Ziyan olmuyor dünya,

Çekirdeğin atıyor kalbi

 Emel Özkan

 

The Pursuit of Happyness (Yön: Gabriele Muccino, 2006)

Umudu tam anlamıyla ifade edebilmek için önce en dipten, umutsuzluğun en derin hâlinden başlamak gerekir. Çünkü perde ne kadar siyah olursa umut ışığı da o kadar parlak yansıyacaktır. Muccino da buradan hareketle bize Christopher Gardner’ın (Will Smith)umutsuzlukla başlayan ve daha da kötüye doğru ilerleyen, ancak bir o kadar da sıcak ve umut dolu hikâyesini anlatıyor. Filmin kurgusunda Christopher, kemik yoğunluğunu ölçmeye yarayan bir aletin mucididir ve tüm yatırımını harcadığı bu aleti satarak eşine ve çocuğuna bakmaya çalışır. Kıt kanaat geçimleri, evlerinin kirasını denkleştirememeleri, günden güne kötüleşen durumları bir gün eşinin, Chrisopher’ı ve çocuğunu terk edip gitmesiyle sonuçlanır. Artık güneş, her yeni gün bir ışığını daha Christopher’ın üzerinden çekerek doğacaktır. Sanki kader, bütün kapıları ona sırasıyla kapatmak için kurgulanmış bir umutsuzluk zinciridir. Ancak Christopher, her şeye rağmen oğlunun elinden sımsıkı tutarak onu ve kendini, umudun ipleriyle hayata yeniden bağlar. İçinde bulunduğu çaresizlik kuyusunun en karanlık diplerinden gökyüzünün aydın mavisine doğru kanatlanır, bizlere de buruk tebessümler kondurarak yüreğimizi hafifletir. Bu anlamda The Pursuit of Happyness, Will Smith’in eşsiz oyunculuğuyla kurgusunun yanında kadro olarak da başarıyı yakalamış, izleyiciye hitap ederek duygusal bilinçaltına umudun filizlerini eken, sonunda da tebessümü gülücüklere çeviren umut dolu yapımlardan.

 

A Series of Unfortunate Events (Brad Silberling, 2004)

Tim Burton filmleri, izlenmeye adlarından başlanır; çünkü kurgunun hemen tüm çatısı, yapımların adlarıyla kurulmuştur. Ve bu adlar bir o kadar da ilgi çekicidir. Bunlardan, en çok buram buram umutsuzluk ve çaresizlik kokanı da şüphesiz Burton’ın başlayıp Silberling’in tamamladığı A Series of Unfortunate Events’tir. Filmin hikâyesi, evleriyle birlikte anne ve babalarını bir yangında kaybederek kimsesiz kalan üç kardeşin, bu korkunç olayla birlikte ardı uzun süre kesilmeyen bir dizi talihsiz serüvenini anlatır. Her biri farklı özelliklere sahip olan Violet, Klaus ve Sunny, sözde amcaları Kont Olaf’ın (Jim Carrey) yanına verilirler. Ancak amcalarının amacı çocuklara sahip çıkmak değil, onlara kalan yüklü miktardaki mirasın üzerine konmaktır. Bunu anladıkları anda üç kardeş, amcalarından kaçmaya çalışır. Fakat talihsizlikler ve engeller, domino taşı gibi önlerine dizilmiş vaziyette onları beklemektedir. Tam “Bir insanın başına daha ne gelebilir ki?” dediğimiz anda başlarına gelen talihsiz olaydan bir çıkış yolu bulmayı başararak onları izlerken iyice gerilmiş olan biz izleyicilerin yüreğine su serperler. Nitekim Burton yapımlarının ortak özelliği, her filmin “umut” temasıyla son buluşudur, desek yanılmış olmayız. A Series of Unfortunate Events de bunun en güzel örneği olarak karşımıza çıkıyor. Dolayısıyla kurgunun asıl vermek istediğini anlamak için filmi izlerken kendimizi yalnızca serüvenlerin hızlanan nabzına kaptırmamalı, her olayın içinde umudun nasıl filizlendiğine dikkat etmeliyiz.

 

Rabia Elif Özcan

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.