‘’…Yandı Kumanova, Tutuştu Preşova

                                                      Üsküp’ün ortasında; Veli Bey hovarda…’’

Makedonya’nın kuş uçmaz kervan geçmez bir köyünde, cılız mum ışıklarının ağır aksak boyadığı pencerelerin gerisinden, gecenin keskin ayazına karışan gölgeler… İrili ufaklı tepelerin dilsiz bir sırrı saklarcasına sıkı sıkıya çevrelediği bu köyde, varlığı doğayla bütünleşen, yılları ‘’yuvadan kanatlanıp uçamayışın’’ tutsaklığında eriyip giden bir kadın: Hatice… (Hatidze Muratova)

Yönetmenliğini Tamara Kotevska ve Ljubomir Stefanov’un üstlendiği, Sundance Film Festivali başta olmak üzere pek çok prestijli festivalden sayısız ödülle ayrılan belgesel filmi Honeyland (2019), yaşlı ve hasta annesiyle birlikte, haneleri terk edilmiş bir Balkan köyünde yaşayan ve geçimini arıcılıkla sağlayan Hatice’nin öyküsünü anlatıyor. Hatice, yeşil ve mavinin iç içe geçen sınırında, işçi arıların güneşten kopup gelen parlak bir parça misali ördüğü bal yuvalarına ulaşmak için sırtında arı kovanı ile, kâh bir yamaç kenarında geziniyor hırçın rüzgârı arkasına alarak, kâh gövdesini usulca akan derenin serin sularına bırakmış yaşlı bir ağaca tırmanıyor korkusuzca.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Belgeselde Hatice’nin geçimini sağlaması ve hayatını sürdürmesi kavanozlara doldurarak bohçasına yerleştirdiği balları çevre kasabalardaki pazarlara satmasına bağlı olduğu için, arıların ‘’yeniden üretim’’ eylemi, salt doğanın doğal döngüsüne içkin bir unsur olmaktan çıkarak Hatice’nin temel yaşam gerçekliği hâline geliyor. Arılar, ‘’Hem size hem bize, yarı sana yarı bana.’’ sözleriyle bir yandan kendi ürettikleri baldan nasiplendirilerek üretimin kesintisiz devam etmesi için teşvik edilirken, diğer yandan diyalektik bir düzlemde filmin merkezine yerleştirilen ‘’doğa-insan’’ ilişkisi, beşer unsurlar vasıtasıyla dönüştürülen doğanın, ontolojik açıdan bu dönüşümün aktörlerinden bağımsız şekilde düşünülemeyeceğini de açıkça gözler önüne seriyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Belgeselde Hatice’nin doğayla kurduğu ilişkinin çok daha katıksız ve saf bir formda ilerlediğini görüyoruz. Öte yandan yaz mevsiminin gelişiyle birlikte köye gelen göçebe ailenin, yoksulluğun ağır kıskacında debelenişine ve geçinebilmek için başvurduğu yollara tanıklık ettiğimizde, mekânın toplumsal üretimi olgusunu çok daha somut bir biçimde gözlemleme fırsatı buluyoruz. Hayvancılıkla uğraşan ve bostanlarında mısır yetiştiren Hüseyin’in (Hussein Sam) alternatif kazanç yolları geliştirmeye çalışmasıyla birlikte; Hatice’nin de tecrübeleri ve yardımlarından faydalanarak arıcılığa başlaması, iki komşu arasına zamanla ekilecek olan anlaşmazlık tohumlarının habercisi oluyor. Zira paraya ihtiyacı olan ve kendisinden anlaşmalı olarak iki yüz kilo bal satın almak isteyen toptancının baskıcı tavrı karşısında köşeye sıkışan Hüseyin, komşusunun uyarılarına ve verdiği sözlere rağmen kovanlarında biriken tüm balı satıyor ve kendi arılarının Hatice’nin arılarına saldırmalarına sebep oluyor. Ailesinin çıkarı uğruna komşusunun yıllardır baş koyduğu kazanç kapısına zarar veren Hüseyin bununla da yetinmiyor ve arıların bal üretirken faydalandığı otluk alanı, beslediği sığırlar için daha verimli bir araziye dönüştürebilmek için ateşe veriyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Honeyland’de Makedonya’nın unutulmaya yüz tutmuş bu ücra kırsalında yaşananlar, sosyolog H. Lefebvre’nin Mekânın Üretimi isimli eserinde değindiği gibi doğanın, iktidar ilişkileri üzerinden şekillendirilen toplumsal bir ürün olduğu gerçeğini bir kez daha tasdik etmiş oluyor ve mekân, maddi çıkarlara hizmet edecek olan eylemlerin başat nesnesi olarak konumlanıyor. Tüm bu yaşananlar Hatice ile komşuları arasında geri dönülmesi imkânsız bir kopuşa yol açarken, yaşlı annesinden başka dertleşecek kimsesi kalmayan kadın, yaşadığı çaresizlik karşısında giderek suskunlaşıyor. Dert yanmanın da hesap sormanın da vaktinin çoktan geçmiş olduğunun farkında olan Hatice, yine de benliğinin bir köşesine pusmuş olan can yakıcı soruyu sormaktan geri duramıyor annesine: ‘’Vakti zamanında beni istemişlerdi, niçin vermedin? Şimdi artık isteseler de ben gitmem; seni bırakmam.’’

