AnalizSinema Yazıları

Düşler ve Gerçekler Ayrı Ayrı Yaşar: Ayka

Sosyalist yönetimin egemenliği altında yaşayan Kırgızlar; Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından, sosyal, siyasi ve ekonomik alandaki birçok sorunla baş etmek durumunda kaldı. Yeni koşulların yarattığı belirsizlik ortamı, beraberinde büyük bir dış göç dalgasını da getirdi. Gelecek vaat etmeyen topraklardan, fırsat bolluğu içindeki hayal diyarlarına doğru yola çıkan sayısız insan, gittikleri yerlerde ucuz işçi ihtiyacını karşılamak için kullanıldı. Ailelerini geride bırakan ve bugün Moskova gibi büyük kentlerde yaşayan çok sayıda göçmen, egemen kültürün baskısı ve emek sömürüsü altında hayatta kalma mücadelesi vermektedir.

Yazar, yönetmen ve yapımcı Sergei Dvortsevoy’un Tulpan’dan (2008) sonra ikinci uzun metraj filmi olan Ayka (2018), Kırgız göçmeni genç bir kızın yaşadıklarından yola çıkarak göç ve kaçak işçilik sorunlarına içeriden bir bakış atıyor. Anlatısında kullandığı gerçekçi üslupla dikkati çeken film, Samal Yeslyamova’nın 71. Cannes Film Festivalinde ödül kazanan performansıyla göz dolduruyor. Umut ülkesinde hayata tutunma mücadelesi veren Ayka’nın hikâyesi üzerinden, modern toplumun sosyal ve kültürel birçok sorunu da masaya yatırılıyor.

Dvortsevoy, filmi kaderin ve seçemediğimiz her şeyin delili olan bir sahne ile açar. İzleyicisini doğumhane koridorunda dört bebeğin görüntüsü ile karşılar. Sonrasında ise sert, kulak tırmalayan tekerlek sesleri ve bebek ağlamaları arasında filmin jeneriği ile baş başa bırakır. Kurgusal sesin ve dramatik melodilerin kullanılmadığı bu giriş ile seyirciye abartıdan uzak bir öykü vaat eder. Görüntülerle bizi tekrar karşıladığında kamera, anne sütü ile beslenen yeni doğanlar arasında bir bebeğe takılır. Yavrusunu şefkatle sarmasını beklediğimiz annenin, bebeğini kollarına dahi almadan uzaklaşması ve ardından tuvalet penceresinden atlayarak kaçması beklenti içerisindeki izleyiciyi şaşkınlığa uğratır. Bedensel acılarına rağmen hızla koşan ve kaçtığı için sevinen Ayka’yı buna iten sebepleri anlamak, elinde malumatı olmayan izleyici için oldukça güçtür. Önyargıların eşlik ettiği merakla onun arkasından koşar doğanın bile insaflı davranmadığı koşullar altında soğuk gerçeği bağrımıza basarız.

Ayka’nın hikâyesi içinde geçirilen her dakika izleyeni başka bir dram ile yüzleşmek zorunda bırakır. Bu göçmen kadının ne gülmeye ne de oturup ağla(t)maya vakti vardır. Ödeyemediği borçları yüzünden peşine düşen insanları atlatmalı; çalışmasına engel olan her şeyle mücadele etmelidir. Çetin doğa koşulları altında göçebe kültürün imkânlarıyla büyüyen Ayka için, zor olan doğum yapmak değil, para kazanmak için en kötü ve en az gelir getiren işleri isteyerek yapmaktır. Günümüz performans kapitalizminin sertliği içinde tüm riskleri ve zorlukları fazlasıyla göze alarak yaşamaktadır. Araba yıkamak, kar küremek, gece vardiyalarında ya da gündüz merdiven altı imalathanelerde dinlenmeden çalışmak, yaptığı işlerden yalnızca birkaçıdır.

Yaşadığı yer ise ayrı bir dram konusudur. Kirasını zar zor ödeyebildiği, özel alanların çarşaflarla birbirinden ayrıldığı izbe bir pansiyonda, onlarca göçmenle birlikte kalır. Polis korkusundan, camları sabah-akşam kapatılan bu pansiyonun isminin “Gün Işığı” olması ise acı veren bir tebessüm yaratır. Yatağının başına kimin bıraktığı belli olmayan -sevginin, huzurun ve aşkın sembolü- lalelerin[1] bile Ayka için herhangi bir değeri yoktur. Zira sevgiyi ve aileyi çağrıştıran her bir unsuru düşman gibi gören bu göçmen kadının hayattaki tek arzusu, kendine bir terzi dükkânı açabilmektir.

