyesidir.

!F Festivali efsaneler türünde yer alan Tabutta Rövaşata, kendi dönemini anlattığı kadar günümüzdeki kent problemleri ve müdahale biçimlerini de yansıtır. Ayrıca İstanbul’u, Yeşilçam’dan izleyen ve Yeşilçam’ın anlatım diline alışkın olan izleyici Tabutta Rövaşata ile İstanbul’un bir başka yüzüne şahit olur.

 

The Souvenir (Joanna Hogg, 2019)- Gala

Senaryosunu ve yönetmenliğini Joanna Hogg’un üstlendiği The Souvenir (2019), Sundance Film Festivali Dünya Sineması bölümünde Dramatik Büyük Jüri Ödülü’nü almıştır.

Hogg’un sinema okulundayken kendi üniversite anılarından esinlenerek yazdığı yarı otobiyografik filmi, 1980’li yıllarda yaşayan üniversite öğrencisi Julie’nin hikâyesine odaklanır. Oldukça hırslı bir sinema öğrencisi olan Julie, kendisinden yaşça büyük ve eroin bağımlısı olan Anthony ile romantik bir ilişkiye başlar. Julie, maddi durumu iyi ve sosyal çevresi geniş biridir; fakat onu dinleyen ve anlayan tek kişinin Anthony olduğu düşüncesi ile hayatındaki erkeğe gittikçe bağlanır. Anthony’nin manipülasyonları karşısında işinden ve sosyal çevresinden uzaklaşır. Ardından sadece Anthony’nin ihtiyaç ve isteklerine cevap verir durumda kalır. Film, tüm bu yaşananların Julie üzerindeki psikolojik etkilerini yalın ve gerçekçi bir dille aktarır.

!F Festivali’nde yer alan The Souvenir, bağımlılığın bir maddeye olabileceği gibi anılara da bağımlı olunabileceğini kadın-erkek ilişkisi üzerinden anlatır. Hogg, geçmişteki iyi anılara tutunmanın davranışlarımızı nasıl etkileyebileceğini başarılı bir kurgu tekniği ile ortaya koyar.

 

Supa Modo (Likarion Wainaina, 2018)- Çocuk

Kenya- Almanya ortak yapımı olan Supa Modo (2018) filminin yönetmen koltuğunda Kenyalı yönetmen Likarion Wainaina oturmaktadır. Yönetmen Wainaina, insan hayatında ve hastalık sürecinde motivasyon ve desteğin, bir çocuk gözünden önemini eğlenceli bir dil ile izleyiciye aktarır ve şunu sorar: “Kaçınılmaz olanın yasını tutmak mı, düşlerinin peşinden gitmek mi?”.

Film, en büyük hayali süper kahraman olmak olan Kenyalı küçük Jo’nun hikâyesini anlatır. Yakalandığı ölümcül hastalık sebebiyle Jo, hem yaşama sevincini hem de süper kahraman olma hayalini kaybetmek üzeredir. Fakat ailesi, arkadaşları ve yaşadığı köydeki tüm halk onun bu hayalini gerçekleştirmesini sağlar. Bu durum, modern dünyada öne çıkan bireysellik kavramı ile kaybolmaya yüz tutmuş komşuluk kavramını sorgulamamıza sebep olmaktadır.

!F Festivali Çocuk türünde yer alan yapımda Jo’nun ilham verici hikâyesi yalnızca çocuklara ya da hastalara değil, sağlıklı yetişkinlere de bir çağrı içerir: “Vadenin ne zaman dolacağı bilinmez ama yaşamak varken; ölümü düşünmek neden?”. Hastalık üzerine işlenen öykülerin klasik melodram ögeleri ile anlatım biçiminin yanı sıra Supo Modo, mizah dolu anlatım üslubu ile kendi türünü beslemektedir.

Ezgi Ulukoca

 

The Disappearance of My Mother (Beniamino Barrese , 2019)- Belgesel

!f Festivali belgesel bölümünün dikkat çeken İtalyan yapımında, 1960’lar İtalya’sının ikonik modeli; Andy Warhol, Salvador Dali, Irving Penn ve Richard Avedon gibi sanatçılara esin kaynağı olmuş; 1970’lerde ise radikal bir feministe dönüşen Benedetta Barzini’nin yetmiş beş yaşına geldiğinde, tanıdığı ve bildiği her şeyi ve herkesi ardında bırakıp, yok olma arzusunun filme çekildiği belgeselin yönetmeni ise ünlü modelin oğlu Beniamino Barrese.

