“Öldükten sonra bize ne olacak?” sorusu yıllardır merak edilmiş, emin olmasa bile bu soruya herkes kendince cevap vermiştir. Bedenimiz yok olurken ruhumuzun cennete ya da cehenneme gideceğine inananlar, nasıl ki doğmadan öncesini bilmiyorsak öldükten sonramızın da sonsuz karanlık olduğunu düşünenler, reenkarnasyonla başka bir bedende tekrar canlanacağımızı savunanlar veya başka bir boyutta da olsa ruhumuzun hâlâ dünyada kalacağını söyleyenler vardır.

A Ghost Story (2017) filminin yönetmeni David Lowery de ölüm ve matem kavramları üzerine oldukça kafa yormuş ve ölümden sonra olacaklarla ilgili kendine cevap bulmaya çalışmıştır. Özellikle yaşı ilerledikçe kafasını kurcalayan bilinmezlikle barışmak istercesine, son nefesimizi verdikten sonra varlığımızı herhangi bir formda devam ettirmeyip öylece yok olacağımız düşüncesi ne kadar korkutucu olsa da bu ihtimalin kabul edilmesi gerektiğine inanmıştır. Bu inanışını da ilk müsveddesini bir günde yazdığı A Ghost Story filmi ile dile getirmiştir.

Casey Affleck ve Rooney Mara’nın başrolde oynadığı, Kesha’nın da cameo rolle ekrana geldiği 2017 yapımı fantastik film, öldükten sonra ruh olarak yaşadığı eve geri dönen bir müzisyeni (C) anlatmaktadır. Küçük bir evde eşi M (Rooney Mara) ile beraber yaşayan C (Casey Affleck), geçirdiği araba kazası sonrası can verir. Morgda eşi tarafından kimliği teyit edilen adamın ruhu, herkes gittikten sonra üzerine örtülen çarşafın altında hayata döner ve adam artık Ruh olarak iki siyah gözün ardından geride bıraktıklarını izlemek zorunda kalır. Herhangi bir sebepten dolayı bir türlü yaşadığı evi terk etmeyen / edemeyen Ruh, yıllarca, hayatına devam edenlerin yanı başında sonsuz bir hiçliğe hapsedilir. Ta ki artık oradan ayrılmak için aradığı nedeni bulana kadar.

Filmde ilginç olan; ana karakter Ruh’un çocukluğumuzda gözümüzde canlanan gözleri oyulmuş beyaz bir çarşaf imgesi ile kişileştirilmiş olmasıdır. Casey Affleck’in canlandırdığı bu karakter, başta absürt ya da komik gelse de filmin içine çekildikçe duygusal bir anlam kazanır. Yalnızca kafasını ve ellerini oynatabilirken, mimiksiz beyazlığın arkasında bize aslında çok şey anlatır. Yas tutan eşiyle iletişime geçemeyen ve onun acısını uzaktan izlemek zorunda olan Ruh, eşi evden taşındıktan ve hayatına devam ettikten sonra bile evden çıkamaz. Aslında geride kalan taraf kendisi olur. Böylece David Lowery, ölen kişinin hâlâ yaşayan sevdiklerine üzüldüğümüz, “O şimdi daha iyi bir yerde, onun acıları dindi, o artık daha mutlu” diye gidenler hakkında tahmin yürüttüğümüz gerçekliğimizi dâhiyane bir şekilde tam tersine çevirir. Böylece izleyicisini bu sonu görünmeyen konuyu farklı bir açıdan düşünmeye sevk eder.

Gerek öldükten sonra bedenimizi bırakıp o ya da bu şekilde ruhumuzla var olmaya devam edelim gerekse varlığımız tamamen son bulsun; çoğu kişi akılda kalmak, işe yaradığını hissetmek, gittikten sonra bile kendine ait bir şeyler bıraktığını bilmek ister. İşte film, yönetmen için de kişisel ve büyük önem taşıyan bu kavram üzerinden geçer. Öyle ki daha açılış sahnesinde M’nin küçüklüğünden beri taşındıkları evlerde not bıraktığını, böylece oraya bir daha geri dönecek olursa hâlâ kendinden bir şeyler bulabileceğini söylemesine tanık oluruz. Nitekim C öldükten sonra yaşadıkları o evden taşınırken de duvar arasına bir not bırakıp gider. Filmin geri kalanında Ruh, o notu sıkıştırıldığı yerden alabilmek için uğraşır; çünkü M’den kendisine kalan tek şey o nottur. Filmin sonunda nota ulaştığında ise artık dünyadan ayrılma vakti gelmiştir. Notta ne yazdığı görülmez ama zaten önemli olan içeriği değil, M’nin o evdeki varlığını kanıtlayacak son şey olan, notun bulunduğu yerden çıkarılmasıdır. Böylece Ruh’un artık oradan gitmesine engel kalmamıştır. İçinde bulunduğu çarşaf yere düşer, Ruh yok olur.

