Türkiye sinemasının başarılı yönetmenlerinden Can Evrenol’la sinemaya adım attığı Disciple’dan, korku türünde imza attığı özgün işlere, filmlerinin yapım sürecinde referans aldığı detaylardan ilham kaynaklarına, BluTv’de yayınlanan ve büyük ses getiren mini dizisi Çıplak’tan yeni proje fikirlerine kadar her şeyi konuştuğumuz keyifli ve dolu dolu bir röportaj gerçekleştirdik. Ortaya koyduğu her işte adından söz ettiren ve yarattığı kendine has tarzı ile ülke sineması adına oldukça özel bir yerde konumlanan Evrenol’un dünyasına yakından tanıklık etmek isteyen sinemaseverleri, böylesine detaylı bir söyleşi ile buluşturmaktan mutluluk duyuyoruz.

 

Öncelikle tanıtımları yayınlanmaya başladığı ilk andan itibaren sosyal medyada büyük yankı uyandıran son işin Çıplak hakkında konuşmak istiyoruz. Dizide Müge Bayramoğlu’nun hayat verdiği Eylül karakteri, ilk bakışta sıradan bir eskort hikâyesi izleyeceğini düşünen seyirciyi ters köşeye yatırarak dağınık, hayat dolu ancak bir o kadar nevi şahsına münhasır bir kadın olarak karşımıza çıkıyor. Eylül karakterini yaratırken ilham aldığınız ve onu bu kadar gerçek kılan referanslar nelerdi?

Aslında dizide hiç eskort lafı geçmiyor dikkat ederseniz. Eylül’ün hem ahlaki hem “mesleki” olarak durduğu konum çok şahsına münhasır ve yoruma açık; “İhtiyacım olunca yapıyorum.”, “Bıraktım artık.” veya “Bırakacağım yakında.” diyor. Sevgililik durumunu, para ve cinselliği mümkün olduğunca ayrı tutuyor kafasında. Günümüzde hemen her konuda her şeye etiketlerle yaklaştığımız şu günlerde, Eylül’ün bu şahsına münhasır durumu bana çok manidar geliyordu zaten, ilham veriyordu. Gerçek hayatta birebir tanıdığım, bildiğim insanlar üzerinden yarattım karakterleri. Keza senaryo ortağım Merve Göntem’de de aynı şekilde. Kendimizden, bazen en yakın arkadaşlarımızdan, bazen uzaktan tanıdıklarımızdan, bazen de Merve’nin kitabı Kurumuş Yeşil Bitkiler’den ilham aldık diyebilirim.

 

Dizinin isminin Çıplak olduğunu gören seyirci bu tercihin tamamen fiziksel bir yansımadan ibaret olduğunu düşünerek dizide cinselliğin sunumuna dair marjinal detaylar arama yanılgısına düşebiliyor. Ancak bana kalırsa Çıplak kelimesi daha çok, Eylül’ün içerisinde yaşadığı toplumun sert gerçekliğini bir ayna gibi yansıtan hayatını temsil ediyor. Bu konu hakkında senin düşüncelerin neler, dizinin bu ismi aldığı süreç nasıl gelişti?

Aslında bakarsan benim bütün filmlerimin ismi biraz troll isimler, kendi başlarına çekici ve merak uyandırıcı isimler. Baskın aslında bir baskınla alakalı değil, Housewife desen zaten bildiğimiz manada bir ev kadınından başka her şeye benziyor. Al Karısı’nda aslında olay kızın kendisiyle, iç dünyasıyla alakalı… gibi. Bu yüzden Çıplak’ta öncelikle ismin kendi başına vuruculuğunu önemsedik. Slayer’ın solisti Tom Araya’ya sormuşlar: “Siz gerçekten Tanrı’nın hepimizden nefret ettiğini mi düşünüyorsunuz?” diye; o da “Hayır ama God Hates Us All harika bir albüm ismi değil mi?” demiş. Bu örneği çok seviyorum. Bununla birlikte sorduğun soruda çok güzel altını çizdiğin gibi insanlardaki bu ön yargılı beklentiye çomak sokan bir başlık olması da çok hoşuma gidiyor. Çıplaklık kadar değerli ve öz bir unsurun ülkemizde bu kadar korkulan bir şey olmasına tepki belki de bu isim. Kafası ve dili çok çıplak bence bizim işin; yoksa zaten herhangi bir cinsel organ filan görmüyoruz. Oyunumuzun kuralı buydu başlarken de. Çıplak ismini çok seviyorum.