Barrese çocukluğundan beri, döneminin en dikkat çeken modellerinden biri iken gerçek bir kadın hakları savunucusu ve kadınların özgürleşmesi için mücadele eden birine dönüşen Benedetta’nın hikâyesini filme çekmek istemektedir. Barrese, Benedetta’nın yok oluşuna tanıklık ederken, ekrana Benedetta’nın geçmişinden ve günümüzden görüntüleri yansır. Karizmasından hiçbir zaman ödün vermeyen Benedetta ile oğlu arasındaki çekişme ise yapıma hayli sempatik bir dil kazandırmış. Hayatındaki tüm rolleri oynadığını ve artık gitme zamanının geldiğini düşünen, güzel daha da önemlisi özgür bir kadın olan Benedetta’nın hikayesini kaçırmamanızı tavsiye ederim.

 

Supa Modo (Likarion Wainaina, 2018)- Çocuk

 

!f Festivali çocuk bölümünde gösterilecek olan Almanya-Kenya ortak yapımı olan filmde, kanser hastası olan küçük bir çocuğun en büyük hayalini gerçekleştirmek için seferber olan insanların duygusal hikâyesi anlatılıyor.

Jo, tedavinin artık bir işe yaramayacağını düşünen annesi tarafından hiç olmazsa ömrünün kalan kısmını mutlu geçirebilmesi için hastaneden çıkarılıp evine getirilir. Jo’nun hastaneye geri dönmesi gerektiğini düşünen ablası Mwix ise Jo’nun en önemli moral kaynağıdır. Jo, kendinin bir süper kahraman olduğunu zanneden, belki de gerçekten öyle olan dokuz yaşında bir çocuktur. Mwix, tüm kasabayı organize ederek, kardeşine küçük oyunlar oynamakta ve onun kendini gerçekten de bir süper kahraman gibi hissetmesini sağlamaktadır. Oynadıkları küçük oyunlarla Jo’yu mutlu etmeye çalışan kasabalı bir gün Jo’nun en büyük arzusu olan şeyi yapmaya karar verirler. Jo’nun bu arzusu ise bir film çekmektir. Bu filmde de tabii ki Jo bir süper kahramanı canlandırmaktadır. Hazin bir hikâyeye dönüşecek olan filmi izleyenleri ise bir sürpriz beklemektedir. Likarion Wainaina’nın yönetmenliğini yaptığı film, acı verici bir konuyu işlemesine karşın sürekli gülümseyen Jo sayesinde sıcacık bir yapıma dönüşmüş. Festival’in kaçırılmaması gerekenleri arasında yer alan filmi izlemenizi öneririm.

 

Being Impossible (Patricia Ortega, 2018)

 

!f Festivali gökkuşağı bölümünde gösterilecek olan Venezuela-Colombia ortak yapımı olan filmin yönetmeni Patricia Ortega, sinemada belki de hiç işlenmemiş bir konu olan çift cinsiyetli insanların yaşamlarını hayli sert görüntülerle beyaz perdeye yansıtmış.

Filmin açılış sahnesinde genç bir kadının erkek arkadaşı ile yaşadığı ilk cinsel deneyime tanık oluyoruz. Ancak adının sonradan Ariel olduğunu öğrendiğimiz bu genç kadında ters giden bir şeyler vardır. Yaşadığı bu ilk deneyimden sonra çektiği fiziksel acılar bir türlü azalmayınca doktora giden Ariel, doktor tavsiyesi üzerine acı verici deneyimlerine yenilerini eklemek zorunda kalır. Cinsel ilişki sırasında yaşadığı fiziksel acıyı azaltmak için yaptığı egzersizler Ariel için tam bir kabusa dönüşür. Ariel’in yaşadığı sıkıntıyı iliklerine kadar hisseden seyirci için de aynı şey söz konusudur. Ariel fiziksel yönden acı çekerken, hayatındaki bir başka acı noktası olan hasta annesi ile de tanışırız. Ariel’in annesi bir hastanede tedavi görmektedir ve durumu gittikçe kötüleşmektedir. Ariel yaşadığı sıkıntıların esas kaynağını bulmaya çalışırken, çalıştığı fabrikada yeni işe başlayan bir kadın sayesinde, annesinin hayatı boyunca ondan sakladığı sırla yüzleşir.

Pelin Büyüktaş

 

One Child Nation (Yön. Nanfu Wang/Lynn Zhang, 2019)- Belgesel

Çin’de otuz yıldır uygulanan bir politika ve bu sebeple hızla çöken aile ilişkileri konu ediliyor. Çin’deki yoğun nüfus sebebiyle devletin katı bir politikası olarak yürütülen tek çocuk yasası, etik, ahlâk ve devlet kavramlarını bize tekrar sorgulatan, yanı sıra aile içi buhranların ve yozlaşmanın en çarpıcı canlı örneği olarak biliniyor. Belki de ilk defa bu yasa henüz taze olarak geride bırakılmışken özellikle de iki kadın yönetmen tarafından bize anlatılması bu belgeseli önemli kılıyor.

