Bir debut film. Senaryolarıyla bildiğimiz David Mamet’nin, daha sonra bütün filmlerinin omurgasını oluşturacak olan ve orijinalliğini yitirerek izleyiciyi çabuk sıkacak olan hikâye dilini, en kusursuz şekilde uyguladığı filmi House of Games, varoluş krizine yakalanan psikiyatr Margaret Ford’un, kumar bağımlısı hastasına yardım etmek istemesi sonucu içine düştüğü heyecanlı ve sıra dışı deneyimini anlatıyor. Senaryo yazımı üzerine kitaplar yazmış ve birçok önemli filmin senaristliğini üstlenmiş olan Mamet’nin bu filmi, onun tedrisatından geçen öğrencilerine hazırladığı bir labirent olarak değerlendirebiliriz. Akademik araştırmalara konu olan tipik Mamet diyaloglarının, Joe Mantegna’nın üzerine yapışacak olan “polisiye/kurmaca filmlerinin oyuncusu” yakıştırmasının ve daha nice ilklerin filmi House of Games.
Deccal rolündeki Robert Mitchum ile Azize rolündeki Shelley Winters. Birbirlerinin performanslarını güçlendiren bu ikilinin başrol olduğu The Night of the Hunter, partizan vaiz Harry’nin göz koyduğu on bin doların peşine düşüş hikâyesini anlatıyor. Dinî alt metinlerle dolu filmde “sevgi-nefret” ilişkisi, bir anlamda Musa peygamberin yolculuğunun simgelendiği unutulmaz “River Boat” sahnesi ve “Leaning” adlı ilâhî gibi öğelerle filmin vermek istediği mesajları güçlü bir şekilde yansıtmakla kalmıyor aynı zamanda sinematografik ziyafetler sunuyor izleyiciye. Kara filmlerin müdavim oyuncusu, medar-ı iftiharı Robert Mitchum, yine parmak ısırtan bir performans ortaya koyarken güçlü yan oyunculuklar ve Winters’ın katkısıyla iyice parlıyor. Güney’in yozlaşmış toplumsal yapısına sert bir eleştiri getiren bu film, yönetmen Laughton’un ilk ve tek filmidir.
Agatha Christie’nin On Küçük Zenci romanından beyaz perdeye uyarlanan And Then There Were None, 1945 yapımı polisiye. Film, U.N. Owen adındaki gizemli bir ev sahibinin, uşak ve aşçı da dahil olmak üzere on kişiyi adadaki evine davet edişi ile başlar. Misafirler, bir türlü gelmek bilmeyen Bay Owen’ı beklerken, aslında kendi sonlarını beklemekte ve masada duran on küçük zenci heykelinin, her geçen gün aralarından birinin ölümü ile eksilişini izlemektedir. Yönetmenliğini René Clair’in yaptığı And Then There Were None, soluksuz izleyeceğiniz bir klasik.
Stanley Kubrick’in The Killing’den önce çektiği, ilk film noir denemesi olan Killer’s Kiss, boksör Davey Gordon’un yeni tanıştığı bir kadınla ve onun patronuyla yaşadığı macerayı 67 dakikada aktarıyor bizlere. Jamie Smith’in canlandırdığı boksör geçmişe dönüp bize hikâyesini anlatırken; güzel ama tehlikeli kadın olarak Irene Kane’i, onun baş belası patronu rolünde de Frank Silvera’yı izliyoruz. Filmin senaryosunu da kaleme alan Kubrick, filmde uzun dövüş ve kovalama sahnelerinin yanında sıra dışı prodüksiyon ögeleri kullanmaktan geri durmuyor. Killer’s Kiss, Kubrick’in en iyi filmlerinden biri olarak gösterilmese de, kamera arkasında bir dehanın varlığını sezdirir nitelikte.
Yönetmenliğini Alan Parker’ın üstlendiği Midnight Express, Billy Hayes’in 1970 yılında yanında taşıdığı esrarla ülkesine dönerken, Yeşilköy Havalimanında yakalanışını ve Türkiye’de geçirdiği hapis günlerini anlatıyor. İmralı Cezaevinden bir fırsatını bulup kaçan Hayes, önce Yunanistan’a, ardından da ülkesine kaçar ve bir süre sonra, hikayesini kitap haline getirir. Oscarlı yönetmen Oliver Stone’un da Billy Hayes’in hikayesini senaryolaştırmasıyla, gündemi uzun süre meşgul eden Midnight Express filmi ortaya çıkar. Hayes’in Türkiye’de geçirdiği hapis günlerinin, tabir yerindeyse ‘cehennem’ olarak yansıtılması, filmin ülkemizde ve yurtdışında da büyük yankı bulmasına neden olur. Hikayenin asıl kahramanı Billy Hayes’in, senaryonun kendi hikayesinin dışına çıktığını ve fazla abartıldığını defalarca dile getirmesi, Türkiye hakkında oluşan yargıların önüne geçemedi. Buna rağmen, En İyi Uyarlama Senaryo dalında Oscar’a uzanan film, Oscar kazandığı müzikleriyle de, Yeşilçam’da sık sık hatırlanacak bir noktaya gelecekti.