Dijital mecraların, hem düşük bütçeli işleri daha olanaklı kılan hem de sansürden payını nispeten daha az alan avantajlı yapıları ile son dönemde büyük bir yükselişe geçtiğini söyleyebiliriz. Böyle bir iklimde mini-dizi çekmiş bir yönetmen olarak dijitalin avantajlı ve dezavantajlı yanları neler oldu, Çıplak’tan sonra gelecek yeni proje fikirleri var mı?

Yeni proje fikirlerimiz tabii ki var. Merve Göntem ile yeni bir platforma bir iş hazırlıyoruz. Ayrıca başka projelerim de var. Bilim kurgu, korku, Çıplak’ın devamı ve birkaç tane daha… Umarım dijitalin getirdiği mecra özgürlüğü bizi televizyonun yozlaşmış dünyasından kurtaracak. Ama bunun gerçekleşmesi için önce ülkemizdeki fikir özgürlüğü karanlığının aydınlanması gerekiyor. Orada güneş doğana kadar mecra ne olursa olsun umutlu değilim. Keza son zamanlardaki daha büyük bütçeli platform işleri de bu basmakalıp ve özgür olmayan dünyaya daha yakın duruyorlar. Ama bir yandan da YouTube’da “Terapik Komedi” gibi çok tatlı ultra mini dizi diyebileceğimiz işler çıkıyor. Çok yakında, çok daha özgür ve güzel işlerin geleceğine yürekten inanıyorum.

 

Dizinin iPhone kamerasıyla çekilmesi dikkat çekici detaylardan bir diğeri oluyor. Bu tercihin yansıtmak istediğin anlatı tarzıyla uyum taşıması açısından bilinçli olduğunu düşünüyorum; öte yandan iPhone kullanımı pek çok ekipmanı devre dışı bıraktığından maliyet açısından da epey yarar sağlamış gibi gözüküyor. Seni diziyi telefon kamerası ile çekmeye iten sebepler neler oldu, gelişen teknolojide gelecekte hem sinema hem dizi dünyası için bu tarz tercihleri daha çok konuşacağımız bir noktaya doğru gittiğimizi söyleyebilir miyiz?

Görüntü yönetmenimiz Orkun Göntem’le birlikte bu senaryoya ve bu projeye iPhone 11 Pro Max’in çok yakışacağını düşündük. Hatta sonrasında İstanbul Film Akademi’de ufak bir telefonla film çekme semineri de verdik beraber. O seminerde de ana fikir şuydu: “Artık kamera bir mazeret değil; fikriniz, birikiminiz ve emeğiniz varsa, iyi bir şey çekeceğiniz ekipmanlar eskisi gibi ulaşılmaz değil.” ve “Günün sonunda senaryoya göre ekipman seçme gerçeği değişmiyor.” Yine iyi bir film yapmak için en önemli şeyler: bol kitap okumak, müzik dinlemek, dans etmek, spor yapmak, satranç oynamak, kâinatın bütün frekanslarına açık olmak, ön hazırlığa çok çok çok önem vermek gibi genelgeçer durumlar sevgili arkadaşlar…

 

Çıplak’ın PR çalışmasında kullanılan “cesur kadın” söylemi büyük itirazların yükselmesine yol açtı, bu konudaki yanlış anlaşılmalara bir açıklık getirelim istiyorum. Eylül karakterini “cesur” sıfatı ile özdeşleştirmek senin fikrin miydi, Eylül’ün hikâyesini izlemeye değer kılan şey onun cesur bir kadın oluşu mudur?

Bu işin yönetmeni ben değil de bir başkası olsaydı bu itirazlar olmazdı diye düşünüyorum. Aşırı saçma geliyor çünkü. Bana ve BluTv’ye yönelik bazı yanlış anlaşılmalar ve maalesef bir tutam da kıskançlıkla örülü bir tepkiydi bu. Yoksa Çıplak, hem cesur olarak hem cesur olmayarak yorumlanmaya çok açık ve böyle olması onu özel ve güzel kılıyor diye düşünüyorum. PR aşamasında bir dahiliyetim olmadı. Ayrıca Eylül’ü o kadar seviyorum ki  “Cesurdu.” ,“Cesur değildi.” diye objektif bir şekilde konuşamam. Ama ben zaten “Peri” ile çok cesur bir kızın filmini yapmıştım gururla. Umarım çok yakında o da platformda görücüye çıkacak; bambaşka bir masal o. Büyük bir heyecanla bekliyorum onun da seyircisine ve özellikle çocuk seyircilerine kavuşmasını!

