İnsanın hikâyesi, zamanın masalıyla aynı anda başlar ve aynı anda nefes alır. Bu yüzden insanın ortaya koyduğu her şeyde zamanın izi, tarih içinde esere dökülmüş her zaman parçasında da insanın emeği vardır. İnsanın öyküsünü takip edebilmek için yalnızca içinde bulunduğumuz ânı değil, öncesini ve sonrasını da kapsayan geniş bir vakti izlemek gerekir. Bunun en güzel örneklerini de günümüz çağdaş sineması beyazperdeye taşımaktadır.

Festival veya vizyon gösteriminden sonra filmlere ikinci bir hayat vermek için kurulan Balkanlar menşeli VoD platformu Cinesquare  bünyesinde çağdaş insan yansımalarından yola çıkarak hazırladığımız listemizde zamanla aşınan insanlık öykülerini bulacaksınız. Bu öykülerin kiminde geçmiş ile gelecek arasında yok olacak, kiminde masalların vakitsizliğinde kaybolacak, kimindeyse anıların bir savaş alanında nasıl bombalandığına tanık olacaksınız. Kaybolmanın tadına vardığınız anda ise kendi hikâyenizi bulacaksınız. Tıpkı Paul Auster’ın söylediği gibi birbiri ucuna eklenmiş sayısız masala, iç içe geçmiş onlarca farklı hayata rağmen beyazperdedeki her öyküde aynı sonu göreceksiniz: “Bir yaşam, yalnızca onu yaşayan kişinindir.”  Farklı coğrafyalardan çağdaş yansıma örnekleriyle, kendi yaşamınızı seyretmeye var mısınız?

Rabia Elif Özcan

Gone Back (Yön. Ernest Meholli, 2013)

Zaman, sandığımızın aksine her zaman ileri gitmez. Geride bıraktığımız her saniye geleceğe adım atamayız. Uyandığımız ertesi gün, bir öncekinin devamı olmak yerine, yepyeni bir dünyaya açılabilir pekâlâ. Bu durumda değişimi yaşayan kimdir peki? Zaman mı, yoksa kendi zihinlerimiz mi? Uzun soluklu bir savaşın ardından yuva bildiği topraklara, Hollanda’ya geri dönen Mark için bu soruları yanıtlamak bir hayli zor olacaktır; zira eskiye dönmek isterken kendini bulduğu zaman, Mark’ı hiç tanımamaktadır bile! 

Filmin satır aralarını okumaya çalışmadan önce yönetmen koltuğundaki Ernest Meholli’nin yaşam öyküsüne göz atmak faydalı olacaktır. Kendisi de yaklaşık on yıllık bir süre boyunca memleketinden uzak kaldıktan sonra nihayet bir gün Kosova’ya gider. Ancak bulmayı umduğu çocukluğu, gençlik yılları, aşina olduğu kaldırımlar, çoktan zamanın unutulmuş köşelerine karışmıştır. Büyük bir hayal kırıklığı ve hüzünle, Kosova sokaklarında dolaştıktan sonra eski yuvasının yerini, ait olmadığı bir zaman ve mekânın almış olduğunu gören yönetmen, buradan hareketle Gone Back’in senaryosunu kaleme alır. Tıpkı kendisi gibi, ülkesinin adı uğruna savaşa giden Mark, geri döndüğünde ardında bıraktığı hayatın çoktan değiştiğini görür. Ne yazık ki bu hayatta ona yer yoktur, çünkü geride kalanlar için ölü ilan edilmiş, hatta temsili bir mezar taşı bile yapılmıştır. Bu mezarın başında ona çiçek sunarken izlediği karısı Anna ise başka bir adamla evlenmiştir. Üstelik bir gölge gibi gizlice onu izlerken yeni kocasının Anna’yı aldattığına da tanık olur. Mark, başta bu duruma müdahale edip hayatını geri kazanmaya çalışmak yerine bir süre yalnızca geçip gitmiş olan zamanın ardından “yeni” dünyayı izler. Adının hiç var olmadığı, bambaşka bir yerde bir şeyleri değiştirmeye çalışmanın anlamı var mıdır zaten?

