Klasik müzik, sinemanın ortaya çıkışından itibaren karakterlerin duygularını resmetmede, izleyicinin aklında istenilen imgeleri yaratmada ve filmin sürerliğini sağlamada önemli bir tamamlayıcı unsur olmuştur. Müzik o denli güçlü bir araçtır ki insanlığın yüzyıllar boyu yaşanmış duygularını kendi içine hapsedebilir ve film seyircisinin zihnine -fark edilerek ya da edilmeyerek- sahip olduğu tüm bu zenginlikle hücum eder. Dolayısıyla bir yönetmenin müzik kullanımındaki inceliğini onun kültürel birikimi ve işindeki ustalığı ile ilişkilendirmek son derece doğaldır. Hele ki bu yönetmen klasik batı müziğinin yüzyıllar boyu adım adım ilerlediği ve artık ucu bucağı, eşi benzeri olmayan bir hazineye dönüştüğü coğrafyaya hiç de yabancı değilse, onun bu beceriye sahip olması, kanımca, bir gereksinimdir.

İki usta İskandinav yönetmenin birbirlerinden 54 yıl arayla çektikleri başyapıtları, klasik müziğin sinemada kullanımı ile ilgili muhteşem örnekler barındırmanın yanında ölümü konu edişleriyle ve bunu müzikle güçlü bir şekilde desteklemeleriyle ön plana çıkarlar. Bu yazının konusunu oluşturan iki film Ingmar Bergman’ın The Seventh Seal(1957)‘ı ve Lars von Trier’in Melancholia(2011)‘sıdır. İki filmde de belirgin şekilde öne çıkan, filmlerin ölüme karşı bakış açılarını özetleyen birer klasik müzik eseri vardır. Bu eserler aynı konuyu, ölümü işleyen fakat -aynen filmler gibi- çok başka zamanlara ait ve çok farklı zihniyetlere sahip eserler oluşlarıyla ilgi uyandırırlar.

The Seventh Seal

The Seventh Seal 14. yüzyılda, Avrupa’nın “kara ölüm”ü yaşadığı çağlarda geçiyor. Bu karanlık dönemde hayatlarına basit yönler ve anlamlar vermeye çalışan kısmen mizahi karakterlerin arasında sessiz ve düşünceli Antonius Block, dindar bir yetiştirilişe sahip Bergman’ın Tanrı inancını kaybettiği dönemdeki kuşkucu kimliğini yansıtıyor. Aynı Bergman gibi Tanrı’nın buyurduğu şekilde yaşamış, henüz çok gençken Haçlılara katılmış ve yıllarını Tanrı’sı için savaşarak geçirmiş olan şövalye Block, yaşamının anlamsızca harcandığını düşünerek yurduna dönüyor. Fakat burada da ona hiç yabancı olmayan ölümden başkası karşılamıyor onu.

İncil’in dünyanın sonunu vahyettiği Revelations kitabından yapılan bir alıntı (“7. mühür açıldığında cenneti yarım saat süren bir sessizlik kapladı.”) (Rev 8:1) ile açılan film benzer bir sessizliği, Tanrı’nın dünyadaki sessizliğini, insanoğlunun bu sessizlik sebebiyle hissettiği yalnızlığı ve ölüm karşısında duyduğu korkuyu merkezine alıyor. Dönemin insan yaşamına hakim olan ölümcül veba salgını ise dünyanın sonu düşüncesini ikna edici biçimde karşılıyor. Tanrı ve yaşam üzerine kendisiyle yaşadığı hesaplaşmaları bir Orta Çağ alegorisi üzerinden hikayeleştirmeyi seçen Bergman, bunun en açık ifadesi olarak başkarakteri Block’a Ölüm ile bir satranç oyunu oynatıyor. Tanrı’ya onunla konuşması arzusuyla haykıran fakat tüm haykırışları cevapsız kalan Block, varolmanın dayanılmaz ağırlığı altında anlamlardan uzaklaşıyor ve izole, adeta yaşam ile ölüm arasında bir varoluşa sürükleniyor. Block, Ölüm ile oynadığı oyunda Tanrı hakkında aradığı cevabı bulamıyor, fakat ironik bir biçimde ölümün kaçınılmazlığı kendini hissettirdikçe anlamlar dünyasına geri dönüş yaşamaktan da kendini alamıyor. Böylece yüce arayışını bir kenara bırakarak ölümü basitçe, sıradan bir insan olarak karşılamış oluyor.