1997 yapımı Norveç filminin Hollywood yeniden çevrimi olan Insomnia, Christopher Nolan yönetmenliğinde Al Pacino, Robin Williams, Hilary Swank gibi isimleri çarpık hikâyesi ve başarılı görüntü yönetimiyle bir araya getiriyor.
Martin Donovan ve Al Pacino’nun canlandırdığı Dedektif Eckhart ve Dormer, güneşin batmadığı bir mevsimde bir Alaska kasabasına, genç bir kızın cinayetini çözmek üzere gönderiliyor. Kasaba polisinin de desteğiyle gizemi çözmek için uğraşırken kendini talihsiz bir olaylar dizisinin içinde bulan Dedektif Dormer’ın, psikolojik olarak mı yoksa güneşin batmayışından mı olduğunu bilemediğimiz günlerce süren bir uykusuzluğa (Insomnia) maruz kalışını izliyoruz.
Çözülmeyi bekleyen gizem, Robin Williams’ın filme dahil oluşu ve film boyunca kurulan dengesiz ilişkilerle Insomnia, Nolan’ın en iyilerinden olmasa da Al Pacino ve Robin Williams’ı bir araya getirmesiyle sinemaseverler için değerli sahneler sunabiliyor.
Ülkemizde ne yazık ki çok kısa bir süreliğine ve iki-üç salonda “Ölümle Yaşam Arasında” adıyla gösterime girmiş olan film, Alan Parker’ın son filmi olma özelliği taşır. Texas Üniversitesi’nde “idam karşıtı” felsefe profesörü David Gale(Kevin Spacey), tecavüz ve şiddet dolu biçimde öldürülen meslektaşının cinayetinden sorumlu tutularak idam cezasına çarptırılır. Öldürülen arkadaşıyla idam cezası karşıtı bir kampanyada aktivist olarak uğraş vermeleri akıllarda soru işaretleri bıraksa da deliller aleyhindedir. David Gale, infazına üç gün kala kendisiyle röpörtaj yapmak isteyen gazeteci Bitsey Bloom’la(Kate Winslet) konuşmayı kabul eder ve geri dönüşlerle David Gale’in hayatına tanıklık ederiz. Yapımcıları arasında Nicholas Cage’in bulunduğu film, alışıldık Alan Parker muhalifliğini bir adım daha ileri götürerek seyirciyi derinden etkileyen bir deneyime ve fedakarlığa tanıklık etmemizi sağlar. Orijinal müziklerinde Alan Parker’ın oğulları Alex ve Jack Parker’ın imzası bulunan yapım, aynı yıl Alan Parker’a “Berlin Film Festivali”nde En İyi Yönetmen adaylığını getirmiştir.
2008 yılında In Bruges ile yaptığı inanılmaz çıkış, Martin McDonagh’ın yeni filmine olan beklentilerimizin oldukça fazla olmasına yol açmıştı. Seven Psychopaths ise bu beklentileri yönetmenin ne kadar karşıladığını görebilmemiz açısından McDonagh’ın filmografisinde ikinci uzun metraj filmi olarak yerini alıyor. Senaryo yazma konusunda son zamanlarda oldukça sıkıntı yaşayan Marty, arkadaşının Shih-Tzu cinsi bir köpeği kaçırmasıyla birlikte tehlikeli, bir o kadar da eğlenceli bir oyunun içerisine sürükleniyor. Kaçırdıkları köpeğin sahibinin azılı bir gangster olması, bu eğlence ve tehlikenin dozajını da artırmış oluyor. Filmde yaratım sıkıntısı çeken bir senaristin (Marty) olması, ister istemez “In Bruges” sonrası oluşan beklentilerin McDonagh’da bir baskı yaratmış olup olmayacağı konusunda merak uyandırıyor.
Bir kısa bir de uzun metraj iki film ile adından sıkça söz ettiren yönetmen Martin McDonagh merakla beklenen yeni filmi Seven Psychopaths ile tekrar izleyiciyle buluştu. In Bruges ile yaptığı inanılmaz çıkış yönetmenin bu yeni filmine olan beklentilerimizi de oldukça fazla olmasına yol açmıştı. Seven Psychopaths'ı izledikten sonra bu beklentiler karşısında Martin McDonagh'ın da ezildiğini fakat ustaca bir hamle ile bu beklentilerin oluşturduğu baskıyı yine kendi tarzında bir suç filmine dönüştürdüğünü gözlemleyebiliriz.
Filmimizin konusuna kısaca göz atacak olursak ;
Senaryo yazma konusunda son zamanlarda oldukça sıkıntı yaşayan bir yazarın arkadaşının Shih-Tzu cinsi bir köpeği kaçırmasıyla birlikte yaşananları anlatıyor. Köpek sahibinin azılı bir gangster olması ise başta yazar ve arkadaşlarını hem tehlikeli bir o kadar da eğlenceli bir oyunun içerisine sürüklüyor.
