Türk sinemasında 1980’lerdeki sembolist ve soyut anlatımın, 1990’lara gelindiğinde daha gerçekçi ve daha minimal bir yapıya doğru evirildiğini görürüz. İlk yönetmenlik denemesi olan Bana Old and Wise’ı Çal adlı kısa filmiyle Çağan Irmak, bu yeni yapıyı klasik Yeşilçam üslubuyla sentezleyerek dikkatleri üzerine çeker. Sonraki filmlerinden de anlaşılacağı üzere Irmak’ın niyeti Yeşilçam öykü sinemasını günümüz bakışı içinde yeniden canlandırmaktır. Dolayısıyla en çok konuşulan ve sevilen filmi Babam ve Oğlum’un 1980’lerde geçmesi ve bir babanın oğlunu kaybedişini sinema metaforuyla bağıntılaması aslında hiç de şaşırtıcı değil. Irmak, Yeşilçamcı tutumunu aynı zamanda televizyon deneyimleriyle birleştirmiş, kurduğu dramatik yapıları sadeleştirip duygusal bir çöküntüyü öne çıkarmaya odaklanmıştır.

Babam ve Oğlum’un beklenmedik gişe başarısından sonra kaçınılmaz olarak gözler Irmak’a çevrilmiştir. Yeni projeleri merakla beklenmiş ve ister istemez yapacağı tüm filmler, söz konusu filmiyle kıyaslanmıştır. Ancak görülen o ki Irmak’ın başarısı genelde duygusal tansiyonu yüksek olan filmlerde ortaya çıkmış, farklı stiller denediğinde ise özellikle gişede aradığını pek bulamamıştır.

Issız Adam, Irmak’ın filmografisinde en çok sevilen ve konuşulan ikinci filmi. Yine sade bir dramatik yapı ve Yeşilçamcı bir dil öne çıkmakla birlikte film, finalindeki sarılma sahnesiyle izleyicilerin belleğinde yer etmiştir. Benim nazarımda Issız Adam çok iyi bir film olabilecekken kimi hataları sebebiyle başarısız bir yapıma dönüşmüştür. Bu noksanlıklardan bahsetmek, filmi incelemek ve onu bir modern klasik olmaktan alıkoyan etkenleri saptamak istiyorum.

Irmak’ın filmdeki Alper ve Ada karakterlerini tasarlama konusunda çok titiz çalıştığını belirtelim. Filmin adının ‘Issız Adam’ oluşu Alper’in duygusal profilini betimlerken aynı zamanda Issız Ada’m şeklinde bir kelime oyunuyla Ada karakterine de atıfta bulunduğunu söylemek mümkün. Dolayısıyla hem Alper’in, hem de Ada’nın ortak paydası ‘ıssız’ oluşları. Hikâyenin kent yalnızlığı üzerine olduğunu filmin ismini okur okumaz anlıyoruz.

Alper, kırsaldan göçüp İstanbul’a yerleşmiş, yıllar içinde çalışıp didinerek kendisine bir restoran açmış birisi. Güzel bir evi, arabası ve gayet güzel çalışan bir iş yeri var. Alper’in bu varlıklı yönü duygusal boşluğuyla tezatlaşır. Alper, dışarıdan bakıldığında kırsaldan gelmesine karşın üst sınıfa mensup birisidir ve gıpta edilecek bir hayata sahiptir ancak hiç sevgilisi yoktur. Gecelerini hayat kadınlarıyla veya tek gecelik ilişkilerle geçirip mutsuzluğunu unutmaya çalışır. İçindeki mutsuzluk Alper’i çarpık ilişkilere, sıra dışı cinsel deneyimlere iter. Ada’yı ilk gördüğü anda da yine tek gecelik bir macera yaşama isteği uyanır içinde. Fakat Ada, beklemedik bir biçimde Alper’in en hassas noktasını yakalar ve ona bir plak hediye eder. Plaklar, Alper’in en masum ve yalansız yanını ifade ettiğinden ilişki, her iki insan için de ciddi bir hal alır.