The Seventh Seal‘ın en çarpıcı sahnelerinden biri yaşamın zevkleri ile ölümün dehşetinin, onları en iyi şekilde temsil edecek müzikler eşliğinde karşı karşıya getirildiği köy meydanı sahnesidir (filmin 37. ila 42. dakikası arası). Burada Bergman yemek, sevişme, jonglör müziği ve eğlence ile kurduğu zevk dünyasını birden acı ve delilik içindeki çilecilerin ve siyahlar içinde ilahi okuyan papazların oluşturduğu kafile ile karşı karşıya getiriyor. “Kara ölüm”ü bir süreliğine unutmuş, hayattan keyif alan insanların ölümü karşılarında gördüklerinde ve onun kaçınılmazlığını kavradıklarında yaşadıkları değişim son derece dramatik. Onlara bu keskin dönüşü yaşatırken Bergman’ın kullandığı en önemli silah ise Hıristiyan dünyasının zihnine kazınmış olan ünlü Gregoryan ilahisi Dies Irae.

Dies Irae

Dies Irae, 13. yüzyıl Avrupa’sında Latince olarak yazılmış bir eserdir. Sözleri 7. mührün açılmasıyla devreye giren, dünyanın ve tüm yaşamın sonunu getirecek 7 trampetin sonuncusunun çalınmasını, böylece tüm varlıkların sorguya çekilmek üzere Tanrı’nın huzuruna çağırılışını anlatır. Üslubunun sertliği ve korkutuculuğu, baskıcı Orta Çağ dindarlığıyla paralellik gösterir. Hatta bu sebeple Katolik Kilisesi 1972’de Dies Irae‘yi ayinlerde kullanmama kararı almıştır. Eserde, yaşamın bir gün sona ereceği, ölümün ve hesap gününün kaçınılmaz olduğu hatırlatılarak insanların içine korku salma amacı güdülür. Monofonik ilahi şeklinde seslendirilen Dies Irae, Tanrı’nın sözlerini yayarcasına yüce ve sert bir söylenişe sahiptir. Bu ilahi, batı müziği tarihi boyunca hatırlanmış, üzerine birçok varyasyonlar yapılmıştır. Bunlardan en çok bilinenlerin bazıları Berlioz’nun Symphonie fantastique‘i, Liszt’in Totentanz‘ı, Rachmaninoff’un Paganini Rapsodisi ve Mozart’ın son eseri olan Requiem Mass‘in sequence’ının giriş kısmıdır.

The Seventh Seal‘ın köy meydanı sahnesinde ölümle dalga geçen jonglörler ve onları izleyerek eğlenen halk, bir anda kendini cezalandıran çilecilerin ve Dies Irae‘yi söyleyerek ilerleyen rahiplerin etkisi altında kalıyor. İlahinin ardından bir rahibin yaptığı konuşmadan yola çıkarak söyleyebiliriz ki bu sahne ve film, tam olarak Dies Irae‘nin konu edindiği “ölümün ardından Tanrı’ya hesap verme” mevzusunu ve bundan duyulan korkuyu değil, daha sade bir biçimde ölüm korkusunu merkezine alıyor. Bu küçük uyuşmazlığa karşın ölüm söz konusu olduğunda Dies Irae anlamı, anlatımı ve toplumun hafızasında edindiği yer ile sahneye büyük bir değer katıyor ve onu ölümsüz kılıyor. İnsanların ölüm düşüncesi karşısında sergilediği çaresizlik ise son derece çarpıcı. Onlar “kara ölüm”ü gerçekten de dünyanın sonunu haber veren mühürlerden biri olarak algılıyorlar. Ölüm onlar için öteleyebilecekleri, yaşlandıkları yıllar içinde alışabilecekleri bir fikir değil. Veba, birkaç gün içinde hastayı kanamalarla dolu rezil bir sona sürüklüyor. Bunun bilincinde olan ve ölümle dolu bu ortamda adeta sıranın kendilerine gelmesini bekleyen insanlar, rahipler ile çilecilerin oluşturduğu kafilenin etkisinde kalarak bir anda tüm dengelerini kaybedebiliyor, diz çöküp merhamet için dua etmeye başlayabiliyorlar. Dini inanç ise ölüm korkusunu dindirmek yerine onu kamçılıyor.