Dizinin bu kadar ilgi görüp beğenilmesinin altında yatan temel sebebin, tamamen gerçeğin özünden beslenen detaylar taşıması olduğuna inanıyorum. Bence Çıplak’ı izleyen her kadın, ufak da olsa kendine dair bir şeyler bulabildi. Buradan yola çıkarak aslında daha genel bir noktaya değinmek istiyorum; film ya da dizi fark etmeksizin, yaptığın işlerde “gerçek” nerede konumlanıyor ve senin için nasıl bir önem arz ediyor?

Ne kadar güzel bir soru! Teşekkür ederim bu güzel yorum için, bence de öyle. Ve o kadar yürekten bu işle buluşmuş insan var ki, gerçekten şaşırıyorum. Alışık değilim kendi işimin Türkiye’de bu kadar insanla buluşmasına; bu bir ilk. Bu açıdan Merve Tanay ve Sarp’a bir kere daha teşekkür edeyim buradan bari. Ben işlerimde hep gerçeğe dair ama abartılı ve troll –ve karanlık- bir anlatım seçiyorum galiba. Çıplak o kadar abartılı ve karanlık değildi ama trolldü. Troll derken aslında ironik diyebiliriz buna. Baskın’daki aşırı eril, küfürlü sohbetin altında yatanlar gibi, Çıplak’taki hoppa ve şımarık tavrın altında yatan da bence bu ülkeye ve kendime dair en temel inandığım gerçeklere dayanıyor. Çıplak’ta Eylül’ün metalaştırıldığı sahnelerin devamında ve altında çok başka bir duygu var. Adını koymak zor Çok duygulandım, fazla ciddi konuşuyorum.

 

Şimdi biraz Can Evrenol sineması hakkında konuşmak istiyoruz. 2006 yılında Disciple gibi deneysel çekimler yaptın; bu çekimlerin tercih edeceğin tarz açısından seyirci için fragman niteliği taşıyan, ileride yapacağın filmlerin altyapısını oluşturan işler olduğunu söyleyebilir miyiz?

Hahaha kesinlikle! Ve Disciple’ı anmanıza da aşırı sevindim! Çok seviyorum o işi. Bir Slayer parçasının ismiydi Disciple. NYFA kursunda, dört dakikalık bir kurgu ödevi o. O zamanlar deli gibi Aphex Twin ve Rephlex Records dinlediğim zamanlar. Chris Cunningham’in kliplerine hayrandım o zamanlar. Ayrıca David Lynch ve Tetsuo’dan ilham aldığımı hissetmiştim o işi kurgularken.  O kurgu esnasında kafamda bir ışık yandı diyebilirim. Tuvale boyaları sıçratan ve arada tuvali yırtıp tüküren deli bir ressam gibi hissettim kendimi J Bu işi hayat boyunca yapma heyecanı ve şevkini duydum. Ve daha sonraki işlerimde de Disciple’dan, Sandık’tan izler görüyorum ben de geriye dönüp bakınca. Bazen bilinçli, bazen bilinçsiz.

 

Beyaz perdedeki tarzını gore-splatter kategorisine sokabilir miyiz, yoksa bir kalıba koymamamız gereken tamamen bağımsız bir türde mi ilerliyorsun?

İkinci söylediğin gibi olursa sevinirim. Filmlerimin saf splatter olduğunu düşünmüyorum ama tabii ki aşağıdaki kutucukları işaretlerken gore ve splatter kutularının işaretli olmasından gurur duyarım. Heavy metalci olmak gibi bir şey bu. Yaptığın iş başka bir türde olsa da o Heavy metal ruhu, punk ruhu taşıyorsun ister istemez. Bu açıdan da ilham kaynaklarım Peter Jackson’dan Cengiz Üstün’e, Ömer Seyfettin’den Lynne Ramsey’e kadar uzanıyor. Bir de Meryem Yavuz hep benim İngiliz sineması ve kültüründen etkilendiğimi söyler, başka kimse söylememişti bunu. Hep aklımda o da.

Filmlerinde cinsiyet ayrımı gözetmeksizin, insanları birey olarak ele alan distopik bir dünyaya göndermeler yaptığını görüyoruz. Kadın ve erkek ayrımı noktasındaki o ince çizgiyi koruma ihtiyacı hissediyor musun, bu konuda izleyicilerden gelen tepkiler ne yönde oluyor?

Korku ve fantastik sinemada psikanalitik çözümlemeleriyle hayranı olduğum Julia Kristeva “Cinsel kimlikler değil, cinsel hareketler vardır.” der.  Yani tüketim toplumunun tek tanrılı dinleri de kendisine alet ederek yarattığı heteroseksüel, homoseksüel, biseksüel, trans gibi etiketler aslında bilimsel değil, sosyolojiktir diyor. Cinsiyet bir tayftır diye düşünüyorum. Hemen her birey şahsına münhasırdır, biriciktir. Kimsenin cinsel fantezisi bir başkasıyla tam olarak uyuşmaz kolay kolay. Ama bu özgürlük ve şeffaflığın toplumda bir karşılığını bu hayatımda görür müyüm bilmiyorum.