Bu noktada unutulmuşluk hissini derinlemesine sunan Meholli, başkarakter olarak bir savaş gazisi seçmesinin nedenini de açmaya başlar. Sonuçta Mark, ülkesi uğruna yuvasını ve çocuğu dâhil tüm hayatını geride bırakmayı göze almıştır. Ve bu uğurda kahramanca mücadele ederek geri dönebilmenin gururunu yaşamaktadır. Fakat, umduğu kahramanlık beklentisinin yerine diğerlerinin gözünde bir ölüyle aynı değere sahip olduğunu görür. Mark’ı yıkan, kimsenin onu hatırlamayışı değil; yüce bir ülkü adına mücadele ettikten sonra, aslında yalnızca siyasi emellerin bir piyonu olduğunu anlamasıdır. Burada Meholli ülke politikalarının insana birey olarak değer vermek yerine feda edilebilecek kitlelerin birer parçası olarak görmesine, yerinde bir eleştiri getirmiştir. Dolayısıyla filmi hem bireysel bir yıkım öyküsü hem de daha büyük ölçekte bir politika eleştirisi olarak okumak, yönetmenin amacını anlamlı kılacaktır. 

Ne yazık ki böyle bir değişim sonrasında karısıyla tekrar yan yana gelen Mark’ın gözlerinde, tanınma arzusu çoktan sönmüştür. Yoksa asıl savaş, bizi zamanın akışında hiçe sayan ideolojilere karşı verdiğimiz mücadele midir? Bizler gizemli geçmişi hakkında Mark’ı tüm bu sorularla izlerken Meholli de son soruyu izleyicilere bırakır. 

Rabia Elif Özcan

Les Chevaux de Dieu: Horses of God (Yön. Nabil Ayouch, 2012)

‘’Kendinize iyi bakın, İslam’ın çocukları, asla burada yaşama tutunan ve şehit olmaktan korkanlar gibi olmayın. Uçun, Tanrı’nın atları ve cennetin kapıları sizin için açılacak.’’

Çocukken hepimizin hayalleri vardı. Öğretmen, müzisyen, dansçı, futbolcu ya da bilim adamı olmak gibi. Hepimiz bu hayaller için vücudumuzu müziğin ritmiyle birlikte hareket ettirdik ya da tozun, toprağın içerisinde top sürdük. Hayallerimiz biz var olduğumuz sürece devam edecek ve filizlendikçe filizlenecekti. Bu hayatın içinde eşit şartlarda olduğumuza, hayallerimizin peşinden gider, uğraşır ve çabalarsak bir şekilde başarabileceğimize inandık. Ancak bilmediğimiz bir gerçek vardı: Hiç kimse eşit şartlarda doğmuyor, büyümüyordu. Sokakları neşeyle dolduran, pahalı arabalar ve evleriyle lüks içinde bir yaşam süren şehirlinin yaşadığı muhitlerin görünmeyen uzak diyarlarında yoksulluk ve savaş vardı. Ve bu bölgelerde ruhunuzu nefret ve kinle doldurmak bir anlamda kendinizi imha etmek demekti. 

2003 Kazablanka terör saldırısını konu edinen Horses of God (2012), çarpıcı anlatımı ve eşsiz sahneleriyle birlikte hafızalardan kolay kolay silinmeyecek bir filmdir.  Nabil Ayouch’un yönetmen koltuğuna oturduğu film, Faslı yazar Mahi Binebine’nin The Stars of Sidi Moumen (2010) adındaki romanından beyaz perdeye yansır. Film, Fas’ın gecekondu kasabasından savaşla iç içe yaşayan yoksul bir halka kameralarını çevirerek bizi ilk sahnesiyle karşılar. Kazablanka sınırında yaşayan bu halkın içinde henüz hayalleri kirlenmemiş ve heyecanlı bir şekilde top süren bir grup çocuğa takılırız. Grubun önderliğini yapan şiddet yanlısı Hamid karakteriyle yönetmen, bize filmin en başından itibaren aslında çocuk olabilmenin coğrafyaya ve yaşam şartlarına göre değişkenlik gösterebileceğinin profilini çizer adeta. Öyle ki henüz şiddeti, tecavüzü ve yan kesiciliği küçük yaşlardan itibaren bilen ve savaşın, yoksulluğun kirli yüzünü bu kasabada gösteren bu ekip içerisinde kirlenmeye direnmek nafiledir. Hayatta kalabilmek için türlü oyunlarla adeta olgun yaşlardaymışcasına bir profil çizen çocuklarla birlikte yönetmen hayatın masumane çizgisini kaybettirir. Hapisten çıktıktan sonra radikal İslama yönelen ve ekibini de beraberinde değiştiren Hamid ve arkadaşları tarikat önderliğinde adeta beyinleri yıkanarak intihar görevini üstlenirler. Karakterlerin radikal değişimlerinde ölüm yolculuğuna çıkarken, bu yolculuğun içinde biz de henüz kirlenmemiş bir grup çocuğun futbol maçlarının arasından süzülüp karanlığa doğru tedirgin adımlarla ilerleriz.