Görüldüğü gibi Bergman’ın Tanrı ve yaşam üzerine iç hesaplaşmalarını yansıtan The Seventh Seal‘da ölüm, anlamların bitimi olarak görülen ve buna bağlı olarak kaçınılan, istenmeyen bir durum. Ölüm düşüncesinin insanda oluşturduğu duygular ise korku, hüzün ve reddediş. Bu, normal fakat aynı zamanda da ilkel bir tepki. Melancholia ile karşılaştırdığımızda 1957 yılında çekilen ve 14. yüzyılda geçen bu filmin düşünsel anlamda yenilikçi olmadığını, sadece insanlığın binlerce yıldır kafasını kurcalayan varoluş ve yok oluş mevzularına ustaca değinen bir eser olduğunu görüyoruz. Melancholia‘nın varlığı ve ölümü ele alışı ise çok daha modern, çok daha “serüvenci” bir felsefenin ürünü.

Melancholia

Melancholia, yönetmeni Lars von Trier’in hayatından eksik olmayan “depresyon” kelimesinin etrafında dönen, spiritüel ve fiziksel anlamda Son’a varış üzerine bir film. Trier, son yıllarda daha da artan ve sinemasına daha sert biçimde yansıyan depresyonunu, Antichrist‘ta olduğu gibi tuvale bir kova boyayı çarparcasına değil, daha dengeli ve huzurlu, daha evrensel ve epik bir şekilde aktarıyor Melancholia‘da. Ayrıca filmin sahip olduğu şiirsellik ve muazzamlık, Trier’in bu filmi ile Son’u kurgusal bir düzlemde göstermekle kalmayıp, adeta kendisinin Son’u izleyiciye müjdeleyen bir elçi olduğunu hissettirmek istediğini düşündürüyor.

The Seventh Seal’da olduğu gibi Melancholia‘nın da temelindeki düşünce dünyanın sonu ve ölüm. Fakat burada Justine karakteri ile çok başka bir pencere açılıyor. Trier’in kendisini özdeşleştirdiğini düşündüğüm Justine, düğün gününde dahi kurtulamadığı -hatta düğün gününde etkisi artan- bir depresyon içinde. The Seventh Seal‘da ölüm, anlamların bitimi olarak görüldüğü için sakınılan ve korkulan bir durumken 700 yıl sonra Melancholia‘daki Justine, anlamların bitimini henüz hayattayken yaşıyor. Düğününde sergilediği anormal davranışlar da onun için hayattaki anlamların tükenmiş olmasından kaynaklanıyor. Diğerlerine bakıyor, onların kendisinden beklediği mutluluğu, heyecanı sergilemeye çalışıyor fakat böyle duygular artık onun içinde barınamadığından bunu başaramıyor. Belki de fazlasıyla bilgiye boğulmuş, inançtan uzaklaşmış, hayatın anlamsız tekdüzeliğine kapılmış modern insan, duygularından da soyutlanıyor ve anlamlarını kaybediyor.