Film, alışık olduğumuz formatın dışında 4:3 görüntü oranıyla çekilmiştir. Yani dikdörtgen bir görüntü yerine, sağ ve sol yanlarının siyah bloklarla kapatıldığı bir çerçeve içinde izlenir. Bu da ana karakter Ruh’un sonsuzluğa uçmak yerine dünyada sıkışıp kalmışlığını sembolize eder. Ayrıca ekran köşelerinin de yumuşatılmasıyla filme nostalji katılmak istenmiş ve eski aile fotoğraflarına gönderme yapılmıştır. Çoğu sahnedeki hareketsizlik, uzak plan çekimlerle pekişmiştir. Böylelikle de akıp giden bir film tecrübesi yerine izleyiciye sık sık albüm fotoğraflarına bakıyor hissiyatı verilmiştir.

Az diyalogla da çok şey anlatılabileceğinin altını çizen bir filmdir A Ghost Story. Arka plan seslerinin çok fazla kullanılmadığı oldukça uzun sahneler ölüm sessizliğini çağrıştırır. Öte yandan filmin renk paleti sınırlandırılarak işlenen ana temalar olan ölüm, ölümden sonraki yaşam ve matem görselleştirilmiştir. Bunun için sıkıntı, yalnızlık, üzüntü gibi tonları en iyi yansıtacak renkler gri, siyah ve beyaz kullanılmıştır.

Rooney Mara’nın canlandırdığı M karakterinin beş dakika boyunca turta yediği sahne ise filmin en konuşulan, en dikkat çekici sahnesidir. Klişelerin dışına çıkarak abartılı ağlama seanslarından ya da bilindik acıyla baş etme yöntemlerinden uzaklaşan sahnede kusana kadar turta yiyen kadın resmedilir. Bu beş dakikanın kesintisiz çekilmiş olması akılda kalıcılığı artırmış ve karakterin içinde bulunduğu duygusal travmayı sessiz; ama güçlü ve derin bir şekilde izleyiciye aktarmıştır.

Beyaz perdeye yansıtmak istediği perili ev konseptini korkuya kaçmadan, biraz romantik, biraz fantastik ama oldukça rahatsız edici bir şekilde veren Lowery, eleştirmenlerden yüksek not almıştır. Evrensel duyguların ve hemen hemen herkesin aklına en az bir kere gelen tedirginliklerin olağandışı bir şekilde ekrana yansıtılması bir yana filmde asıl çarpıcı olan, filmin ortalarında yaşanan zaman kaymasıdır. Günümüzden geleceğe akan olay örgüsü birden uzak geçmişe geri döner ve her şey olduğu gibi yeniden yaşanır. Tek fark, bu sefer tüm bunların Ruh’un gözünün önünde olup bitmesidir. İzleyiciyi garip bir zaman döngüsünün içine sokan filmin amacı, akılda kalmak, hatırlanmak, yaratılan eserlerle yaşamak kişiye bağlıdır ama zaman durdurulamaz ve akıp gider; baki olan tek şey herkesin bir gün doğacağı ve öleceğidir demektedir belki de. Hayata ayak izinizi bırakmak ise sizin elinizde.

Yazar Hakkında

Efsane Karayılanoğlu Toka

Ağustos 1989’da doğdu. Okuma yazmayı sökünce elinden kalemi düşürmedi. Robert Kolej’in ardından Sabancı Üniversitesi’ni bitirip mühendis olarak büyük bir hızla finans sektörüne girdiyse de kariyerinde aradığı mutluluğu bulamadı. Böylece hayallerinin peşinden gitmeye karar vererek Amerika’da senaryo yazarlığı üzerine mastır yaptı. Halen Amerika’da yaşıyor, film sektöründe çalışıyor, bol bol tatlı yiyor, bir de boks yapıyor.

Yazarın Diğer Yazıları

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.