2003 yılının büyük bir kısmının El Kaide gibi radikal İslamcı grup ve örgütler tarafından düzenlenen terör saldırılarıyla geçtiği dönemin 9 yıl ardından sonra vizyona giren bu film birçok ödül kazanmıştır. Yönetmen, filmin en başından itibaren ünlü bir futbolcu olma hayali taşıyan bir grup arkadaşın karakter yolculuğuna eşsiz sahnelerle birlikte eşlik etmemizi sağlar. Zaten filmi akılda kalıcı ve etkili kılan da bu çarpıcı sahnelerdir. 

Göksu Ertüren

Shanghaj: Shangai Gypsy (Yön. Marko Nabersnik, 2012)

“Ailem, bütün Balkanlarda dolaştılar, sadece kalpleri istediği zaman durdular. “

Marko Nabersnik’in sinema dünyasına kazandırdığı Shangai Gypsy (2012), tüm şansızlıklarına rağmen düşlerini gerçekleştirmeyi başaran, çalışkan, azimli ve birliğin önemini günlük hayatına indirgemeyi öğrenmiş bir grup çingenenin yaşamına odaklanıyor. 

Dönemin Yugoslavya’sının anlatıldığı ve  iç karışıklıkların eğlenceli bir üslupla yerildiği film; Montreal Dünya Filmleri Festivali’nde En İyi Senaryo ödülü’nün sahibi olmuştur. Film, hayatları boyunca göçebe yaşamış, gittiklere her yere uyum, eğlence ve sevgi götürmüş; dokundukları her bir canlıya umut ışığı olmuş Mirga ailesinin, üç kuşaklık serüvenini anlatıyor.

Güneşin tüm bereketiyle tepede olduğu ve halkın birbirini kardeşçe sardığı bu coğrafyada, konuşlanmakta olan tüm çingeneler, gücü yettiğince birbirlerinin ömürlerine yoldaşlık yapmaktadır. Sabretmenin ve çok çalışmanın tek kurtuluş yolu olduğuna inanan halk, büyük bir özveri ile bütünün dinamiğini destekleyen küçük parçaları oluşturmaktadır. Hiçlik ile var olup, akabinde aynı nehirin bir damlası gibi beraberce akıp, yeniden hiçliğe kavuşan bir topluluğun izi sürülür. Bu hayat gelip geçicidir, aslolan asırlarca anılabilmektir. En azından Mirga ailesi bunun böyle olduğuna inanır.

Baba Ujas, yaşadığı maddi sıkıntılara son vermek için ailesini terk etmek zorundadır. Bir gün, mutlaka geri döneceğine dair ailesine söz verir ve yıllar sonra sözünü tutar, eve geri döner. Arzularının peşinden koşmayı yaşam sanatı olarak gören Mirga ailesi daha iyi şartlarda yaşayacaklarına inandıkları  için Yugoslavya’ya taşınır. Küçük oğulları Belmondo’nun yetişkinliğe erip aile kurumunun sorumluluğunu almaya başlamasıyla, yeni bir düzenin parçası olurlar. Belmondo, henüz çocuk yaşlarda görmüş olduğu Shangai kentinin resmedildiği tablodan çok etkilenir ve Shangai adıyla komün bir köy inşaa eder. Yeni bir hayatın, yeni bir düzenin ve yeni bir dünyanın mümkün olduğunu vurgulayan Shangai Gypsy, kendi dünyasını inşaa etmeyi hedefleyenlere kılavuz niteliğinde bir film olma özelliği taşımaktadır. Sınırların sadece birer çizgiden ibaret olduğu, insanlık mertebesinin en üst rütbe olduğuna inanılan bir oluşumdur. Ancak Shangai, başarılı olmanın verdiği hazla yavaş yavaş hırsına yenik düşen bir Belmondo portresi ile tanışmaya başlamaktadır. 

