Dönem filmleriyle birlikte sinemanın, tarih ve nispeten edebiyatla olan münasebeti yoğunluk kazanır. En kaba biçimde dönem filmi, herhangi bir tarihi olayın/şahsiyetin/dönemin, kısmen tarihsel gerçeklere sadık kalarak kısmen de onu kurgulayarak anlatan filmdir. Bunun yanında, dönem filmi edebiyat uyarlaması da olabilir ki, Barry Lyndon bunun güzel bir örneğidir. Bir dönem filmi kurgulandığı için ya da bir romandan uyarlandığı için özü itibariyle anakroniktir. Anakronizm filmlerde, konuşulan dilin, kıyafetlerin, toplumsal normların ve filmde kullanılan müzik ve klişelerin öykülenen döneme ait olmaması veya o dönemin sosyal düzeni ile uyum göstermemesi olarak karşımıza çıkar. Barry Lyndon, bu anlamda sınıfı geçen bir film. Şunu da eklemek gerekir ki, Stanley Kubrick arşivlerin tozlu raflarında gizlenmiş belgelerdeki soğuk gerçeklerin peşinden giden bir tarihçiden ziyade, bir hayalperest edasıyla 18.yy.’a nostalji dolu bir bakış atar Barry Lyndon’da.

Fellini ve Bergman gibi istisnai isimler dışında, 70’lerin ortalarına kadar filmlerde hakim olan unsurlar, ilk olarak karakterler, onların açmazları/ikilemleri, psikolojik tahlilleri ve ikinci olarak drama/öyküdür. Stil ise, bu ikisini tamamlayıcı öge olarak arka planda kalmaktadır. Fellini ve Bergman hatta Altman gibi isimlerin sinema dilinde bu ilişki/hiyerarşi önce bozulur, sonra ters bir şekilde yeniden inşa edilir. Karakter ve öykü, artık ikinci plandadır. Bu yönetmenler stil olarak mükemmele yaklaşırken karakter-drama-stil üçgeni içerisindeki hiyerarşiyi bozdukları için, filmleri gereken takdiri görmez, bilakis ilgisizlikle karşılanır. Kubrick ise Barry Lyndon’da karakter, drama ve stili terazinin kefelerine eşit bir şekilde paylaştırmayı bilmiştir. Bu durum izleyenlerde iyi hesaplanmış, olgun ve tamamlanmış bir film tadı bırakır. Bu etkinin hissedilmesindeki en büyük pay Kubrick’in filmi, zamanda asılı kalmış yüzlerce tabloyu bir araya getirerek oluşturması, görselin sözlü olandan daha etkin biçimde kullanılmasıdır. Bu yargıyı destekler mahiyette Kubrick önce ” Stil bir sanatkârın, hislerini, duygularını ve fikirlerini ulaştırmak adına izleyiciyi efsunlamasıdır. Öykülenmesi gereken stil değil, bu hisler, duygular ve fikirlerdir. Bu başarıldıktan sonra, stil ile tüm bu duyguları artık seyirciye ulaştırabilirsiniz” dedikten sonra ” Barry Lyndon’un senaryosu hiçbir zaman yayımlanmayacak çünkü okumanızı gerektirecek kayda değer hiçbir şey yok senaryoda” diye ekler. Bunu ispatlarcasına, filmin sonuna doğru Bullingdon ile Barry arasında geçen düello sahnesini Kubrick hiç kaleme almadan “Hadi sahneyi çekiyoruz” diyerek çekmiştir.

Redmond’ın Serüveni

Barry Lyndon, W.M. Thackeray’in 1844 tarihli “The Luck of Barry Lyndon” adlı romanın bir uyarlamasıdır. Kubrick, romana pek sadık kalmayıp, aynı zamanda kitaba hakim olan alaycı dili yumuşatarak ortaya gerçek bir dram çıkarır. Üç saate varan süresiyle izleyici koltuklarına yapıştıran Kubrick, filmi eşit sürelerde olmak kaydıyla iki bölüm halinde izleyicinin karşısına koyar. Başlıkta da gördüğümüz üzere, ilk bölüm, Redmond Barry’nin yükselişini konu edinmektedir.