Bu politika sebebiyle bireye indirilen psikolojik darbenin, sosyolojik yaraların köklü bir kültürün dağılışının, çocuk katliamının ve evrensel bir sorun olan cinsiyet ayrımcılığının farklı bir yüzünü One Child Nation ile yakından inceleme fırsatı buluyoruz. Özellikle kız çocuklarının da katliamına sebep olan bu yıllarda gelecek nüfusun yoğun olarak erkek olması ve devamında nüfusun giderek yaşlanması problemine ve doğrudan halkın kendisinin anlattığı döneme şahit oluyoruz. Belgeselde ayrıca bir devletin baskısı sonucu içten çürüyen bir halk ve aile buhranı, bununla beraber yine değişmeyen ve evrensel bir sorun olan cinsiyet ayrımcılığı sorunu, sosyolojik ve psikolojik problemler başka topraklardan çarpıcı bir şekilde anlatılıyor.

 

Amina (Yön. Kıvılcım Akay, 2019) – Belgesel

 

Amina, yorgun düşmüş bir anne, genç bir kadın ve her şeyden önce var olma savaşı veren bir insan . Kendi ülkesinin zorluklarından, hayatını şekillendirmeye çalışan erkek gücünden kaçmaya çalışarak özgür olma yolunu seçen bir kadın olan Amina, bu uğurda bir bedel ödüyor. Bu bedel ise bize tanıdık sokaklardan farklı perdeleri aralayarak İstanbul gibi metropol olan bir şehirde azınlık ve göçmen olarak hayatına devam etmek zorunda kalan Amina ile anlatılıyor. Bunlara bir nebze aşina olan Amina, insan ve kadın olmanın ötesinde farklı ten renginin tüm dünya genelinde yıllardır baskılanmış bir ayrımın içerisine hapsolmuş biri olarak tüm ön yargılara, ayrımcılığa karşı kafa tutuşu ve mücadeleci tavrıyla kendi kültürüne de sarılarak özgürlük mücadelesini bize kendi topraklarımızdan anlatıyor. Bu belgesel sayesinde güçlü, yorgun, rengarenk ve mücadeleci bir kadın ve yine aynı sıfatlarla başka bir İstanbul gözler önüne seriliyor.

Musa Bölükbaşı

 

The Last Tree (Yön. Shola Amoo, 2019)- Keşif

Dünyanın en zor şeylerinden biri hiç şüphesiz doğup büyüdüğün toprakları terk edip başka yerlere tutunma ve hayata devam etme çabası vermek… Yıllarca oluşturulan ve duyumsanan yaşamsal kodlar bir anda tepetaklak olduktan sonra, bunların tamamını yeniden kurmak oldukça zor. İnsan doğası gereği uyum sağlayan ve çevresiyle iletişim kuran sosyal bir varlık. Bu sebeple bunun da üstesinden gelecektir ama bunun üstesinden gelirken geçmesi gereken belli sınavlar, öğrenmesi gereken tecrübeler vardır.

Shola Amoo’nun, The Last Tree (2019) filmi tam da bu sularda gezinerek hikâyesini bu düzlem üzerine şekillendiriyor. İngiltere’nin kırsal bölgesi Lincolnshire’deki mutlu çocukluğundan sonra Londra’ya annesinin yanına taşınan Nijerya asıllı Femi, burada farklı kültür ve yabancı değerlere uyum sağlamak zorundadır. Hem etnik hem de kültürel farklılıkların getirdiği baskılarla mücadele eden Femi, hayatını bu zorlu sınav karşısında rayına oturmaktan başka çaresi yoktur.

Başka bir yere uyum sağlama zorluğu The Last Tree’de daha da zor faktör olarak karşımıza çıkıyor. Son dönemde dünyada iyiden iyiye yükselen ırkçılık, birçok göçmenin hayatını dayanılmaz kılan faktörlerden en belirgini ve bu sadece bir tanesi. Bu sebeple, yaşadığı yeri terk edip başka bir yere tutunmaya çalışan göçmenler, şehir, ülke değiştirenlere nazaran, coğrafyasını terk edenler olarak daha büyük zorluklarla baş başa kalıyor. The Last Tree, anlattığı kurma hikâyenin yanında üstüne aldığı, ‘görev’ ile izlenesi filmler arasında yerini alıyor.