Filmin isminin Seven Psychopaths olması ister istemez bir Kurosawa klasiği olan Seven Samurai hatırlatıyor. Zaten filmin tek akrabalığı iki filmin isminde de "Seven" geçmesinden kaynaklı değil. Seven Samurai'de hasatlarını eşkıyaya vermek istemeyen ve bunun için direnen köylülerin karşılığını Seven Psychopaths'ta yaratım sıkıntısı çeken bir yazar olarak (Marty) görmek mümkün. Ve yaratım sıkıntısı çeken yazarımız birbirinden farklı psikopatların izini sürererek yazmaya başlıyor.Tıpkı köylülerin yedi samuraydan yardım alması gibi Marty'de senaryosu için yedi psikopattan yardım almış oluyor. Her bir psikopatın hikayesi oldukça eğlenceli kısa seyirlikler olarak çekilmiş. Zaten bu kısa seyirlikler filmin tamamından daha eğlenceli seyirlikler sunuyor. Ekibin çöle giderek (yazma sıkıntısı çeken bir yazarın zihnini tarif edecek yerinde bir mekan seçimi.) burada mafyayla gerçekleşen büyük hesaplaşmayla filmin finali gerçekleşiyor. Yazarımız bu aksiyondan sağ kurtularak senaryosunu istediği gibi sonlandırıyor. Bu noktada tekrar Seven Samurai hatırlamakta fayda var. Filmin finalinde hatırlarsanız hayatta kalan üç samuray, Kambei, Katsushirō, ve Shichirōji köylülerin mutluluk içinde bir sonraki toprak ekimini izlerler. Köylüler, kendileri için artık bir önemi kalmayan samurayları görmezden gelmeye başlarlar. Çiftçiler için savaşı kazanmalarına rağmen kendileri için bir şey kazanmamış ve arkadaşlarını kaybetmişlerdir.
"Yine biz yenildik." der Kambei. "Çiftçiler kazandı, biz değil."
Bu noktada Seven Psychopaths' a dönüş yaparsak; psikopatların hemen hemen hepsi ölmüş kazanan senaryosunu yazmayı başaran Marty olmuştur. Hatta Marty'de çiftçilerin samurayları görmezden gelmesi gibi ölen psikopatları (doğrudan ölen arkadaşının evine yerleşmiştir) ve sağ kalan psikopatı hiçe saymaktadır. (Jenerik sonrasında ki sahnede Tom Waits'in canlandırdığı psikopata söz verdiği halde telefonunu filminin sonuna yazmamıştır.)
In Bruges sonrasında neler yapacağını merakla beklediğimiz Martin McDonagh belki bu beklentilerin verdiği baskıyı akıllıca bir yaratıcılığa dönüştürerek yaratım sıkıntısını bir suç filmine iliştirerek aslında yazarın en büyük psikopat olduğunu bizlere sunuyor.
Fatih Akın’ın ilk uzun metrajlı filmi olan “Kısa ve Acısız” ın senaryosu da yine yönetmenin kendisine ait. Öykümüz Cebrail (Mehmet Kurtuluş) ve iki “can dostu” Yunan Costa (Adam Bousdoukos) ve Sırp Bobby (Aleksandar Jovanovic) çevresinde şekillenirken, çoğu göçmen öykülü filmin aksine olaya yalnızca Türk göçmenler perspektifinden yaklaşmamayı başarır. Hapisten yeni çıkmış Cebrail’in bir daha kirli işlere bulaşmaya hiç niyeti yoktur. Ancak hayatı kolay kazanmayı hedefleyen arkadaşları Costa ve Bobby Hamburg’un yasa dışı işlerine karışmaktan bir türlü vazgeçmezler. Sonuçta, ne olursa olsun dostlarının savunmaya kararlı Cebrail’in yeniden bataklığa sürüklenmesi kaçınılmazdır. Özellikle aksiyon sahnelerinde bir çok farklı yönetmenin etkisini hissedilse de, filmin Fatih Akın’ın kendi özgün tarzının habercisi olduğu gerçeği açık ve nettir. Bir çok festivalden hem yönetmenine hem de oyuncularına ödül getiren “Kısa ve Acısız”ın Türk izleyicisiyle buluşmasının oldukça gecikmesi de üzücü bir ayrıntı olmuştur.
Filmlerinde Stanley Kubrick ve Robert Altman’ın etkilerini hissettiğimiz genç usta Paul Thomas Anderson’ın ilk filmi “Sydney”in oyuncu kadrosunda Philip Baker Hall, John C. Reilly, Gwyneth Paltrow ve Philip Seymour Hoffman yer almaktadır. Bütün parasını kaybeden John, bir gün Sydney adında bir adamla tanışınca hayatı değişir. Sydney ona, kumar makinelerini nasıl kandırıp para kazanabileceğini ve bedava otelde konaklayabileceğini öğretir. Sydney’in koruması altında John mükemmel bir kumarbaz olmaya başlamıştır, ta ki Clementine’a aşık olana kadar… Paul Thomas Anderson’ın daha sonraki filmlerinde göreceğimiz çok karakterli öykülerin ve kurguların minimal bir örneği olan Sydney, Anderson’ın tüm karşı çıkmalarına rağmen yapımcı firma tarafından “Hard Eight” ismiyle yayınlanmıştır.
Yorumlar (0 yorum)