Filmin başında kısaca Redmond’un ebeveynleri tanıtılır. Babası hukuk okumuş, aileyi perişanlıklarından kurtaracak “parlak” geleceğine adım atamadan bir düelloda ölür. Redmond’un çocuk yaşta yetim kalmasından kaynaklanan saflığı ve masumiyeti, filmin ilk bölümünde Kubrick tarafından yan hikâyelerle sürekli deşilir. Yine baba figürünün eksikliğini her fırsatta giderme ihtiyacında gördüğümüz Redmond, yükselişi boyunca karşılaştığı orta yaş üstü her adamın gölgesine sığınır. Bu arayışın soluklandığı ve uzun bir müddet demir attığı liman ise, Chevalier de Balibari’dir. Redmond, komutası altına girdiği Prusyalı Yüzbaşı Potzdorf tarafından, kendisi gibi İrlanda kökenli Chevalier’nin casusluk faaliyetlerini gözetlemesi ve rapor etmesi için görevlendirilir. Fakat bu yükün altından kalkamayan Redmond, herşeyi Chevalier’e itiraf eder ve onun himayesine girer. Kubrick, bu itiraf sahnesinde Redmond’un baba figürü arayışını ise milliyetçilik duyguları ile çok güzel bir şekilde makyajlar.

Kuzeni Nora ile aşkları maddi sıkıntılar içindeki ailenin, Nora’yı Yüzbaşı Quinn’e peşkeş çekmeleri ile keskin bir biçimde sonlanır. Erkekliğini ispatlamanın bir yolu olarak yüzbaşıyı düelloya çağıran Redmond, bir aldatmaca sonucu düelloyu kazanır ve derhal kasabayı terk etmesi istenir. Bu terk ediş, Redmond’un yükselişini fitilleyen olaydır. Burada şu parantezi açmak mühimdir, Redmond, evet sahip olduğu sınıfsal konumdan rahatsız, kendisini sıkan zincirlerden boşalmak istemektedir fakat bunun nasıl mümkün olacağına dair yeterli hayalgücüne ve iradeye sahip değildir. Kubrick bizi ısrarla, Redmond’un, kaderinin içerisinde sıkıştığına ve yazgısı onu nereye götürürse ses çıkarmayacağına ikna eder ve Bullingdonla Barry arasındaki son düelloda bizi sersemleterek yere serer. Redmond -artık Barry Lyndon’dır- Bullingdon ile düellosunda, onu öldürme şansını yakalar fakat bu şansı elinin tersiyle geri iter ki bu Redmond’ın tüm film boyunca kaderinin iplerini eline aldığı ve ne istediğini bilerek eyleme geçtiği tek andır.

Film, meşhur Yedi Yıl Savaşları döneminde geçmektedir. Tarihçilerin büyük ilgisini çekecek unsurlar, Kubrick için filmi zenginleştiren küçük ögelerden öteye gitmemektedir. Tarih, Kubrick’in asıl anlatmak istediği öyküye bir arka fon oluşturur. Bunu açmak gerekirse, Kubrick ne Yedi Yıl Savaşları’nın sebep-sonuçlarıyla ilgilenir, ne endüstrileşmenin ve modernleşmenin ipuçlarını arar, ne de Fransız Devrimi’nin bir adım öncesi döneme yetişmiş aristokrasinin bunalımları ile uğraşır. Bunları yalnızca sezdirir bize. Ancak sezdirirken kelimelere başvurmaz. Yukarıda bahsettiğimiz gibi görsel olarak açıklamaya girişir. Film ilerledikçe atmosfer daha boğucu ve donuk bir hal alır. Güneşli günler yerlerini sisli günlere bırakır. İç mekânlarda ise Kubrick, dönemin ruhunu anlayabilmemiz için kullandığı özel lensler ile çektiği sahnelerde hep mumlara odaklanır. Mumlar titrek ve odayı yeterince aydınlatamayan zayıf ışıkları ile bir çırpınışın, yenilenmenin ve ona karşı direnişin öyküsünü anlatır.