Kendi ailesini kuramamış olmanın hüznü yalnızlığına yarenlik ediyor Hatice’nin. Hüseyin’in çocuklarıyla kurduğu samimi diyalog yalnızlığını bir nebze olsun hafifletse de, Hatice için yazın sona erişi ve komşularının köyden ayrılmasıyla birlikte kimsesizlik, bazen tanıdık bir koku olup çıkıyor evin alçak duvarlarına sinen; bazense uzaklara dalıp gittiği anlarda, sobada yanan odunların çatırtılarına karışarak karanlık gecenin sessizliğinde yankılanıyor pervasızca. Yıllardır bir bebek gibi doyurduğu, yıkadığı annesine ‘’İlkyaz gelsin mi, istiyor musun?’’ diye soruyor ısrarla, belki de yaşlı kadının yaza çıkamayacağını bildiğinden, korktuğu sonun er geç kapısını çalacağını hissettiğinden geceleri mum ışığında nöbet tutuyor başında.

O kış, annesi öldüğünde Hatice’ye boş bir sedir, iki kedi, bir de çoban köpeği bırakıyor gerisinde.

Günler akıp giderken ve ilkyaz gelmek için sabırsızlanırken, bir kış daha geçip gidiyor Hatice’nin hayatından. Tıpkı çeşme başında, düştüğü çukurdan çıkamayan çaresiz bir kaplumbağayı izler gibi izliyor hayatında olup bitenleri; tıpkı o kaplumbağa gibi kaçamıyor yuvasından, uzaklara gitmenin hayali içinde; arıların izinde tırmanmaya devam ediyor dik yokuşlara.

Minimal anlatım dili ve görüntü yönetimi ile akla Kiarostami sinemasını getiren Honeyland (2019), gerçeğin katıksız yansımasını en yalın hâliyle beyaz perdeye taşıyor ve bizleri bal ülkesinde saklı kalmış hayatları, Hatice’nin gözünden izlemeye davet ediyor.

Yazar Hakkında

Elif Düşova

1996 yılında İstanbul’da doğdu. Sinemaya yıllardır tutkulu bir şekilde bağlı. İyi bir film izleyicisi olmanın yanı sıra amatör birtakım işlerde sanat yönetmenliği yaptı. Edebiyattan, klasik sanattan, tiyatrodan ve fotoğraftan da çok keyif alıyor. Şu sıralar farklı fotoğraf projeleri için fotoğraf üretiyor, ortak sergi hazırlıklarına devam ediyor.

Yazarın Diğer Yazıları

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.