Kanımca Trier Melancholia ile, insan yaşamının, varlığı anlamlı kılmak adına bir deneme olduğunu söylüyor ve binlerce yıl aşıp geldiğimiz bugünde bu denemenin başarısız olduğunun itirafında bulunuyor. Justine’in (ve Trier’in) böylesi bir depresyona kapılması, ona göre yaşamın ya hiçbir zaman anlamı olmadığına ya da artık mevcut anlamlarını tükettiğine delalet. Ayrıca Trier’in karakterlerine verdiği isimler, özellikle filmin ilk kısmında yaptırdığı bazı hareketler ve söylettiği sözler üzerinden bir din okuması da yapmak mümkün. Buna göre Trier, insan hayatına anlam yükleme konusunda yetersiz kaldıkları gerekçesiyle İbrahimî dinleri de eleştiriyor. Böyle bir çözümsüzlük durumunda kurtarıcı olarak görülecek dini figürü temsil eden karakterini Betty’leriyle oynaştırıp ihtiyaç anında ortalıktan kaybediyor. Tanrı’nın sözlerini aktaran figürü sembolize eden karakterine ise “Hâlâ vaktiniz varken tadını çıkarın.” dedirtiyor, insanlığın ölümün karşısında yalnızlığa terk edildiğini vurgularcasına.

Bu çözümsüzlük karşısında önerilen sonu, filmin 44. dakikasında Justine’in kitap sayfalarını açarak seçtiği resimlerden sezebiliyoruz. Bunlardan ilki Felemenk Rönesans ressamı Pieter Bruegel the Elder’ın The Hunters in the Snow çalışması. Karlar altındaki kasabalarına eli boş dönen avcıları gösteren resimde havadaki siyah kuşlar da dikkati çekiyor. Bu resmin filmde kullanılışı başarısız olan hayatı anlamlandırma girişimine ve insanlığı bekleyen ölüme bir gönderme olabilir. Soyut geometrik eserlerin raftan kaldırılarak yerine 1565 tarihli The Hunters‘ın ve ardından gelecek -çoğu 1500 ve 1600’lü yıllara ait- resimlerin koyulması ise modern insan tarafından aydınlanma öncesi çağlara duyulan bir özlem olabilir. Sahnedeki ikinci resim, John Everett Millais’nin Ophelia‘sı, filmde çok önemli bir yer tutuyor. Filmin posterini de oluşturan gelinlik içinde çiçekleriyle nehirde sürüklenen Justine görüntüsünün kaynağı olan resim, Shakespeare’in Hamlet‘inden bir alıntı. Prens Hamlet’in talihsizliğine duyduğu kederden deliren ve kendini nehre atarak öldüren Ophelia, giydiği kıyafetin gelinliği andırmasıyla ve umudunu kaybedip hayatın değerlerinden uzaklaşmış olmasıyla Justine’e çok benziyor. Bu resim ayrıca Justine’in içine düştüğü anlamsızlıkta çözümü ölüm olarak gördüğünü, ölüme ulaşma isteği duyduğunu bize gösteriyor. Bu nokta önemli. Çünkü ölüme ulaşma isteği, The Seventh Seal ile kurulacak zıtlığın temelini oluşturuyor. Ardından başka bir Bruegel eseri karşımıza çıkıyor: The Land of Cockaigne. Orta Çağ mitolojisine göre bolluk ve zevkin hüküm sürdüğü bir diyar olan Cockaigne, açgözlülük, şehvet ve tembellik günahlarının da beşiğidir. Justine, bu resim ile düğün şölenini veya dünyadaki insan yaşamını kastediyor olabilir. Bu da onun sonradan söyleyeceği şu cümle ile paralellik gösteriyor: “Dünya kötücül bir yer. Onun için yas tutmaya gerek yok. Kimse onu özlemeyecek.” Kısacası filmde dünya, varlığını devam ettirmesine gerek dahi olmayan, üzerinde anlamlı, değerli hiçbir şey bulunmayan, ölüme haklı bir şekilde mahkum olmuş bir yer olarak tanımlanıyor. Dolayısıyla dünyanın sonunun gelmesi isteniyor.

Tristan und Isolde

Richard Wagner’in Tristan und Isolde operası ile Melancholia, prologlarında Tristan und Isolde Prelude‘ü kullanmaları açısından belirgin bir benzerlik gösterirler. Aslında iki eser arasındaki bağlantı bunun ötesindedir. Bahsetmiş olduğum son istenci Wagner’in operasında derin bir felsefi görüşle desteklenmiş ve eserin fikirsel temelini oluşturmuştur. Trier ise kendi depresyonuyla bu eserin felsefesi arasındaki bağlantıyı kurarak filmini Wagner’in ustalığı ile yüceltmeyi seçmiştir.