İlk bölümün sonuna geldiğimizde Redmond, Chevalier ile birlikte şehir şehir dolaşıp, kağıt oyunlarıyla Avrupa sosyetesini dolandıran bir kumarbaz haline gelir. Toyluk günlerinde sınıf atlamanın ordu yolundan geçtiğine inanan Redmond köşe bucak hem ordunun ve hem de Yedi Yıl Savaşları’nın acımasızlığından kaçmaktadır. Bu kaçış, henüz bozulmamış masumiyetinin son nişanesidir. Daha sonra Prusyalıların eline düşen Redmond, gammazlaması gerektiği Chevalier ile birlikte Prusyalıların da elinden kurtulur ve paragrafın başında belirttiğimiz serüvenin içine dalar. Kumarbazlık ile Redmond’ın son masumiyet kırıntıları da yok olur. Bu yok oluşu Kubrick, Lady Lyndon ile Redmond’un karşılaşmasına kadar, Redmond’a kumar masalarında sürekli beyaz bir maske giydirerek gizler. Maske metaforu Redmond’ın içine dâhil olacağı yeni düzene uyumsuzluğunu gösterme açısından da bir geçiş anlamını taşır.

Barry Lyndon Alaşağı Ediliyor

Filmin ikinci kısmında Redmond yeni hayatına ilk adımını bir kilisede atar, o hayattan sürüldüğünde atacağı son adımı yine bir kilisede atacağı gibi. Redmond, Lady Lyndon ile evlendikten sonra, müteveffa Charles Lyndon’ın sahip olduğu “Lyndon” ünvanını ve bu ünvanın getirdiği haklara sahip olan Barry Lyndon olarak karşımıza çıkar. Barry ile Redmond’un giderek keskinleşecek değişimin ilk emaresi, Barry’nin evliliklerinin ardından balayına gidişlerinde arabada sergilediği tavırlar gün yüzüne çıkar. Dumandan rahatsız olan Lady Lyndon ısrarla, seyahat ettikleri arabanın içindeki dumandan şikayet etmektedir. Barry, bu itirazlara, tütünün dumanını kadının yüzüne üfleyerek karşılık verir. Redmond’ın cüret edemeyeceği bu eyleme girişerek Barry, sahip olduğu özgüveni göstermiş olur.

İkinci kısım, filmin ilk yarısına göre daha hızlı geçmektedir. Bu hız, filmi daha özensiz bir hale getirmiş gibi dursa da Kubrick, Bullingdon-Barry gerilimi ile seyircinin dikkatini diri tutar. Kubrick, ikinci kısmı, birincinin bir izdüşümü olarak kurgular. Bu izdüşümü Barry’nin Bullingdon ile ilişkisinde rahatlıkla görmekteyiz. Barry ile Bullingdon erken yaşta yetim kalarak, terbiyelerini birisi amcasından diğeri üvey babasından alıyor. Bir diğer benzerlik ise hem Barry’de hem de Bullingdon’da oedipus kompleksini görmemiz. Barry için bu, Lady Lyndon ve Lischen’in başındaki keplerle simgelenir. Bulingdon durumunu benzerliği ile almak açısından uzun bir şekilde ele alalım. Bulligdon, sonradan görme olarak küçümsediği Barry’a karşı fikrisabit geçirdiği ergenlik dönemi sonrası 20’li yaşlarda yeniden karşımıza çıkıyor. Bu süreçte, kendisini Barry’nin gazabından korumak adına annesine daha çok sokuluyor. Kubrick bunların hiçbirini göstermiyor filmde, sadece Bullingdon’ın küçük kardeşi Bryan’ın doğumgünü kutlamasında annesinin elinden tutup, dizlerinin yanına çökmüş bir şekilde resmederek, izleyiciyi ‘önce bir güzel afallatıyor sonra da bunları düşünmeye sevk ediyor. Bullingdon ile Barry arasındaki benzerliklerin daha net bir biçimde gözlemlendiği ve Barry’nin bunu idrak ettiği an ise, kilisedeki düello sahnesinde meydana geliyor. Bu sahnede Barry, Bullingdon’ı öldürürse silik bir biçimde hayatını sürdüren Redmond’u da öldüreceğini biliyor. Bullingdon burada, Barry’nin karşısına Redmond olarak çıkmaktadır. Bullingdon, Redmond’un kaybolmuş saflığının ve masumiyetinin onun Yüzbaşı Quinn ile yaptığı düellodaki cahil cesaretinin yeniden vücut bulduğu bir beden halini almıştır.