Sosyalizm esintilerinin yoğun olduğu bir dönemde hayata geçirilen Shangai köyü projesi, hem dönemi hem de yaşananları gözler önüne sermesiyle belge niteliği taşıyan Sloven yapımı bir dram filmi olarak beyaz perdeye yansıtılır. Diyaloglarda sıkça rastladığımız çingene olmak; onların varlıklarını ifade etmek adına defalarca tekrarlanmaktadır. Ancak, çingenelik; şovenist bir yaklaşıma en ufak mahal vermeden ifade edilmektedir. Çingeneler ve diğer etnik kökenler, özenle boyanmış gravür bir tablo gibi resmedilmektedir. Her rengin bir diğerinden farklı, ancak bütün içerisinde vazgeçilemez bir âhenke büründüğü toplumun mozaik yapısını simgelemektedir.

Shangai Gypsy, kendini bir yere konumlandırmak isteyenlere ithaf edilmiş başarılı bir varoluş filmidir. Film, kahraman olup kendi dünyasını yaratanlara adanmıştır. 

İrem Yavuzer

The Last Fiction  (Yön. Ashkan Rahgozar, 2018)

Tümüyle İran’da çekilmiş olan ilk uzun metrajlı animasyon filmi The Last Fiction (2018), Firdevsi’nin Şehname’sinde adı geçen çeşitli antik İran kahramanları ve efsanelerini harmanlayarak olabildiğince aslına sadık bir hikâye ortaya koyar. Bir tarafa Efsanevi kahraman Feridun’u, Kral Cemşid’i ve Kutsal Gücü yerleştirirken, diğer tarafa da kötülüğü temsil eden Ehrimen ve onun takipçisi acımasız, lanetlenmiş Kral Zohak’ı yerleştirir. Klasik bir iyi ve kötü anlatısı olsa da, İranlıların kültürel ve tarihsel kimliklerinin önemli bir parçasını oluşturan bu efsanenin, animasyon türüyle ekranlara taşınması kuşkusuz ki son derece önemli ve dönüştürücü bir durumdur.

İran’ın ilk animasyon filmi olmasına rağmen ustalıkla yapılmış ve çeşitli teknikler kullanılmıştır. Her acemi ve kafa karıştıran sahne için, becerisiyle şaşırtan yerler de vardır; bazen de kağıda mürekkep dökermişçesine akışkan, anlatıyı kesen ve açıklayan sahneler görmek de mümkündür. Film aynı zamanda, İran halk müziği kullanmasıyla da ön plana çıkar ve ülkenin farklı köşelerinden sesleri bir araya getirir; hatta bu nağmeleri orkestraya uyarlayarak tanıdık fakat farklı sesler ortaya çıkarır. Pers mitolojisinden ve halkın kültüründen beslenen bir filmin geleneksel ezgileri kullanması şaşırtıcı değildir. Üstelik bu durum filmi klişelikten birkaç adım uzaklaştırır. Film, aynı zamanda bilgisayar oyunlarına da uyarlanmış, farklı kültür ortamlarına eklenerek hikâyeyi daha da çok kişiye ulaştırmayı başarmıştır. Tarihi, binlerce yıla uzanan bu mitolojinin ve kültürün, kolayca ulaşılabilir bir ortama taşınması ve taşınabilmesinin, bu tarz animasyon filmlerinin daha da yaygınlaşması olasılığına işaret edeceğini umarız. 

Film animasyonuyla ve müzikleriyle Bucheon Uluslararası Fantastik Film Festivali, Epic ACG Fest, Fajr Film Festivali, Hafez Ceremony, Isfahan Uluslararası Film Festivali ve San Diego Uluslarası Çocuk Filmleri Festivali’nde çeşitli ödüller almış ve daha fazlasına da aday olarak gösterilmiştir. Aynı zamanda Cannes Film Festivali’ne ve Annecy Uluslararası Animasyon Film Festivali’ne davet edilmiş ve Annecy tarafından 2013 yılında, dünyada yapımda olan En İyi Altı Animasyon Projesi’nden biri olarak seçilmiştir. 

İpek Ömercikli

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.