Fernando León de Aranoa’nın hem senaristliğini hem de yönetmenliğini yaptığı Los Lunes Al Sol (2002), işten çıkarılan bir grup tersane çalışanın yaşadıkları üzerinden, işsizliğin insan hayatı üzerinde yarattığı travmaları konu alır. Aynı kaderi paylaşan yedi arkadaşın hikâyesini merkeze alan film,  işten çıkarılmaları ile başlayan olayları anlatması bakımından aslında sonun başlangıcıdır. Yoksul kesim için iyi kötü bir işte çalışmanın, hayatta kalmak için yegâne koşul olduğunu öne süren yönetmen, orta yaşın üzerinde ve işini kaybetmiş birinin  yaşama tutunmakta zorlanacağının da altını çizer. Nitekim filmde de yaşı sebebi ile yeni bir iş bulmakta güçlük çeken Lino’nun, çareyi saçını boyamakta ve oğlunun giysilerini giymekte bulması; bir işi ve düzenli geliri olmadığı için eşi tarafından terk edilen Amador’ın yaşam koşulları bu savını kanıtlar niteliktedir.

İşten çıkarılma konusuna sermaye sahipleri tarafından bakıldığında ise,bu olay basit bir ticari işlem gibi görünür. Ancak, işçiler açısından durum aynı basitlikte değildir. Öte yandan kamu kurumlarının özelleştirilmesinde de benzer bir durum söz konusudur. Uzaktan bakıldığında bu özelleştirme, sıradan bir devir işlemi gibi gözükmektedir. Fakat yapılan bu değişiklik, sadece bir mülk devri değil; işletmenin bulunduğu yerin kültürel yapısını da değiştirmek anlamına gelmektedir. Zira, insan üzerinde etkisi olan herhangi bir işlem, hiçbir zaman basit bir işlem değildir. Toplumsal anlamda değişime yol açan bu konunun derinlemesine incelenmesi gerekmektedir.[1]

Filmin çekildiği yer olan İspanya’ya dönüp baktığımızda müreffeh bir Avrupa ülkesinden ziyade, henüz gelişmekte olan bir toplum yapısı göze çarpmaktadır. 1986 yılında Avrupa Birliği’ne üye olmuş bu ülkede, üyelik sonrası ekonomik gelişme büyük ölçüde içe dönük ve inşaat sektörü ile sağlanmıştır. Ana karakterlerden olan Santa’nın tersanedeki işlerine son veriliği dönemi, arkadaşları ile anımsadığı bar sahnesinde dile getirdiği; tersanenin bulunduğu yerin aslında bir rant alanı olduğu ve Koreliler için deniz manzaralı lüks konut inşa edileceği yönündeki tespiti ülke ekonomisindeki lokomotif sektörün inşaat olduğunu kanıtlar niteliktedir. Küçük aile şirketleri ile bürokrasideki ahbap-çavuş ilişkisinin de varlık sürdürdüğü İspanya’da, sosyal adaletsizliğin var olduğunu iddia etmek pek de isabetsiz olmayacaktır. Nitekim karakterlerimizden Santa’nın sık sık Avusturalya’ya yerleşme isteğini dile getirmesi de bu gidişi, yaşadığı toplumdaki adaletsizliğe çare olarak görmesinden ileri gelmektedir. Öyle ki, bakıcılığını yaptığı çocuğa uyuması için anlattığı “Ağustos Böceği ve Karınca” masalına bile dayanamayıp “Bazılarının neden ağustos böceği olarak doğduğu açıklanmıyor. Çünkü öyle doğduysan hapı yutarsın.” şeklinde isyan ettiğini görmekteyiz.

Adaletin sosyal boyutunun yanında yargı boyutuna gözlerimizi çevirdiğimizde ise durumun adil olduğundan söz etmek bu noktada da güçleşmektedir. Temelinde güçsüz ile güçlü arasında bir denge kurup, zayıf olanı güçlü olandan koruması gereken adalet sisteminin bunu ne ölçüde başardığı tam bir muammadır. Öyle ki tersane eylemleri sırasında Santa’nın zarar verdiği bir sokak lambası için 8,000 peseta tazminata mahkûm edilmesi üzerine “8,000 peseta benim için ahlaken daha çok ediyor.” yorumu; işçinin hakkını savunduğu sırada gördüğü şiddet, yediği dayağı bir kenara bırakıp yalnızca oluşan zarar kaleminin peşine düşen bir adalet sisteminin, ahlaken ne kadar adaleti temsil ettiğine getirilen sert bir eleştiri niteliğindedir. Nitekim emekçi geleceğini, malını kaybedebilir ve belki de günün birinde bir maden ocağının göçüğünde canını kaybetmekten son anda kurtulabilir ama bir kamu malı olan ambulans sedyesini bile kirletmemek pahasına olmalıdır bu hayatta kalış. Zira devleti ile polisi ile ve sermayesi ile topyekûn emeğin karşısında duran kapitalist sistem, ahlak ve utanç gibi kavramlara yabancıdır. Tıpkı ayrıldıkları tersaneden evrak almak için gittiklerinde, belgeleri bulamadığını söyleyen çalışana Santa’nın: “Peki ya utanmaya ne demeli? Onu da hala bulamadın mı? Bulmana yardımcı olması için 200 işsiz getirebiliriz?” dikkat çeken sözleri gibi utanç kapitalist dünyada kayıp bir değerdir.

Santa’nın verdiği emek mücadelesi; bize, birlik olmanın neden bu kadar önemli olduğunu da hatırlatmaktadır. Yeni işten çıkarıldığı döneme ilişkin bir sohbette; “Bölündüğümüzde mahvolduk.” demektedir. Kuşkusuz ki birlik olmak ve yan yana durmak, elinde alın teri dışında hiçbir şeyi olmayan işçinin tek çıkar yoludur. Belki de filmin ana karakterlerinden ve Santa’nın arkadaşlarından Amador’un siyam ikizleri benzetmesi, emekçinin en iyi temsilidir. Öyle ki biri düşünce diğeri de düşmektedir, Santa’nın deyimi ile işçi bölününce mahvolmaktadır.

Pazartesilerin sendrom ile özdeşleştiği çağımızda, haftanın ilk gününü güneş ile betimleyen Los Lunes Al Sol,  aslında yaşama dair umudu diri tutar. İşsiz geçen her günün pazar gününe benzediğini, güneşin her sabah yeniden doğduğunu ve hayatın devam ettiğin kanıtlayan karakterlere sahiptir. Pazartesinin bir çalışma sancısı haline dönüşmediği insanlar için, güneşin doğuşunun umudu betimlediği bu film, her hali ile emekçinin yalnız ve yalın direnişinin yanında saf tutmaktadır.

 Ezgi Sivrikaya

[1] Yücel Çağlar, Kırsal Çevrede Dönüşüm: Kim, Neyi, Nasıl Koruyor?, Çevre Mühendisleri Odası Ankara Şubesi & Ekoloji Kolektifi, Ekolojik Politika Seminerleri, 5.Sunum, 16.04.2005

1 Yorum

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.