Karen’ın daha filmin en başında ağzından çıkan “Afrika’da bir çiftliğim vardı.” cümlesi hayatının bütün bir anlamını taşır. Çünkü Karen, Afrika’da geçirdiği günlerde benliğini bulmuş bir kadındır. Barones olarak gittiği Afrika’dan; denemiş, öğrenmiş, âşık olmuş, bir şeyleri değiştirebilmiş ve aslında pek çok şeyi de değiştiremeyeceğini anlamış bir kadın olarak dönmüştür.

Karen Danimarka’lıdır. Evlilik hayalleri kurduğu sevgilisi onunla evlenmeyeceğini açıkladığında, sevgilisinin erkek kardeşine mantık evliliği teklifinde bulunur. Çünkü Karen’ın bir unvana, parasını çoktan tüketmiş olan Baron Bror Blixen’in ise Karen’ın parasına ihtiyacı vardır. Yıl 1913’tür ve Kenya o dönem İngiliz sömürgesidir. Karen ve Bror’un planı Kenya’da bir çiftlik sahibi olmaktır. Uzun bir tren yolculuğunun ardından Kenya’ya varan Karen burada hemen Bror ile evlenir. Evliliğinin daha ikinci gününde ise Karen mantık evliliğinin ne anlama geldiğini idrak eder. Bror, ona söyleme gereği bile duymadan günler sürecek bir ava çıkmıştır. Karen o andan itibaren Afrika’da tek başına hayatta kalması gerektiğini anlar. Eşinin kendisinin ona bağlandığı kadar kendine bağlanmaması ve sıklıkla başkalarıyla gönül ilişkilerine girmesi Karen’ın çiftliğin başına geçmesine neden olur. Bror yine Karen’a sormadan ve kimsenin onaylamadığı şekilde çiftliklerinde kahve yetiştirmeye karar vermiştir. Herkes çiftliğin bulunduğu yükseklikte kahve yetişmeyeceği konusunda hemfikirdir. Kahve fidanları tutsa bile dört yıldan önce meyve vermesi mümkün değildir. Bu durum Karen açısından onu maddi anlamda hayli zorlayacak bir bekleyiş demektir. Üstelik kendisinden sürekli para talep eden bir kocası vardır. Karen bir yandan hayal kırıklığına dönen evliliğinde yaşadığı hezeyanın üstesinden gelirken, bir yandan da çiftlikteki işleri toparlamaya çalışır. Ancak eşinin başkalarından kaptığı frengiyi Karen’a bulaştırması tüm yaşadıklarının üstüne tuz biber eker. Tedavi olmak için Danimarka’ya giden Karen, Kenya’ya döndüğünde evliliğinin artık bittiğini anlar. Üstelik artık çocuğu da olamayacaktır.

Karen’ın, Kenya’ya henüz ayak bastığı an tanıştığı biri vardır. Denys adındaki, fildişi ticareti yapan bu adam (ki bu tabii ki onayladığım bir hareket değil) son derece ilginç biridir. Özgür bir ruha sahip olan Denys, yeni patlak veren birinci dünya savaşında ne İngilizleri ne de Almanları desteklemektedir. Yerli halkla arası çok iyidir ve onları diğer sömürgeci insanlar gibi cahil kimseler olarak görmemektedir. Karen’ın eşiyle dönüşü olmayan bir yola girmesi Denys ile olan arkadaşlığının gelişmesine neden olur. Denys bir gün Karen’ı yeni çıkacağı safariye davet eder. Bu safari sırasında Karen ve Denys hâliyle birbirleriyle yakınlaşırlar. İşte yazımda bahsedeceğim sahne de bu safari sırasında gerçekleşir. Karen’ın saçlarını tararken zorluk çektiğini fark eden Denys’in bir çözümü vardır. İşte bana kalırsa sinema tarihinin en romantik sahnelerinden biri de o sırada canlandırılır. Denys, Karen’ın saçlarını yıkamaktadır. Karen’ın saçlarını önce köpürten Denys, ardından durulamaya başlar. Adeta vaftiz eder gibi Denys, suları Karen’ın saçlarına dökmektedir. Karen saçlarına dökülen sularla kötü evlilik tecrübesinden arınmakta, kendini tamamen Denys’nin kollarına bıraktıkça dünyanın en mutlu kadını hâline dönüşmektedir. Karen artık kalbini bir kez daha kırdırmaya hazırdır. Çünkü bu hep böyle olmuştur. Mutlu aşk yoktur. *

 

Karen, Denys’e âşık oldukça ondan beklentileri artmaya başlar. İster ki Denys hep onun yanında kalsın, onunla evlensin. Oysaki Denys, bir kâğıt parçasının sevdiği kadını daha çok sevmesine yaramayacağını düşünmektedir ve hayatını başkalarının istediği gibi yaşamaya da hiç niyeti yoktur. O, ormanın yalnız yaşayan aslan kralıdır. Oysa Karen hayatı boyunca hep bir şeylere sahip olmuş biridir. Çiftliğin sahibidir. Evlenirken yanında getirdiği porselen takımlarının sahibidir. Şimdi de Denys’e sahip olmak istemektedir. Ancak hayat Karen’a aslında hiçbir şeye sahip olamayacağını göstermek üzeredir.

 

Bir gün Denys, Karen’a dünyayı bir an için tanrının gözüyle görme olanağı verir. Daha bir gün önce kullanmayı öğrendiği tek motorlu uçakla Karen’ı uçurur. Karen, Afrika’yı yukarıdan gördüğü bu anları ve yaşadığı onca badireden sonra Danimarka’ya dönmek zorunda kalıp sonsuza dek Afrika’da bıraktığı aşkını ölünceye kadar unutamaz.

Danimarkalı yazar Karen Blixen’in, Isak Dinesen takma adıyla 1934 yılında yayımladığı otobiyografik eserlerden uyarlanan filmin yönetmeni benim için her zaman ayrı bir yeri olan Sydney Pollack’tır. Başrollerde ise efsanevi aktörler Robert Redford ve Meryl Streep bulunmaktadır.

*Louis Aragon’un bir şiirinin adıdır.

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.