Weekend (2011) filmiyle ses getiren yönetmen Andrew Haigh, David Constantine’in In Another Country başlıklı kısa hikâyesinden esinlenerek bizleri 45. evlilik yıl dönümlerini kutlamaya hazırlanan Mercer çiftinin yaşantısının bir haftasına konuk ediyor. Prömiyerini 65. Berlin Uluslararası Film Festivali’nde yapmış olan film, aynı festivalde Tom Courtenay’ın “En İyi Erkek Oyuncu”, Charlotte Rampling’in de “En İyi Kadın Oyuncu” kategorisinde ödül almasıyla öne çıkan yapımlardan biri olmuştu.

“İnsanların yalnızca cinsel, erotik, maddi, sosyal ihtiyaç sebebiyle birlikte yaşadıklarına asla inanmam; insanlar, bir arkadaşları olsun diye birlikte yaşıyorlar. Onları ceza, intikam, fena düşünceler, adalet ve vicdan azabından koruyacak biri olsun diye. Yoksa siz gerçekten bir yuvanın başka bir şey olduğunu, insanı korumaktan, korumaktan ve yine korumaktan, dünyadan ve asıl kendi benliğinin içsel aynasından korumaktan başka bir görevi olduğunu mu sanıyordunuz?” [1] – Milena Jesenska

Emekli öğretmen Kate (Charlotte Rampling) ve eski bir fabrika müdürü olan Geoff (Tom Courtenay), şehrin tantanasından uzak, taşranın doğallığında ve sakinliğinde yaşıyorlar. Rutinlerinin çevrelediği duvarlar arasında huzurlu bir hayat sürüyorlar. Onları rahatsız edebilecek her türlü dış etmenden olabildiğince uzaklaşmışlar. Kafka’nın mektuplarına konu olmuş Çek gazeteci Milena Jesenska’nın “Yuvadaki Şeytan” başlıklı makalesinde evlilik üzerine söyledikleri gibi, belki de yıllarca dünyadan ve kendi benliklerinden korunmak için her şeyden soyutlanmışlar, sadece birbirlerine tutunmuşlar. Fakat bir sabah, bir önceki günden farklı olarak Geoff’un elinde bir mektup beliriyor. Mektup ilk aşkı Katya’nın bedeninin İsviçre’de buzullar içinde bulunduğu haberini Geoff’a bildiriyor. Kilometrelerce uzakta başka bir ülkede, küresel ısınma ve buzulların erimesiyle yıllar sonra ortaya çıkan ölü bir beden, 45 yıllık ilişkinin monotonluğuna çığ gibi düşüyor. Geoff yıllar önce aşık olduğu kadını, yaşadığı kazayı hatırlıyor. Sigaraya tekrar başlıyor ve belki de onu görebilmek için İsviçre’ye gitme arzusu taşıyor.

Film, genel olarak çiftin gündelik hayatı ve diyalogları üzerinden ilerliyor. Geoff eski anılarından bahsederken o büyük travmayı tekrar yaşıyor. Kate ise eşinin anılarına verdiği değeri sorgularken, 45 yıllık ilişkide ona anlatılmayan bilgiler olduğunu da fark ettikçe giderek rahatsız olmaya başlıyor. Sorular sormak istiyor; fakat cevaplarını bilmek istemiyor. Zira onun için Katya, tüm diğer sorunları açığa çıkarabilecek bir çatlak gibi beliriyor. Birlikte olduğu eşinin sadece ona ait olduğuna inanmak isteyen insan kırılganlığını yaşıyor.
Yönetmen Andrew Haigh, tüm bunları kendine has üslubuyla ve dokunuşlarıyla izleyiciye aktarıyor. Mercer çiftinin ilişkilerindeki bu dramatik değişimi ustalıkla belgeliyor. Aralarına yavaş yavaş bir soğukluk girerken, sahne geçişlerinde gördüğümüz hava da giderek bulutlu, puslu bir hâle geliyor. Karakterlerin söyleyemedikleriyle tanımlanan, diyaloglarının arkasında saklanan sözleri, oyuncuların mimiklerine ve tonlamalarına bırakıyor. Haigh, sıkça başvurduğu yakın çekimleri izleyiciyi sıkacak kadar uzun tutmazken aktarmak istediklerini anlatabilecek kadar da dengeli bir ton kullanıyor.

Doğanın yalınlığı, kuşların cıvıltısı ve rüzgâr sesi ile huzuru simgeleyen bir mekânla açılan ilk sahne, buna tezat olarak kalabalık bir ortamda, smokinler giymiş insanlarla ve tamamen toplumsal normları düşünerek dizayn edilmiş bir parti ortamı eşliğinde kapanıyor. Pastoral bir atmosferle başlayan ve bu doğrultuda ilerleyen film, görünüşte olumlu bir hava çizmesine rağmen aslında dramatik bir şekilde sonlanıyor. Açılış ile kapanış arasındaki tezatlıkla ifade edilen keskin değişim, ilişkilerinin bundan sonrasına dair şüphelerin asla bitmeyecek oluşuna işaret ediyor ve Kate’in gözyaşlarıyla somutlaşıyor.

Sıradan ve monoton bir hayatın gündelik diyalogları, yönetmen Haigh’in başarılı kurgusuyla süsleniyor ve asla sıkıcı hâle gelmiyor. Haigh az malzemeyle çektiği filmde, 90 dakika içerisine çok şey sığdırmayı başarıyor. Fakat bunun da ötesinde Charlotte Rampling’in 2016 yılında Oscar’a da aday gösterilen etkileyici performansı, filmi bu kadar başarılı hâle getiren en önemli etmen olarak öne çıkıyor. Kariyeri boyunca yüzden fazla karaktere hayat vermiş usta oyuncu, bu filmde en çarpıcı performanslarından birini sergiliyor. Belki de sert ve güçlü kadın karakteri düşünüldüğünde, İngiliz sinemasında akla gelen ilk isimlerden biri olan Charlotte Rampling, canlandırdığı karakter Kate’in ince his değişimlerini, soğuk bakışlarının altındaki derin duyguları, kuşkunun yükselişiyle samimiyetin azalmasını bile izleyiciye adeta yaşatıyor. Hem bastırdığı duyguların ifadesini hem de dışa vurduğu hislerin davranış olarak görselleşmesini kusursuz bir şekilde sergiliyor. Kariyeriyle “Sir” unvanına layık görülmüş, İngiliz tiyatrosunun önde gelen isimlerinden biri olan Tom Courtenay’ın performansı da ona eşlik edince hikâye hiç tökezlemeden ilerliyor. Haigh’in karakter odaklı sinematografisi, doğru oyuncularla birleşerek güçleniyor. Buzulların ardından yıllar sonra beliren bir gerçekle birlikte ortaya çıkan şüphe duygusunun, 45 yıllık bir ilişkinin anatomisiyle çatışması, tüm yalınlığıyla ve dolu dolu bir şekilde izleyiciye aktarılıyor.

[1]: Franz Kafka, “Milena’ya Mektuplar”, çev., Esin Tezel (İstanbul: Can Yayınları, 2009), 268.

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.