 

Loving Vincent: The Impossible Dream (Yön. Dorota Kobelia, 2019)- Belgesel

Hiçbir sanatçı yoktur ki hayatını türlü zorluklar ve sıkıntılar atlatmaksızın yaşasın ve bu dünyadan mutlu şekilde ayrılmış olsun. Bu sebeple biraz da her bir sanatçı dünyaya herkesten farklı olarak, başka bir pencereden bakmıştır. Bunu da yetenekleri bir yana, yaşadıkları zorlukları tecrübe, kefelerine atarak eserlerine yansıtmışlardır. Birçok sanatçı içinde, hayatı yolunda gitmemiş, derdi kederi eksik olmamış Vincent Van Gogh, bir tık daha öne çıkıyor. Hayatı boyunca, itilip kakılmış, ‘gerçek sevgi’yi tadamamış olan Van Gogh, eserlerini adeta yaşamın birer izdüşümü gibi resmetmiştir. Yaşadığı süre boyunca, kardeşinden başka destekçisi olmayan ve yaptığı eserlere burun kıvrılan sanatçının yaşarken sadece bir eseri satılır.

2017 yılında Van Gogh’un hayatı Dorota Kobiela yönettiği, Loving Vincent filmiyle sanatçıya yakışır bir şekilde beyaz perdeye aktarıldı. Yüzden fazla ressamın, Van Gogh tarzında yaptığı resimlerle oluşturulan film, yapıldığı dönemde büyük beğeni toplamıştı. Öyle ki sanatçının hayatını anlatan ilk ve en iyi film özelliğine sahip yapım, sanatçının kulağını kesme sebebi gibi birçok asılsız iddiayı da açığa kavuşturmuştu.

Büyük ses getiren, beğenilen ve yoğun çalışma eseri olan Loving Vincent, iki yıl sonra Miki Wecel yönetiminde Loving Vincent: The Impossible Dream (2019) ismiyle belgeseli çekildi. Yapımın arka planında neler olduğunu tüm çıplaklığıyla gösteren belgesel, yapımda emeği olan yüzden fazla ressamın röportajı ile yapımın zenginliklerini gün yüzüne çıkarıyor.  Belgesel, 18.!F İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nde görücüye çıkıyor.

 

Tehran: City Of Love (Yön. Ali Jabensari, 2018)- Keşif

Hayatın rutine binip, her günün birbirini tekrar etmesi ‘modern insan’ın sıkışmışlığının ve bunalımlarının ana nedenlerinden biri olarak görülebilir. Binaların yükselmesi, arabaların hızlarının artması, yeme içme kültürünün artarak, ‘modern insan’ın konforunu artırsa da şehir yaşamının tekdüzeliği, can sıkıcı boyutlara ulaşarak, ruhsal boşlukları daha da derinleştirdiği bir gerçek. Her ne kadar kapitalizmin zirve yaptığı ülkelerdeki insanlarda bu sıkışmışlık ve ruhsal boşluklarla gelen yalnızlık, daha fazla olsa da tüketim kültürünün nispeten daha az olduğu ülkelerde de bu durumu gözlemlemek mümkün. Bunun ispatı niyetine olan Ali Jabensari imzalı Tehran: City of Love (2018) filmi, Tahran’da yaşayan üç farklı karakter üzerinden İran’daki şehir yaşamına mercek tutuyor. Eski bir vücut geliştirme şampiyonu Hessam bir yandan cast ajanslarında iş ararken bir yandan da fizik tedavi merkezinde çalışır. Başka bir yerde, bir güzellik merkezinde çalışan Mina, kilolarından dolayı şikâyetçidir. Kendini güzel bulmadığı için, telefon numaralarını gizlice aldığı müşterilere kendini farklı biri olarak tanıtır. Bastırılmış kadınlığını yaşamanın bir çaresi olarak görüyordur bunu. Hikâyeye, ucuz yerlerde, ucuz müzik yapmak zorunda kalan sanatçı Vahid katılmasıyla parçalar tamamlanır.

İşleri ve hayatları arasında sıkışan bu üç karakter, İran toplumunun içinde bulunduğu durumun özelinde, tüm şehir yaşamının panoramasını çıkarır. İran Sineması’nın kendine has atmosferi ve sinematografisi bu filmde de gözlense de hikâyesi evrensel bir noktaya işaret ediyor.