Operada Tristan ve Isolde birbirlerinden nefret etmelerine sebep olan bir geçmişe sahip iki karakterdir. Sevmediği bir adamla, Tristan’ın amcası olan Kral Marke ile evlendirilecek olan Isolde, Tristan’ı ve kendisini öldürmek amacıyla yardımcısı Brangane’den yanında getirdiği zehri bir kadeh içkiye karıştırmasını ister. Isolde’nin ölmesini istemeyen Brangane’nin içkiye zehir yerine aşk iksiri karıştırmasıyla birbirinden nefret eden Tristan ile Isolde “ölüm ve aşk içinde” birbirlerine olan aşklarını itiraf ederler. Sonraki sahnede çift, gizlice bir araya gelir. Tristan, gündüzün gerçek olmadığını ve ancak onları birbirinden ayırmak için bir araç olduğunu, fakat geceleyin birbirleriyle beraber olabildiklerini ve uzun ve ebedi bir gece olan ölümün onları sonsuza dek birleştireceğini iddia eder. Eserin devamında aşklarının ortaya çıkması ve Tristan’ın ölümcül şekilde yaralanıp kaçması üzerine çift ayrı düşer. Tekrar bir araya geldiklerinde Tristan, Isolde’nin kollarında ölecek, Isolde ise Tristan’ın ölümünün ardından dirildiğini gördüğü vizyonunu betimleyen Liebestod aryasını söyleyip ölümüyle sevgilisine katılacaktır.

Ölümü bir son değil de bir transfigürasyon ya da fenomenler dünyasından kurtuluş olarak görme düşüncesi, eserin kaynağını aldığı Tristan destanında bulunmuyor. Wagner’in bu yorumu, okuyup etkilendiği Alman filozof Schoppenhauer’in irade kavramı ile açıklanabilir. Schoppenhauer’e göre dünyanın gerçeği ve özü iradedir. Özetlemek gerekirse irade, başka bir deyişle istenç, doğadan, özümüzden gelen ve yaşamı sürdüren akılsız, bilinçsiz güçtür. İrade sürekli ister, yaşam için talep eder. İnsan, asla kalıcı olarak tatmin edemeyeceği istencinin kölesi olarak yaşar, ancak ona boyun eğdiği anlarda geçici olarak acı ve kederden uzaklaşır. Fakat yine de insan her zaman mutsuzdur. Çünkü Schoppenhauer’in tanımladığı anlamsız, kötücül dünyada varolunduğu sürece istenç giderilemeyecektir. Wagner, eserinde bu istenci Tristan ve Isolde’nin aşkına indirgiyor. Tristan’ın sözlerinden yola çıkarsak gündüz, yani fenomenler dünyası, çiftin aşkının asla tatmin edilemeyeceği, birbirlerine asla tam olarak kavuşamayacakları bir varoluş düzlemidir. Oysa gece, yani ölüm ve ardından gelenler, onlara sonsuza dek birleşebilecekleri, Schoppenhauer’in yaklaşımıyla aşk istençlerini gerçekten tatmin edebilecekleri bir ortam sunar. Bu yüzden ölüm bir son değil, tatmin dünyasına geçmek adına yapılması zorunlu olan bir transfigürasyondur. Ve bu yüzden burada ölüm kaçınılan değil, istenen olgudur.

Bu açıdan bakıldığında, Trier’in Melancholia‘sında insanlığın tatmin edilememiş anlamlandırma istenci ölüm ile huzura vardırılıyor. Ölüm kötü bir son değil, aksine, iradenin bitimi anlamına geldiği için kişiye huzur ve dinginlik veren bir durum. Trier’in depresyonunu paylaşan Justine’in Son yaklaştıkça güçlü ve yatıştırıcı bir karaktere dönüşmesi de bu yüzden.