Irmak, filmini nostaljik Türk pop şarkılarıyla çeşnilendirerek başarılı bir duygusal / romantik atmosfer yakalar. Alper, plaklardaki sesin sıkıştırılmamış olduğunu, dijital yazılımlardan uzak, doygun bir ses verdiklerini belirtir. Bu plak eğretilemesiyle aslında ilişkilerindeki yapaylıktan dem vurup ‘sıkıştırılmamış’, gerçek bir ilişki aradığını anlarız.

Ada’nın da apayrı bir dünyası vardır. Bir kostüm dükkânında çalışmakta, çocuklara yönelik kostümler satmaktadır. Onun sevimli, masalsı dünyasının bir yansıması gibidir bu dükkân. Ayrıca ikinci el kitaplara oldukça düşkündür. Kitaplarda başkalarının notlarına, izlerine rastlamak çok hoşuna gider. Yani yaşanmışlık ve gerçekçilik onun için de önemlidir.

Ada ve Alper’in betimlenmeleri etkileyici olsa da çiftin ilk buluşmasıyla konu ilerleyişinde ciddi aksaklıklar meydana gelir: Öncelikle Ada gibi kapalı, kırgın bir karakterin daha ilk buluşmada kendisini tavlamaya çalışan bir erkeğin evine gitmesi pek mümkün değil. Ancak Ada gider. Ve gittikten sonra hemen o gece Alper’le sevişir.

Kulağa gerçekçi gelmeyen esas nokta ise Ada’nın Alper’e gitmesinden ziyade Alper’in onu tavlama çabası. Film, Alper’in çapkın bir karakter olduğunu söylese de bu doğru değil. Çapkınlık daha çok sürekli kız arkadaş değiştiren veya sevgilisini ‘kronik biçimde sürekli aldatan’ kişilere dair bir kavram. Oysa ki Alper’in hiç kız arkadaşı yok. Ve yaşadığı ilişkilerin hepsi hayat kadınlarıyla para karşılığında gerçekleşmekte. Flört konusunda başarısız bir erkeğin Ada’nın peşinden koşup onu tavlaması da pek inandırıcı değil gibi. Zaten Ada’yla sevişirken heyecanlanıp erken boşalması da onun gerçek bir ilişki konusunda acemi olduğunu açıkça göstermekte.

Bu noktayı bir kenara koyup devam edelim. Alper, seks partnerlerine karşı daha önce hiç ‘sevgi’ beslemediğinden daha sert bir sevişme isterken Ada, ona yumuşak ve duygusal bir deneyim yaşatır. Bu, Alper’in tatmadığı bir duygu olduğundan kaçınılmaz olarak Ada’nın çekim alanına girer. Bir süre sonra Alper eski gece hayatına dönmek istese de dönemez. Ada’ya bağlanmıştır artık. Aralarındaki ilişki ağır ağır kök salar ve Alper’in annesinin ziyaretiyle bıçak sırtı bir hal alır. Anne, Ada’yı beğenmiştir, onunla evlenmesini bile salık vermiştir oğluna. Alper, evlilik fikrinden korkar, kaçar ve “Ada’yı terk eder”.

Filmin genel resmine baktığımızda en büyük handikabı klişelerle dolu olması. Yemek sahnesindeki ucuz romantizm oyunlarından yan karakterlerin fonksiyonlarına, konunun seyrinden varılan sonuçlara damakta çok bildik bir tat bırakıyor Issız Adam. Klişelerden kurtulamayıp özgünleşemediği için de tatmin edici bir deneyime dönüşemiyor. Çapkınlık konusundaki tutarsızlığının ötesinde tatmin edici olamamasının daha başka sebepleri de var.

Issız Adam, temelde bir modern erkek profilini inceleyen, modernliğin, kent yaşamının nasıl insanı hissizleştirdiğini, mutsuz ettiğini, yapaylıklara boğduğunu ve aşkı imkânsız kıldığını göstermeye çalışan bir film gibi dursa da Irmak, bu konuyu merkeze taşımıyor. Yani izleyici ciddi anlamda kent yalnızlığını göremiyor filmde. Bu ‘ıssızlık’, yönetmenin kadrajına neredeyse hiç yansımıyor, kentten manzaralar, kalabalıklar ve yalnızlıklar, meydanlar ve kuytular gösterilmiyor. Kentin bu söz konusu sıkıntısını besleyen yan olaylar, imgeler, diyaloglar da yer almaz. Adeta ‘ıssızlık’ sadece bir fon işlevi üstlenmiş gibi. Bir türlü seyirciyi ele geçiremiyor.