Utku Kafalıer

 

To Live to Sing (Yön. Jhonny Ma, 2019) – Gala

To Live to Sing performans gerçekleştirdikleri binanın yıkılacağını öğrenen bir Sichuan Operası grubunun başında bulunan Zhao Li’nin hayatını konu alıyor. Mekanını kaybettiği yetmezmiş gibi bazı çalışanlarını da turizm sektörüne kaptıran Zhao Li, çareyi binayı yıkmak isteyen yerel politikacıları etkileyecek ve kararlarını değiştirecek nihai bir performansı tasarlarmakta buluyor.

İlk filmi Old Stone her ne kadar kendi içerisinde bir karamsarlık barındırsa da To Live to Sing her dakikasında sanatı ve sanatçıyı öven ve geleneksel sanat çabalarına saygıyla yaklaşan bir çalışma. Odak noktası Çin folklörü olsa bile kültürün para karşısında boynunun büküldüğü dünyanın her köşesinde yankı bulacak bir hikaye anlatıyor fim.

Bu sebeple To Live To Sing Sichuan Operası’nın zamanın gerisine düşmesi gibi Çin kültürüne dair çok ayrıntıya kaçabilecek bir meseleyi konu alıyor gibi gözükse bile, ele aldığı temalar açısından herkesin hayatından parçalar görebileceği bir çalışma. Johnny Ma’nın ikinci uzun metrajı olan film Uzak Doğu sinemasına özellikle ilgisi olanların bu yıl kaçırmaması gereken bir yapım.

 

The Last Tree (Yön. Shola Amoo, 2019)- Keşif

Nijeryalı Femi’nin Mary tarafından evlat edinildikten sonra İngiltere’de sürdürdüğü hayatı biyolojik annesinin yıllar sonra geri dönüşü ile sarsılır. Femi’nini büyüme hikayesi en temelinde kaybettiği çocukluğunun getirdiği kin ile, içine düştüğü yeni hayatın oluşturduğu kimlik karmaşasının acı bir harmanı halini alır. Buna rağmen istemediği bir geleceği ona sağlamak için çalışan annesinin kurduğu yeni düzen aslında Femi’nin büyümesi için gereken altyapıyı hazırlamaktadır.

The Last Tree’nin hikayesinin ötesinde ön plana çıktığı bir yönü, karakterler arasındaki kutuplaşmayı kırsal ve getto görselleri ile çatıştırarak, kurgusuyla olduğu kadar görsel diliyle de tatmin etmesi hiç şüphesiz. Film bir anlamda belki de altmetin olarak kalacak tematik duruşlarını seyirciye bir estetik anlatı olarak vermeyi başarıyor bu açıdan.

2017 yapımı filmi A Moving Image ile bilinen yönetmen-yazar Shola Amoo’nun ikinci uzun metraj filmi The Last Tree, günlük hayatın enerjisini aile dramaları ve kimlik çatışmaları arasında kaybedenler için anlamlı film.

 

Giant Little Ones (Yön. Keith Behrman, 2018) – Jenerasyon

Geçtiğimiz seneler Lady Bird’den Eight Grade’e kadar gençlik filmleri konusunda seyirciye pek çok alternatif sunsa da Giant Little Ones bu kendi tür bolluğunun içinde yine de seyirciye anlatacak yeni bir şeyler bulan o değerli filmlerden bir tanesi.

İki iyi arkadaş olan Franky ve Ballas sarhoş oldukları bir gecenin sonunda birbirlerine yakınlaşırlar ancak bu olaydan farklı şekillerde etkilenirler. Kendisine düşmanlaşan Ballas’a rağmen bu yaşadığının sonuçları ile uğraşan Franky, filmi kendi omuzlarında taşıyan bir karakter haline gelir hikaye içerisinde. Bir noktada Franky için mesele sadece kendi keşfettiği cinselliği değil aynı zamanda annesini bir başka adam için bırakan babasını da içerir. Bu açıdan baktığımızda Giant Little Ones cinselliğin keşfinin ötesinde içinde barındırdığı dinamikler ile aynı zamanda aile yapılarını inceleyen bir çalışma.

Bununla birlikte Franky’nin iç ve dış dinamikleri filmi taşıyan lokomotif olsa da kilit hikaye ögelerinin (Niye Ballas Franky’e düşman oldu?) bir gizem gibi anlatı içerisine yedirilerek zamanla kasıtlı bir şekilde Franky’nin duygusal yolculuğuna paralel bir biçimde seyirciye verilmesi, yönetmenin usta yaklaşımının bir eseri oluyor.

Son yıllarda gençlik filmlerinin lise klişelerinden uzaklaşması artık bir istisna değil gereklilik halini almış olsa bile Giant Little Ones bu gerekliliği yerine getirdiği gibi cinselliğin keşfi ve aile dinamikleri üzerine de diyebilecek bir şeyler buluyor.

 

 

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.