Prelüd

Tristan und Isolde Prelude, dinleyiciye ifade ettikleri açısından da müzikal anlamda getirdiği yeniliklerle de çok büyük bir eser. Prelüdde öncelikle göze çarpan, 9. yüzyılda yazılan ve müzik teorisi üzerine ortaya konan ilk eser olan Musica Enchiriadis’te dahi sözü edilen ve ardından Wagner’e kadar tam bin yıl boyunca bozulmayan temel bir kuralı ihlâl etmesi. Aralarında 3 tam ses bulunan F – B dörtlüsü (fa – si) ve aynı kurala uyan diğer aralıklar, müzik teorisyenlerince triton olarak adlandırılır ve bu notalar çözümlenemeyen, uygunsuz, kulağa hoş gelmeyen bir birliktelik oluştururlar. Bu yüzden henüz 9. yüzyılda Musica Enchiriadis bu birlikteliği yasaklanmıştır. Hatta yarattığı hoşnutsuzluktan dolayı ona “Diabolus in musica”, yani “müzikteki şeytan” ismi uygun görülmüştür. Wagner ise bu kurala karşı gelerek, Tristan und Isolde Prelude‘ün, hatta Tristan und Isolde operasının tümünün temeli olarak kullandığı, F, B, D? ve G?’den oluşan, yani birçok tritonu üst üste çakıştıran “Tristan akoru” ile müzikte bir devrim yaratmıştır. Dinleyicide huzursuzluk ve çözümsüzlük uyandıran Tristan akorunun son ana dek sürekli olarak tekrarlandığı prelüd, tonaliteyi tekrar tekrar bozarak kuşku ve öfkeye dek uzanan duygulara sebebiyet verir. Wagner’in ardından gelen modern müzisyenler, eserlerinde sıklıkla bu tarz akorlarla uğraşmışlar, böylece klasik batı müziği yüzyıllardır tanımladığı şekil ve yoldan ilginç bir sapma göstermiştir. Şahsen bu sapmayı insanlığın aydınlanma ile birlikte duygularını merkeze aldığı bir hayat görüşünü benimsemesine bağlıyorum. Bilimin ışığında açlık, hastalık ve ölüm korkusundan, dolayısıyla dinden ve onun sınırlandırıcılığından uzaklaşan insan, duygularının ve arzularının kötücül olarak tanımlanmasına artık izin vermemiş, onları varoluşunun doğal bir sonucu olarak görmüş, başka bir deyişle “irade”nin varlığını ve üstünlüğünü kabul etmiştir. Bunun sonucu olarak insan, sadece iyi hissettiren duyguları değil, korku, nefret, huzursuzluk gibi duyguları da varlığının bir parçası olarak kabul etmiş, onları da diğerleri kadar yüceltmiş ve sanatına katmıştır.

Prelüdün sebep olduğu duygular, Schopenhauer’ci yaklaşımla ele alındığında Melancholia‘da varoluştan duyulan rahatsızlık ve çözümsüzlükle paraleldir. Çözümsüz Tristan akorunun prelüdün sonundaki rahatlayışını Wagner’in Isolde’nin ölümü ile, Trier’in ise Melancholia gezegeninin çarpış anı ile çakıştırması bundandır. Çünkü ölüm, onlar için bir kurtuluş anıdır.

Özetlemek gerekirse, Bergman, kuşkuculuğunun bir sonucu olarak ölümü kaçınılan ve korkulan bir durum olarak görür ve gösterir. Trier ise onu, depresyonunun kaynağı olan anlamsızlıktan kurtulmanın yolu olarak algılar. Ve görüldüğü gibi iki yönetmenin hayat algılarındaki derin farklılık, kullandıkları müziğin fikirsel ve duygusal altyapısında kendisini göstermiştir. En kapsamlı sanat dalı olan sinemanın, kendisinden önceki sanatsal birikimden böylesine güçlü bir biçimde yararlandığını görmek memnuniyet vericidir.

Notlar:

*Dies Irae’yi dinlemek için: http://www.youtube.com/watch?v=4FLp3DuJ79c&amp,feature=youtu.b

**Tristan und Isolde Prelude için: http://www.youtube.com/watch?v=-jvplzs8Qqg

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.