Barry ile Bullingdon’ın karakterlerindeki tezatlık ise, en iyi şekilde minik aristokrat konserinde su yüzüne çıkar. Bullingdon aşağılayan, küçümseyen, iğneleyen, soylu sınıfa mensup hemen hemen her bireyin sahip olduğu mimik ve jestlerle Barry’e hitap ederken, Barry’nin karşılığı ise şiddete başvurmak olur. Bu şiddet aynı zamanda Barry’nin iktidarının selametini sağlama çabasıdır. Yine bu şiddet gösterisi, Barry’nin zaten bize yer yer hem anlatıcı hem de Kubrick’in küçük oyunları aracılığıyla -sürekli borçları ödemek için Barry ve Lady Lyndon’un senetler imzalaması gibi- gösterilen çöküşünün hızlanmasına sebep olur.

Kubrick’in filmi yitik bir geçmişe düzülmüş bir mersiyedir. Handel’in Sarabande ile bu duygu daha da perçinlenmektedir. Yitiş, Barry’nin yeni yaşamının, tek evladı küçük Bryan’ın ölümü ile elinden kayıp gitmesi ve soylu sınıfının kapıda bekleyen değişim rüzgârları ile sonbaharını yaşaması olarak okunabilir. Açıkcası tüm filmde Kubrick bize sürekli yitip giden bir şeyler gösteriyor. Redmond yükselişi boyunca bir şeyler kaybederken, Barry düşüşü ve çöküşü boyunca sahip olduğu her şeyi kaybetmekte. Kubrick görsel olarak bu kaybedişi, kamerasıyla çok iyi yansıtıyor. Bir kaybın yaşandığı sahnelerde kamerasını yakın açılardan yavaş yavaş geniş açılara çeviriyor ve bunu cömertçe yaparak, kahramanların neleri geride bıraktığını, nelerden ayrı düştüğünü gösteriyor bize.

Son kez, Kubrick’in kullandığı dış sese değinmeden geçmek mümkün değil. Kubrick dış sesi, bir filmin ahengini bozduğu için gereksiz bulanları bile memnun edecek biçimde kullanır. Filmin roman ile müşterek yanlarından bir tanesi bu dış sesin kullanımıdır fakat kitapta anlatıcı dış ses Barry’nin bizzat kendisiyken, filmde üçüncü bir şahıs anlatır hikâyeyi. Filmin en çok tartışılan kısımlarından bir tanesi, Kubrick’in kullandığı dış sesin, hikâyeyi taraflı mı yoksa tarafsız mı anlattığıdır. Ben kendi payıma bir iğneleme hissetmedim değil anlatıcının tonu ve üslubunda. Dış sesi filmde anlamlı kılan unsur ise, anlatıcının anlattıkları ile ekranda gördüklerimizin uyumsuzluğudur. Anlatıcı hiçbir zaman şimdi üzerine konuşmaz ya geçmişten ya da gelecekten bahseder. Bu bir nevi hem Redmond hem de Barry’nin yaşadığı uyumsuzluğu gösterme konusunda Kubrick’in başvurduğu dâhiyane bir yöntemdir. Barry’nin soylu sınıfın hiyerarşisine, onun estetiğine ve katılığına karşı yaşadığı bocalamayı yansıtmada Kubrick’in sahip olduğu güçlü görsel dil, dış sesle katmerleniyor.

Barry Lyndon filmini, Marx’ın sınıfsal değerlendirmelerinden Foucault’un güç-iktidar-söylem üçgenine, Sosyal Darwinizme yakın bir biçimde soylu sınıfın kendi hâkimiyetini koruma ve onu etkin kılma çabasından Ibn Haldun’un devletleri ele alırken kurduğu doğma-gelişme-ölme denkleminin 18.yy Britanya soylu sınıfının yönetim anlayışındaki yansımalarına kadar çeşitli okumalara tabi tutabiliriz. Barry Lyndon, Kubrick’in sinema dünyasına kazıdığı silinmeyecek imzasıdır. Her bir sahnesiyle hüzün kokan bu film, Kubrick’in diğer filmlerinin gördüğü alakayı ve belki de fazlasını hak etmektedir.

Yazar Hakkında

Emre Uzundağ

'89 doğumlu. Boğaziçi, Tarih bölümü öğrencisi. Mütemadiyen Salinger okur. Polonya, Almanya ve İngiltere sineması ilgi alanları arasındadır.

Yazarın Diğer Yazıları

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.