 

Filmografine baktığımızda oldukça çarpıcı meseleleri çarpıcı sahneler yoluyla izleyiciye aktardığını görüyoruz. Günümüzde bu tür işler yapmanın, Türkiye özelinde konuşacak olursak, epey cesaret gerektiren bir şey olduğunu düşünüyor musun? Sence yaptığın filmlerde ulaşmak istediğin kitleye ulaşabiliyor musun?

Cesaretten çok özveri diyelim. Tutkum bu benim. Birçok insan “Film yapayım da zengin olayım.” diye düşünüyor. Ben “Zengin olayım da o parayla film yapayım.” diye hayal kuruyorum. Zaten baştan on lira yerine iki lira kazanmayı göze alarak giriyorum projelere –tabii böyle yapmadığım ticari işler de oluyor, onları ayrı tutuyorum-. Filmlerimin birilerine ulaştığına çok mutlu oluyorum. Tabii ki her sinemacı gibi ben de isterim ki herkese ulaşayım. Ama belki de öyle olmaması şu aşamada benim için daha güzel.

Geçmişte Türkiye’de yapılmış olan benzer işlere baktığımızda büyü, cin gibi temaları ele alan filmler gördük hep. Özellikle bu zamana kadar çekilen filmlerdeki çoğu sahnenin ve oyuncu yönetimlerinin başarısız olduğunu düşünüyorum. Filmlerinde bu meseleleri devre dışı bırakarak, kendi yarattığın sinema evreninde muazzam bir sinematografi ve oyuncu yönetimi ile ön plana çıkıyorsun. Sence böyle bir alanda bu zamana kadar bunu başarmak çok mu zordu? Kendi özgün anlatısını yansıtan filmlerin çekilmesinin önünde bütçe engeli mi vardı yoksa yönetmenler bu tür işler yapmaya cesaret mi edemedi?

Yine bütçe veya cesaret değil de, o işi o şekilde sevmekten geçiyor bence. Para kazanma gayesinin yanında iyi bir film yapmak, sanat yapmak, yüreğini deşmek için korku filmi yapılmıyor ki. Yapılsa çok manyak şeyler çıkar eminim ortaya. Ülkemizdeki iyi sinemacılar korku türünü pek sevmiyor. Seyirci de, yabancı değil de ana dilinde fantastik ve korku türündeki işlere karşı çok yabancılık hissediyor. Olay bundan ibaret bence… Taylan Biraderler’in Küçük Kıyamet’i hala bir numaradır bence o açıdan, çok seviyoruz ailecek.

Filmlerindeki başarılı oyuncu yönetiminden bahsetmişken bu konuya biraz daha değinmek istiyorum. Oyuncularla çalışırken nasıl bir yol izliyorsun, piyasada başarısız kategorisine sokabileceğimiz filmlerdeki yapay oyunculukların sebebi sence nedir?

Valla daha geçen gün Çeşme’de bir oyuncu dostum –oldukça ünlü biri- gelip bana “Senin oyuncu yönetimin çok kötü bence, sadece şok etmeye çalışıyorsun seyirciyi, olayın bu değil mi?” gibi bir şey söyledi. Başka sebepleri var bunu demesinde diye düşündüm. Bu konular çok subjektif. Eşim Elif bile, “Türkiye’deki oyuncular fantastik/korku filmi de oynayamıyor, olmuyor, gerçek hissedilmiyor.” diyor. Buna katılmasam da çok duyduğum için aklımda yer eden bir durum. Biz mi ana dilimizde fantastiğe çok yabancıyız yoksa bizim dilimiz, kültürümüz için kırılması çok zor duvarlar mı var sanat ve edebiyatta bilmiyorum.  Ben her zaman en iyi olmasına çalışıyorum ama bazen çok iyi olmasa da tavrı ve duruşuyla samimi ve gerçek olsun diye uğraşıyorum. Mesela bazı b-movie’ler var çok çok sevdiğim; rezalet oyunculuklar, diyaloglar filan ama bir şekilde çok büyük keyif alıyorum. Bana film yaparken risk alma cesareti veren de bu galiba.

Elif Düşova, Göksu Ertüren

Bu keyifli röportaj için Fil’m Hafızası Yazı İşleri ekibi adına teşekkür ederiz.

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.