Bir başka fon görevi gören öge ise ‘sevgisiz cinsellik’. Filmin potansiyelinde bir erotizm dozu bulunsa da Irmak, hikâyesini o yönde işlemiyor. Çarpık ilişkileri, cinsel fetişizmleri, soğuk yatakları, kızarık bedenleri göstermiyor. Sevgisizliği, hissizliği, vicdan azaplarını, işlenen cezasız suçları vücutlar üzerinden anlatmaya girişmiyor. Hâlbuki kentin mutsuz insanlarını cinsel metaforlar üzerinden anlatmak özgün bir yol olabilirdi, diye düşünmeden edemiyor insan.

Irmak bu iki meseleyi diyaloglara yedirmeyi, kısacık gösterip özet geçmeyi tercih ediyor ve tüm yoğunluğunu Ada ile Alper’in arasında gerçekleşen olayları Yeşilçam-vari bir stilde anlatmaya veriyor. Bu, elbette yanlış bir tercih değil. Fakat ortaya atılan konuların işlenmemesi ve içlerinin doldurulmaması filmi zayıflatıyor.

Filme zarar veren bir diğer etken de diyalog yazımı. Diyaloglar pek gerçekçi gibi gelmiyor kulağa. Yapay ve seyirciye durumu ifade etmekten öte işlevi olmayan diyaloglar, karakterlerin ağzından çıkmıyormuş gibi bir izlenim yaratıyor. Türk sinemasında oldukça sık görünen bir durum bu aslında. Irmak da aynı dertten muzdarip. Kötü ve düz diyaloglar, Ada ve Alper’i kendi ayakları üzerinde duran karakterler olmaktan alıkoyan bir engel.

Dış seslerin, konuyu destekleyici olmasından ziyade konuyu pekiştirici olarak kullanılması da filme bir diğer eksikliği getirir. Örnek verecek olursak, Alper sahilde küçük bir kız çocuğu görür ve aklına ayrıldığı sevgilisi gelir, hüzünlenir. Bunu çok net bir biçimde görürüz ve dış sesin fikri pekiştirmesi için “Sana benzer yüzler görüyorum” demesine hiç gerek kalmaz. Veya finaldeki karşılaşma sahnesinde karakterlerin iyi görünme çabalarından ötürü söyledikleri yalanları dış sesle ifade etmek de yersiz kalmakta. Alper’in ve Ada’nın gözlerinden nasıl acı çektiklerini seyirci zaten anlamaktadır.

Ayrıca kullanılan görsel dil de konuyu zar zor taşıyor gibi. Dallanıp budaklanmıyor, derinleşmiyor, kadrajlarda farklı ipuçları seyirciye verilmiyor. Kısacası ‘okunacak’ değil, ‘bakılacak’ bir görselden öteye gidemiyor.

Annenin gelişiyle kırsal-kentsel çatışması baş gösteriyor ki bu da havada kalan noktalardan. Filmin annenin gelişine kadar ekonomik sınıf çatışmasına dair hiçbir sözü yokken bir anda bu meseleyi irdelemeye çalışıyor. Alper’in kendi restoranında annesinden utanması gibi içi doldurulamayan bu yan olay tam da öngörüldüğü gibi herhangi bir yere varamadan öyküden çıkıyor.

Issız Adam, bünyesinde birçok dişi problematiği barındıran, günümüz metropolünde ıssız bir insan olmanın ağırlığını ve tahribatını sorgulayan bir film. Ancak klişelere saplanması, ortaya attığı meseleleri irdelemek yerine hafif bir öykü sineması örneğine dönüşmesiyle iyi bir seyirlik olmanın ötesine geçemiyor. Yine de başarıyla kullandığı eski Türk pop şarkılarını toplumun dikkatine getiren ve son dönem gişeyi hedef alan yerli yapımlar içinde yüksek bir standarda sahip eli yüzü düzgün bir film olduğunu belirtmemiz gerek. Keşke Selvi Boylum Al Yazmalım’la kurduğu hoş bağlantılarla birlikte masaya yatırdığı meseleleri derinlemesine işleyip daha başarılı bir sinema deneyimine dönüşebilseydi.

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.