Yasadışı yollarla göç eden insanların; egemen kültür tarafından dışlanması, etnik ayrımcılığa, istismara ve şiddete maruz kalması gibi sosyolojik sorunlar filmin birçok noktasında karşımıza çıkar. Ayrıca göçmenlerin kamu hizmetlerinden ve sağlık imkânlarından yararlanamaması ile ilgili sıkıntılar da oldukça çarpıcı bir şekilde seyirciye aktarılır. Öteki olarak dışlanan bu insanların sosyal olanakları, evcil bir hayvanın sahip olduklarıyla kıyaslanır. Ayka’nın kanaması için girdiği veteriner kliniğinde yaşadıklarını izlerken bu karşılaştırmanın yönetmen tarafından yapıldığı net olarak anlaşılabilmektedir.

Dvortsevoy, film boyunca seyirciyi hem hikâyenin içindeki tezatlarda hem de tekrarlayan motiflerle şaşırtır. Pencereleri ışık geçirmeyen pansiyonun adını Günışığı koyar. Soğukla ve karla mücadele eden Ayka’yı gösterip hemen arkasından karlarla oynayan bir çifte odaklanır. Çalışmak için ölüm kalım savaşı verdiği bir anda onu “düşünce gücüyle para kazan” konulu bir seminerin içine yerleştirir. Toplum tarafından ötekileştirilen bu göçmen kadının kalabalık bir metro vagonunda sarıp sarmalanmasını sağlar. Bir sahnede ise terzi olma hayalleri kuran Ayka’yı bir dikiş makinesinin önünde sert darbelerle yeri serer. Film boyunca bir desen oluşturacak şekilde insan için önemli olan sıvılara odaklanır. Kan, süt ve suyun olumlu – olumsuz tüm çağrışımlarından yararlanır.

Melodramik unsurların yoğun olarak kullanıldığı filmde müzik kullanımı ise oldukça sembolik ölçütlerdedir. Sıkça duyulan telefon sesi ve kısa bir süre radyodan yayılan melodinin dışında (Ayka’yı mutlu olarak gördüğümüz tek andır) hiçbir sahnede müzik kullanılmaz. Gerçekçi duruşunu, öznel kamera kullanımı ve görünmez kurgusu ile sürdürmeye özen gösteren yönetmenin, müziği bu şekilde kullanarak gözyaşı ticaretine girmeden belgesel tarzdaki yalın anlatımını korumaya çalıştığı söylenebilir.

Dvortsevoy, ağdalı melodramın dışına çıkan, iyi ve kötü arasındaki ayrımı flulaştıran, küçük tezatlar ve bağlam oluşturabilecek benzerliklerle dolu bir film sunar. Kalıplaşmış olay örgülerinin dışına çıkarak, seyircinin kendini rahatlatmasına ya da empati oluşturmasına izin vermez. Kapitalizm ile hızla değişen, zengin bir tüketime yönelik batılı hayat şartların egemen olduğu, hiç de sosyalist olmayan bir Rusya portresi çizer. Moskova’daki getto yaşamına ve kaçak göçmen sorununa alışık olmadığımız bir bakış açısından yaklaşır. Katı olan her şeyin buharlaştığı böylesi bir ortamda, annelik gibi kutsal bir kavramı yerle bir eder ve ardından izleyicisini derin bir hüzne boğar. Bireyi, toplumu ve egemen değerleri sorgulayan bu filmin Ayka’nın hikâyesi üzerinden bize bir hayat dersi verdiği söylenebilir.

[1] Lale ya da Tulpan, yönetmenin ilk filminin de adıdır. Dvortsevoy, iki filmde de aynı oyuncu kadrosu ile çalışmıştır.

 

 

Mehmet Neşet Turgut
1982 İzmir doğumlu. İlk elektiriği televizyondan aldıktan sonra 6 yaşından itibaren sinemaya gitmeye başladı. Büyük bir aşkla film izleyerek büyüdü. Dokuz Eylül Üniversitesini bitirdi; öğretmen olarak atandı. Fotoğrafçılık ve sinema üzerine akademik düzeyde eğitim aldı. Profesyonel olarak fotoğrafçılıkla uğraştı. 2016 yılından beri sinema ile ilgili yazılar yazmakta ve film okumaları yapmaktadır.

Yorum yaz